Ruşen Çakır sordu, Ahmet Davutoğlu yanıtladı: “İktidarın söyleyecek sözü kalmadı, bu otoriter dönem kapanacak”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Medyascope yayınında Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı. Davutoğlu, “İktidarın söyleyebileceği sözler tükendi. Bizim için söyleyeceklerimiz yeni başlıyor. Bu otoriter dönem kapanacak” dedi. Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati için “Türk ekonomisini yönetecek ehliyet ve liyakat unsurlarının hiçbirine sahip değil” diyen Davutoğlu, baskın seçim beklediğini dile getirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi akşamlar. Gelecek Partisi Genel Başkanı Sayın Ahmet Davutoğlu konuğumuz. Hocam, hoşgeldiniz.

Ahmet Davutoğlu: Hoşbulduk, çok teşekkür ederim. 

Ruşen Çakır: Sizi daha önce de yeni stüdyomuzda ağırlamış ve birlikte bir yayın yapmıştık. Çok teşekkür ederiz geldiğiniz için. 

Ahmet Davutoğlu: Memnuniyetle. 

Ruşen Çakır: Bu hafta sonu, partinizin ikinci yıldönümünü kutladınız. Tebrik ederim tekrar. Ben hastalandığım için katılamadım, arkadaşlarınıza da ilettim. Ama kuruluşunuzu dün gibi hatırlıyorum. İki yıl geçmiş, maşallah. Ne durumda partiniz?

Ahmet Davutoğlu: Partimiz son derece iyi durumda. Kuruluş kutlamasını da gerçekleştirdik. Biz 12 Aralık’ta kurulmuştuk, ama kutlamayı 19 Aralık’ta yapmak zorunda kaldık. Çünkü 12 Aralık’ta, haftalar öncesinden mutabık kaldığımız salonda, son anda Cumhurbaşkanlığı bir faaliyet düzenlemeye karar verdi ve o salonu kullanamayacağımız söylendi. Belki daha da iyi oldu. İstanbul’un en büyük salonlarından Yahya Kemal Beyatlı Kültür Merkezi’nde çok güzel bir kutlama yaptık. 

Nihayetinde parti iki temele dayanır. Birisi, siyasetle ve ülkeyle ilgili vizyon. İkincisi de insan unsuru. Pazar günkü kutlamada hepimiz gerçekten duygusal anlar yaşadık. Çünkü iki sene önce, birbirini tanımayan veya az tanıyan insanlar bir araya geldiler ve yeni bir çığır açtılar. Ben “çığır” diyorum, burada hiç mütevazı olmayacağım. O vakte kadar Türkiye’de siyasî parti kurma konusunda neredeyse kimsenin cesareti yoktu. Bizden önce, 2018 ve 2019’da iki parti kurulmuştu. 2019’da partimiz kurulduktan sonra sanki bir bent açıldı. Biz bir vizyon ürettik. Bugün çok iddialı bir şekilde şunu söyleyebilirim: Türkiye’nin geleceğiyle ilgili her alanda en kapsamlı vizyon perspektifini üreten biziz. Siyasal alanda herkes Başkanlık Sistemi’nden rahatsızlığını ifade ederken, biz sadece rahatsızlık ifade etmekle yetinmedik, geçen sene 9 Kasım’da, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”in ne olduğunu, geçmiş Parlamenter Sistem’den farkının ne olduğunu, nasıl işleyeceğini anlatan bir model ortaya koyduk. Bir hayalden, içi boş bir idealden bahsetmedik. Herkes pandemi döneminde “Ekonomi alanında ne yapacağız?” sorusunu getirdiğinde, biz, “Ekonomide Gelecek Modeli” ismiyle bir model ortaya koyduk. Bu, şimdiki iktidarın Çin modeli gibi, bir modelden başka bir modele geçen bir fanteziden ibaret değil. Finansal sistem, mali sistem, reel sektörün dayandığı sistem, bütün bunları entegre bir biçimde…

Ruşen Çakır: Hocam sözünüzü kesiyorum, ama bu önemli. Sizin, kuruluş yıldönümünde yaptığınız konuşmadan bizim başlığa çıkardığımız konu çok önemli. Medya ambargosundan ve kamuoyu yoklamalarından şikâyet ediyorsunuz. Bu anlattıklarınızı, ben gazeteci olduğum için biliyorum. Ama gerçekten kamuoyuna aktarabiliyor musunuz? Sizin partinizde ekonomiden anlayan Kerim Rota, İbrahim Turhan ve daha birçok isim var. Biz de yayınlarımıza konuk ediyoruz. Haksızlık etmeyeyim, ama bu böyle biraz kapalı devre gibi mi oluyor?

