Yeni ekonomi modeli: Tuttu tuttu, tutmazsa üzülürüz

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope yayınında Ruşen Çakır, yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin bir gazeteciye verdiği röportajda söylediklerinden hareketle Türkiye ekonomisine yeni bir yön çizme ve yeni bir model geliştirme çabalarının başarı şansını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Sara Elif Su Balıkçı 

Merhaba, iyi günler. Bugün, ikinci kez karşınızdayım. Şu anda İstanbul’da, Vahdettin Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan ekonomi kurmaylarıyla bir araya geliyor, bu buluşmaya kamu bankalarının genel müdürleri de katılıyor ve herhalde ekonomideki o bitmek bilmez krizi nasıl çözeceklerini konuşuyor olacaklar. 

“Çin modeli” deniyordu bu modele, ama yeni bakan Nureddin Nebati bunun Çin modeli, Güney Kore modeli falan değil Türk modeli olduğunu söyledi. Yani, “yerli ve millî” bir modelimiz var. Habertürk yazarı Sevilay Yılman’la telefonda sohbet etmiş Nebati. Orada söylediklerine baktığımız zaman, aslında bu modelin ne olduğunu anlamıyoruz. Bir tek şunu biliyoruz: Fâiz artırmadan da bu iş olabilir tespiti var; bir diğeri de “dış güçler” iddiasından vazgeçiyor galiba artık iktidar, çünkü bunun inandırıcılığı da kalmamış durumda.

Diyor ki: “Dışarıdan herhangi bir saldırı yok, içeride birkaç manipülatif, spekülatif işlemler var, Merkez Bankası ona müdâhalede bulunuyor” diyor. Yani, dış güçler yerine iç güçlere indirgendi birtakım sorunlar. Ekonomi yönetiminde bir sorun yok, öyle ki bu kadar bakan, bu kadar Merkez Bankası başkanı bu kadar kısa süre içinde değişmiş bir ülkede, ekonomi yönetiminde bir kriz yok, sorun güven sorunu deniyor. Güven sorunu gerçekten önemli. Zaten, ekonomide herkesin en çok söylediği husus piyasalara güven vermek, ekonominin aktörlerine güven vermek. 

Nurettin Nebati’nin söylediği, “Bize güvenin, gerisini merak etmeyin, yeter ki bize güvenin”. Birkaç yerde bunu söylüyor sürekli; ama neden güveneceğimizi, zaten sorunların bu yönetimden dolayı çıktığını aklımızda tuttuğumuzda, ne oldu da bu sefer güveneceğiz? Yeni bir model…, yeni model ne? Fâiz artmayacak. Başka ne? Bütün makro ekonomik göstergeler iyiymiş; birtakım sorunlar varmış, çok güçlü bir altyapımız varmış. Sadece ve sadece insanları inandırmamız, geri adım atmayacağımızı bilmeleri, kararlılığımızı anlamaları, samîmîyetimize inanmaları gerekiyormuş — bu kadar. 

Yani Türkiye’de ekonominin çözümü için sadece biz Erdoğan’a, Nebati’ye, Merkez Bankası Başkanı’na, kamu bankaları genel müdürlerine inanacağız, güveneceğiz; onlar ne derse onu yapacağız — mesela yastık altındaki dövizleri çıkartacağız, bankadaki dövizleri TL’ye çevireceğiz vs. ve bu iş olacak. Bir şey deneniyor, yeni bir ekonomik model, Türk modeli. Burada tabii Sevilay Yılman soruyor: “Peki bu modeliniz tutmazsa?” İşte, olayın düğümlendiği yer burası, manşete de bunu çıkardık, başlığa. “Üzülürüm” cevabını vermiş Nureddin Nebati, “Üzülürüm”. Hepimiz üzülürüz, zaten üzülüyor insanlar. Bir şey deneniyor ve açıklaması şöyle: “Ya çocuklarımın kahramanı olacağım ya da eve boynu bükük gideceğim. Ben bunu yapamam, çözeceğim.” Ama nereden? 

Bakan olarak atanana kadar Türkiye’de ekonomiden kim anlar diye bir liste yapılacak olsa ilk yüze, beş yüze girmesi söz konusu olmayacak birisi, birdenbire kendini Ekonomi Bakanı olarak buldu ve diyor ki: “Siz merak etmeyin, ben çocuklarımı üzmem, bu olayı çözeceğiz, çözeceğim.” Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ona kesinlikle toz kondurtmuyor ve o diyor ki: “Hiçbir ayrım gözetmeden herkesin güvenini istiyoruz, biz bu işi çözeceğiz, çözemezsek üzülürüm”.

Tabii bir diğer husus var ki o en can alıcı yerlerden birisi: “Kazanırsak hep beraber. Karamsar tablo çizenler var, hiçbir şekilde bize inanmayanlar var. Onlara diyorum ki, sen maaş alıyorsun, en fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin, ama ben bütün varlığımı kaybederim bu iş düzelmezse eğer. Bin çalışanımız var, bin kişiyle beraber bütün varlığımı kaybederim, ben babadan görme bir insanım. Babamın bana bıraktıklarını kaybederim, ben bunu göze alır mıyım Sevilay Hanım? Bu iş ya düzelecek ya düzelecek, yeter ki bize güvenilsin, inanılsın.” 