Ahmet Davutoğlu: Ciddi baskılarla karşı karşıyayız. Medya ambargoları zaten vardı, ama yavaş yavaş kırıyoruz. Yine parti adına gurur duyduğum hususlardan birisi, daha önce kamuoyunun nitelikleriyle çok tanımadığı birçok isim, nitelikleri dolayısıyla tanınır hâle geldi. İsmini zikrettiğiniz arkadaşlarımız Kerim Rota, İbrahim Turhan, Serkan Özcan, Tuncay Dinç, Abdullah Güzeldülger, Feridun Bilgin’le birlikte, “Yıkımdan Çıkışın Yol Haritası” adıyla, bu yıkımdan çıkışın nasıl olacağını gösteren bir yol haritası hazırladık. 29 Kasım’da 7 ana başlık ve 61 maddeden oluşan önerilerimizi anlatan bir sunum yaptık. Biz bir ekip hareketiyiz. Kamuoyunda takip edenler bu isimleri birer birer tanıyor artık. O kadar ki, sahaya indiğimizde, mesela Diyarbakır sokağında Serkan Özcan’a “Serkan Ağabey, nasılsın?” diye hitap ediyorlar. Halk görüyor artık. İş dünyasında hemen herkesten, “Ekibiniz çok kuvvetli” övgüleri alıyoruz. Ambargoları aşmaya başladık. Anket manipülasyonları konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çok üzüldüğüm ve gördüğümde de biraz hayal kırıklığına uğradığım, daha saygın kabul edilen anket şirketlerinde bile bizim ismimiz hariç, bütün liderlerin isimleri var. “Ülkeyi kim yönetsin istersiniz?” sorusu soruluyor. Alfabetik sırayla hepsinin isimleri var, bir tek ben yokum. Keşke formu getirip size gösterseydim.

Ruşen Çakır: Burada bir kasıt mı var?

Ahmet Davutoğlu: Başka neyle izah edebilirsiniz? “Ülkeyi kimler yönetsin istersiniz?” sorusunun şıklarında bütün partilerin, hatta daha yeni kurulmuş partilerin isimleri var. Geçmişte ülkeyi fiilen yönetmiş, yaşayan üç isim var zaten. Biri mevcut Cumhurbaşkanı. Diğeri Sayın Abdullah Gül. Ben de başbakanlık yaptım. Binali Yıldırım’ı saymamak gerekir; çünkü bir partinin içinde ve lider değil, hiçbir zaman da böyle bir iddiası olmadı. Herkesi yazacaksınız, bir tek Ahmet Davutoğlu olmayacak. Bütün partileri hatırlatacaksınız, bir tek Gelecek Partisi olmayacak. Bunun izah edilir tarafı yok. 

Ruşen Çakır: Size yakın olan, yani iyi ilişkileriniz olan, size karşı kasıtlı davranmayacağını bildiğim bazı kuruluşlar var, onlar da birtakım araştırmalar yapıyor. Oralardan ne geliyor?

Ahmet Davutoğlu: Onların hepsini takip ediyoruz. Önemli olan böyle bir önyargıyla karşılaşmış olmamız. Medya ambargoları dedim, hâlâ arkadaşlarımızın ekranlara çıkmalarında büyük engeller var. Ama bu ekip bir bütün olarak kitlesel bir taban buldu. Pazar günkü 2. yıl kutlamamızda, Türkiye’nin her yerinden gelen arkadaşlarımız büyük bir coşkuyla salonu doldurdular. Gerçekten de, hepimizi gururlandıran bir yeni siyasî hareketin o büyük potansiyelini yansıttılar. Medya ambargoları, anket manipülasyonları, fiilî baskılara rağmen bu il başkanlarının hepsi birer kahraman. Bugün iktidarda il başkanı, ilçe başkanı olmak kolay. Muhalefette, eğer yerleşik bir muhalefet partisiyse kolay. Ama iktidardan oy alması muhtemel bir parti olarak siz varsanız, görebileceğimiz her türlü baskıyı görebiliyoruz sahada. 

Ruşen Çakır: “İktidardan oy alabilecek bir parti” diyorsunuz. Sormak istediğim çok önemli bir husus var: Her ne kadar sorunlu olsa da, birçok araştırmada kararsız seçmenlerden bahsediliyor. Araştırma şirketleri de kararsız seçmenlerin geçmişte daha çok AK Parti’ye ya da iktidara oy veren seçmenlerden oluştuğunu söylüyor. Siz de, “Biz iktidardan oy alabilecek bir partiyiz. Böyle bir potansiyelimiz var” diyorsunuz. Medyascope muhabirlerimiz, AK Parti’nin kalesi olan bazı semtlerde, şehirlerde röportajlar yapıyor. İstanbul’da Sultanbeyli, Esenler, ya da Konya mesela. Oralardan, neredeyse “ölümüne Erdoğancı” olan insanlardan birtakım yorumlar geliyor. Ben bugün bu konuyla ilgili de bir değerlendirme yaptım. Hatta yayının sonunda, bugün sizinle bir yayın yapacağımızı ve özel olarak da bu konuyu size soracağımı belirttim. Çünkü siz bu insanları tanıyorsunuz. Düne kadar AK Parti’nin Genel Başkanı’ydınız. Bana bu fanatik çıkışlar çok inandırıcı gelmiyor. Siz Anadolu’yu dolaşıyorsunuz. Eminim, çok sayıda insan size gelip, “Bizi niye bıraktınız?” diye sitem ediyordur. 

Ahmet Davutoğlu: Edenler var, ama bunlar çok azaldı. Aksine bir trend var şu anda. Son yaptığım iki günlük Zonguldak ziyaretimden dün döndüm. Yolda, sokakta, herkesin en çok vurguladığı hususlardan biri: “Bizi bunlardan kurtarın”. İkincisi de: “Bundan sonra Türkiye’yi yönetebilecek devlet tecrübesine siz sahipsiniz ve siz tanıdığımız en dürüst siyasetçisiniz.” Elbette diğer siyasetçiler de dürüst. Ama o kitle, AK Parti iktidarı döneminde siyasî yolsuzluklar konusunda en çetin mücadeleyi vermiş birisi olarak benim, kendilerini bu sıkıntılarından çıkarmanın ötesinde, Türkiye’yi bir yere taşıyacak bir ekiple birlikte olduğumu görüyorlar. İsim zikretmeyeceğim, ama yakın bir dönemde, bir taziye dolayısıyla eski AK Partili bir belediye başkanını ziyaret ettim. Oradakilerin hepsi, hatta bütün mahalle diyebilirim, son seçimde dahi oyunu AK Parti’ye vermiş insanlar. Ama hemen hemen hepsi büyük bir kopuş yaşamışlardı. Son dönemde görüşmeler yaptığımız ve AK Parti’ye, iktidara yakın birçok sivil toplum kuruluşunun, eskiye göre daha cesur tavırlar takınabildiğini görüyoruz. Orada büyük bir taban kayması var. Bu taban kayması anketlere daha yansımadı. Yansıması da kolay değil. Aynı isimler, kendisine sorulduğunda “AK Parti” deme ihtiyacı hissediyor. Telefonda konuşurken dikkatli konuşuyor. Takip edildiği hissine sahip. Sıradan vatandaş bile hâlâ kendisinin takip edildiği, işinden aşından olabileceği hissine sahip. O yüzden anketlerin bir kısmı önyargı, bir kısmı da gerçeği test etme konusunda araçlara sahip değil; psikolojik ortam buna uygun değil. Türkiye’nin en sürprizli seçimlerine bakın, genellikle o büyük dönüşümün olduğu dönemlerdir. Özal’ın öyle büyük bir çoğunlukla iktidara geleceğini, o büyük anket şirketlerinin çok azı öngördü. Aynı şekilde, 94 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin yükselişi öngörülmedi. Ya da 2002’de AK Parti’nin iktidara geleceği, hatta 1999’da Demokratik Sol Parti’nin bu kadar atılım yapacağı öngörülmedi. Toplumsal trendleri ölçerken, Türk halkının içinde bulunduğu konjonktürde seçimi beklediği gerçeğini unutmamak lâzım. O seçim kabinine girildiğinde esas tablo değişecek. Ben bunda çok iddialıyım. O tablo değiştiğinde, Gelecek Partisi en avantajlı parti olarak çıkacak. İki sene önce parti kurulduğunda genel beklenti, “Tamam, parti kurarlar; ama teşkilatlanacak adam bulamazlar. Teşkilatlanacak adam bulurlar, ama bir müddet sonra iktidarın ağır baskısıyla geri çekilmek zorunda kalırlar” idi. Biz hem partiyi kurduk, hem teşkilatlanacak adam bulduk, hem de hiçbir konuda geri adım atmadık. Pazar günkü kutlamada olağanüstü bir atmosfer vardı. Arkadaşlarınız da mutlaka size anlatmıştır. O kutlama, bu partinin maya tuttuğunu ve bu partiye gelebilecek her türlü baskıyı göğüsleyebilecek bir iç uyuma ve direnç gücüne sahip olduğunu göstermiştir. 

Ruşen Çakır: “Rahatsız olan çok kişi var, ifade etmekte zorlanıyorlar” diyorsunuz. Benim de çevremde çok tanıdıklarım var. Özellikle whatsapp mesajlarında içini döken çok kişi var. İnsanlar somut olarak şunu merak ediyor: Örneğin Meclis’teki milletvekilleri içerisinden veya belediye başkanlarından istifalar olur mu? Çünkü siz birçoğunu yakından tanıyorsunuz. Belki birçoğu sizin zamanınızda da milletvekiliydi. İktidardan, MHP değil ama AK Parti’den  kopuşlar, size, DEVA Partisi’ne veya Saadet Partisi’ne katılımlar olacağını bekliyor musunuz?

Ahmet Davutoğlu: Şu anda AK Parti çok kötü örülmüş bir duvar gibi. Herkes de biliyor kötü örüldüğünü. Ama her bir taş, “Ben çekilirsem çöküşün sorumlusu ben olacağım” diye olduğu yerde duruyor. Bir tek taş yerinden oynarsa, o çöküş çok açık gözükecek. AK Parti içinde hâlâ vicdanına güvendiğim insanlar var. Onların AK Parti’den kopamayışlarının sebebi, şu anda o kötü duvarın parçası olmaları dolayısıyla, bir şey olursa sorumlusu olur muyuz kaygısı. Ben o büyük kopuşu AK Parti tabanından ve orta kademe yöneticilerden bekliyorum. İkinci yıl kutlamamıza, AK Parti’den orta kademe diyebileceğimiz katılım oldu. Eski ilçe başkanları, il başkanları. Orada artık sarsıntı hissediliyor. Şu anda bir statüye sahip olanların ise bu cesur kararı almakta tedirgin olduklarını görüyorum; hâlâ o cesur kararı alamıyorlar. Aralarından birkaç kişi alabilse, tarihî bir rol oynayacaklar ve bir anlamda ciddi bir muhasebe yapılmasına yola açacaklar.  