 Türkiye gibi bir ülkenin bu kadar büyük sorunlarını çözmeye tâlip olmuş birisinin, “Eğer çözemezsem bin kişilik işletmem batar, ben batırır mıyım işletmemi?” diye bir açıklama yaptığı bir durum. Gerçekten çok acı. Nureddin Nebati’yle tanışmıştım; daha önce ilk bakan olduğunda yaptığım bir yayında anlatmıştım: Çanakkale’de AKP İstanbul İl Örgütü’nün düzenlediği Çanakkale Şehitlerini Anma Etkinliği’nde aynı masada oturmuştuk, kendisi gelmişti yanıma, kendini tanıtmıştı. AKP yöneticisiydi o sırada. Uzun uzun konuşmuştuk; bende çok samîmî, iyi niyetli bir insan intibâı bırakmıştı. Bunu da görüyoruz zaten, çok içten konuşuyor; ama tek başına samîmîyetle Türkiye’nin işleri düzelir mi? Tek başına içtenlikle doğrudan konuşmakla düzelir mi? Çünkü Sevilay Yılman’la yaptığı bu konuşmadan anlıyoruz ki Erdoğan’a bağlılığı onu buraya getirmiş; zaten kendisi vurguluyor: Hem “Genel Başkanım” diyor, hem “Cumhurbaşkanım”, hem “Birçok açıdan bağlıyım, o ne derse onu yaparım” diyor. Bu kadar açık. Kendisinin herhangi bir irâdesi olmadığını, tamâmen Erdoğan’ın dediklerini yapmak için oraya geldiğini söylüyor. Kaldı ki, bu anlaşılabilir bir şey; çünkü kendisinin de ekonomi konusunda çok büyük bir deneyimi olmadığını biliyoruz. Babadan kalma bir şirkette bin kişiyi çalıştırmak dışında bu konuda bir birikimi yok; eğitimi bu yönde değil, siyaset bilimi üzerine yapmış eğitimini, doktorasını da AKP üzerine, AKP teşkilatları üzerine yapmış birisinden; çekirdekten Millî Görüşlü ve AKP’li ve Reisçi birisinden bahsediyoruz. Ama Türkiye’nin ekonomisi böyle kolay bir şey değil. 

Bu sohbetin yayınlandığı günün sabahı Türkiye’de insanlar birdenbire fakirleşti, daha da fakirleşti. Ne oldu? Türk lirası ilk aşamada yüzde 5’e yakın değer kaybetti, sonra birtakım müdahalelerle –ki bu müdahalelerin çok rahat yapılamadığını da ekonomiden anlayanlar söylüyorlar– belli ölçülerde indirildi, fakat dolar 14 lirayı geçti. 15 lira olması hiç kimseyi şaşırtmayacak. 10 lira muhabbetinden şimdi 15’e kadar geldik ve bir anlamda da kanıksamış durumdayız; ama bütün bunlara bağlı olarak Türkiye daha da yoksullaşıyor. Türkiye’nin sınırlarından akın akın turistlerin geldiği haberleri geliyor. Nereden geliyor? Mesela Edirne’ye kimler gidiyor? Bulgarlar, Sırplar, Boşnaklar… Artık Balkanlar’da kim varsa Edirne’de ucuza alışveriş yapmaya geliyor; Iğdır’da Azeriler, Sarp’ta Gürcistan’dan gelenler… Türkiye’de, Kemal Can’ın bir yayında söylediği olay alenen gerçekleşiyor; “Batan geminin malları bunlar” şeklinde yaşanan bir olay oluyor. 

Tabii, birileri gelip bu malları alırken içerideki iç talebin kısıldığını görüyoruz. Asgarî ücretin ne olacağı merakla bekleniyor. Nebati, yine aynı sohbette teminat vermiş, “Çok iyi olacak hiç merak etmeyin” demiş; ama ne olursa olsun, telaffuz edilen rakam 4 bin lira civarında. Belki şu saatlerde açıklanacak da olabilir ya da yarına kalacak. Her halükârda, 4 bin lira da olsa, sene başındaki asgarî ücretin denk geldiği döviz kurunun çok gerisinde olacak. Yani, insanların maaşları artacak, diyelim ki asgarî ücretleri artacak, ama alım güçleri azalacak ve burada dönüp dolaşıp bize iktidar sadece, “Bize inanın, gerisini merak etmeyin” diyor, ama insanlar artık inanmıyor. Daha önce, bu yastık altı çağıısı üzerine yaptığım yayında da onu söyledim: “Yastık altından çıkartın paralarınızı, bozdurun, fırsatlardan yararlanın” dedikçe, insanlar yastık altına daha çok para gömüyorlar, öyle diyelim; ya da “Dövizden kaçın” dedikçe, insanlar dövize yöneliyorlar. Bu çok ciddi bir olgu, son yıllarımız hep böyle geçiyor. Sadece ilk başladığı anda birazcık kampanyamsı bir şey oldu, birtakım gösteriler oldu, “Reis’in yanındayız” söylemleriyle birtakım insanlar dolar yaktılar, şunu bunu yaptılar; ama artık o sahneler de geride kaldı. Herkes kendi başının çaresine bakar duruma geldi. 