Bugün de bu konuda bir tweet attım. Hayretle takip ediyorum, içim yanıyor bir anlamda. Geçtiğimiz hafta Sayın Cumhurbaşkanı İlim Yayma Vakfı’nın Akademi Ödülleri Töreni’ndeydi. Siz de bu câmiayı tanırsınız; İlim Yayma Vakfı 50’li yıllarda genel olarak eğitim çalışmaları, özelde de, tek parti döneminden çıkıldığında dinî eğitim zayıf olduğu için dinî eğitimi desteklemek üzerine kurulmuş bir yapı. Muhafazakâr kesimin seçkin zenginleri ve aydınları bu yapı içerisindeydiler. 28 Şubat’ta, şartlar gereği herkesin uzaklaşmaya başladığı bir dönemde, ben de İlim Yayma Vakfı’nın Mütevelli Heyeti içerisinde bulundum. 70 yıllık geçmişi olan bir yapıdan bahsediyoruz. Bu câmianın içinden çıktığını iddia eden Cumhurbaşkanı, yaptığı konuşmada, “Anırsalar da anırmasalar da biz doğru yoldayız” diyor. “Anırmak” tâbirini ona atfen söylerken bile utanıyorum. Bunu İlim Yayma Akademi Ödülleri Töreni’nde söylüyorsunuz. “Edep Ya Hu” tâbiri vardır ya, hiçbir aklı başında muhafazakârın bu cümleleri duyduğunda içinin titrememesi, “Bu, biz değiliz” dememesi mümkün değil. Ama öyle bir korku ve psikolojik baskı ortamı var ki, o baskı ortamı üzerinden sesini çıkartamıyor. Ya da Nas üzerinden böylesi bir dinî yıpranma yaşandığını herkes görüyor. Herkes çok ciddi bir psikolojik sarsıntı yaşıyor. O sarsıntının sonunda mutlaka yeni bir arayış ortaya çıkacaktır. 

Ruşen Çakır: Ekonomi konusunu ayrıca konuşacağız, ama biliyoruz ki Cumhurbaşkanı ekonomiyle ilgili yaptığı şeyleri İslâmiyet’le açıklamaya çalıştı ve “Nas neyi gerektiriyorsa onu yapacağım” dedi. Ya da demin söylediğiniz gibi “anırma” tâbirini kullandı, birçok insan rahatsız oldu. Sonuç olarak AK Parti’de olsa da olmasa da, siz ve birçok kişi, bir câmianın insanlarısınız, bu fatura hepinize yazmıyor mu?

Ahmet Davutoğlu: Hayır, bize yazdığı kanaatinde değilim. Zaten yazmaması için biz bu mücadeleyi yapıyoruz. Ruşen Bey siz demokrasi ve siyasî tarihi çok iyi biliyorsunuz. Kendi arkadaşlarının yanlışlıklarına karşı çıkıp, her türlü bedeli ödemek üzere bir ekiple partileşen, sonra bu bedelleri birer birer ödeyen, ona rağmen, o câmia tarafından hâlâ “Hoca” olarak anılan –veya başka bir unvan da olabilir– herhangi birisini biliyor musunuz? Bunu kendime pâye çıkarmak için söylemiyorum. Ama o câmia beni çok iyi biliyor. Yakın dönemde, AK Parti’ye çok yakın bir sivil toplum kuruluşuna gittim ve eleştirilerimi çok açıklıkla dile getirdim. Eskiden daha az görüşebildiğimiz MÜSİAD, Memur-Sen gibi birçok kuruma gidiyorum. Geçen gün, Zonguldak’taki Memur-Sen temsilcisi, “Hocam, biz sizi biliyoruz. Siz yüzde yüz yerli ve millî, bizden birisiniz. İtirazlarını da biliyoruz, anlıyor ve saygı duyuyoruz” dedi ve konuşmaya başladı. Şimdiye kadar bana o câmiadan hiç kimse dönüp “Hocam sen haksızsın” diyemedi. Başında bulunduğu partiden ayrılıp, o partiyle açıkça meydan okuyarak mücadele ede ede yol alan herhangi bir siyasî lider yok. Rahmetli Ecevit hariç. O da, 1980 ihtilâli sonrasında CHP kapatıldığı için yeni bir parti kurdu. Bu hiç kolay bir iş değil Ruşen Bey. Bir insanın en zor yapacağı şey kendi mahalle baskısına dayanmasıdır. Ama bu ikinci yıldaki katılım ve coşku, bizim artık bu eşiği geçtiğimizi gösteriyor. O mahalle bizi kendisinin dışına atılmış biri olarak değil, o câmianın değerlerini koruyacak yegâne adresi olarak görüyor. Bu açıdan ben geleceğe çok ümitli bakıyorum. O câmiada zaten vicdanını kaybetmiş olanlar bize gelmeyecekler. Zaten, dogmatik bir şekilde bir lidere bağlılığı bütün değerlerin üstünde görüp, her değeri unutanlar bize gelmeyecekler. Ben onların gelmelerini de istemem, herkes kendi yoluna gidebilir. Ama vicdan sahibi, şahsiyet sahibi, kendi değerlerine saygısını bir lidere itaatten çok daha önemli gören milyonlarca insanın kendi kimliğini ve şahsiyetini Gelecek Partisi’nde bularak yol alacağından eminim. 

Ruşen Çakır: Hocam, somut meselelere gelelim şimdi: Türkiye’nin sorunlarından, öncelikle ekonomiden konuşalım. Sizi herkes uluslararası ilişkiler konusunda yetkin bir isim olarak bilir, ama bilmeyenler için ekonomi konusuna çok vâkıf olduğunuzu da belirteyim.

Ahmet Davutoğlu: İlk derecem Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomidir. 

Ruşen Çakır: Bu Nas meselesi nereden çıktı hocam? Türkiye’de fâiz uygulaması yıllardır var. Herkes, Türkiye’den bir İslâm ülkesi olarak bahsediyor. Ekonominin çok güçlü olduğu bir zamanda, Erdoğan çıkıp “Benim inancım gereği fâiz olmaması gerekir” deseydi, insanlar Erdoğan’ın bir şey denediğini söyleyebilirdi. Ama şimdi ekonominin kötü olduğu bir dönemde, fâiz artırılması beklenirken, fâizi indirip bunu dinle açıklaması… Tabii ki burada bir siyaset var. Siz bu konulara hâkim muhafazakâr câmiadan birisi olarak, fâiz meselesinin Nas’la ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz? Siz başbakanlık döneminizde bankaların fâiz yükseltmesine izin verdiğiniz zaman, din dışı bir hareket mi yapmış oluyordunuz?

Ahmet Davutoğlu: Bu konuyu Sayın Cumhurbaşkanı ile başbakan olduğu dönemde de çok tartışmıştık. Daha önce Dışişleri bakanı olduğum dönemde, doğrudan ilgi alanıma girmiyordu bu konu. Akademik çalışmalarımı takip edenler, Ekonomi ve Siyasetbilimi dalında iki fakülte bitirdikten sonra, Kamu Yönetimi’nde Yüksek Lisans ve Uluslararası İlişkiler’de doktora yaptığımı ve yine Uluslararası İlişkiler’de ekonomi-politik okuttuğumu bilir. İslâm Hukuku ve İslâm düşüncesi üzerine de sayısız makalelerim var. Bir kere, burada açık bir şekilde dinî değerlerin istismârı var. Kendi başarısızlığını örtebilmek ve açıkça söyleyeyim, kendi kafasına cahilce yerleştirdiği bir fikrin doğruluğunu ispat edebilmek için Nas’ı kullanıyor. İslâm düşüncesinde Nas gibi önemli bir kavramı da yıpratıyor. Sayın Erdoğan’ın dokunup da yıpratmadığı kavram kalmadı. Milli bekadan dinî değerlere kadar hangi kavrama dokunduysa yıprattı, tüketti ve bir kenara attı. İslâm Hukuku’nda fâiz yasaklarının ve bütün yasakların arkasında, “makas” dediğimiz maksatlara, bir hükmün arkasındaki maksatların ne olduğuna bakılır. Terminolojik olarak arka planı vermek açısından söylüyorum bunu. Nas’da, insan canı, akıl, inanç ve düşünce, nesil ve malın korunmasına önem verilir. Fâiz yasağının esâsı, insanın malının ve servetinin herhangi bir istismâra mâruz kalmaksızın korunmasının bir parçası. Yani, bir grup, malı elinde tutup diğer insanlara zulmetmesin diye, tefeciye karşı