Ortada bir güven sorunu var. Bakan bunu iyi saptamış; ama burada, güven sorununun kaynağının ne olduğunu ele almamış. Güven sorununun kaynağı iktidarın kendisi. İnsanlar artık, “Yeni bir model deniyoruz, biraz dişimizi sıkarsak çok kısa zamanda her şey düzelecek” sözüne inanmıyorlar. Haklı bir şekilde inanmıyorlar, çünkü “Başkanlık Sistemi’ne geçildiğinde ekonomi şahlanacak” diye oylar başkanlık sistemine verildi, Erdoğan’a verildi; en azından oyların büyük kısmı referandumda “evet” çıktı, Erdoğan’a “evet” çıktı ve başkanlık sistemiyle beraber iyice, şahlanmak ne kelime, tam tersine yere çakıldı. İnsanlar bunu yaşadılar ve doğrudan kendi hayatlarını ilgilendiren bir konu olduğu için, yani alım güçleri düştüğü için, her gün gördükleri etiketlerin fiyatlarının arttığını gördükleri için, yani ekonomik sorunları bizzat kendileri yaşadıkları için artık bu türden şeylerin peşine giden olamıyor ve işin acayip tarafı, –acayip değil aslında, gelinen nokta bu–, ekonomiyi kurtarır ya da ekonomiyi toparlayacak diye getirilen kişinin söyleyebileceği tek şey: “Bize güvenin, gerisini merak etmeyin”.

“Peki, ya bu modeliniz tutmazsa?” sorusuna, “Üzülürüm” diyor. Evet, hep beraber üzülürüz, üzülüyoruz. Şu hâliyle bakıldığı zaman, bugünkü ekonomi zirvesinden yine birtakım kararlar çıkacaktır, yine Erdoğan birtakım spekülatörleri suçlayacaktır, stokçuları suçlayacaktır; dış güç meselesi çok fazla olmayacak herhalde, ama nasıl bir motivasyonla insanları iknâ edecekler, nasıl harekete geçirecekler? Erdoğan artık halka seslendiği zaman bunun karşılığını alamıyor. Herhalde, bunu kendisi de artık görüyordur. Bunu çözme yolunda ne tür adımlar atacak? Şu aşamada, özellikle son dönemde Erdoğan’ın iletişim stratejisi tek kelimeyle bir fiyasko. Çok şaşırtıcı aslında bu; çünkü yirmi yıla yakın süre iktidarda kalmasında bu iletişim stratejilerinin çok etkisi olmuştu, ama o yaşanan kriz derinleştikçe bunu toparlaması gereken kurmaylar, o krizle beraber onlar da tepetaklak aşağı gidiyorlar. Yaşanan bütün bu olaylardan Bay Kemal’i vs.’yi suçlamakla kimseyi iknâ edemeyeceklerini biliyor olmaları lâzım. Sonuçta en sonunda, “Hepimiz bu gemideyiz” sözü var. Gazeteci diyor, Bakan da diyor ki: “Bravo, öyleyiz işte”. Ama sorun şurada: Hepimiz aynı gemideyiz, eyvallah, hepimiz aynı Türkiye’deyiz, eyvallah, ama gemiyi yüzdürmesi gerekenler gemiyi batırıyorsa, insanların onlara, “Siz bu işi yapamıyorsunuz” deme hakları var. 

Bir diğer husus da şu: Açıkçası insanlar, gemi batarsa –ki bayağı ciddi bir şekilde su almış durumda–, herkesin birlikte batacağına da çok emin değiller. Birçok kişinin tuzunun pekâlâ kuru olduğunu, birçok kişinin, hani çok kaba tâbirle “yedi sülalesine yetecek kadar” mal varlığını bu iktidarlar döneminde istif etmiş olduklarını, yani “stoklamış” olduklarını –Erdoğan’ın tâbiriyle– insanlar biliyorlar. Evet, herkes aynı gemide; ama geminin batıyor olmasının sorumlusu geminin yolcuları değil ve burada tabii ki iş esas olarak muhalefete düşüyor. “Yine mi muhalefeti eleştiriyorsunuz?” şeklinde suçlamalara mâruz kalmamak için burada noktalıyorum. Bir son söz: Bu yaşanan ekonomik kriz, bizlerin bağımsız ve özgür gazetecilik yapmasını daha da zorlaştırıyor, herhalde bunun farkındasınızdır. Sizler nasıl zorluk yaşıyorsanız, bizler de aynı zorlukları yaşıyoruz, dolayısıyla birbirimizi desteklemeye ihtiyacımız olduğunu bir kere daha vurgulamak istiyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus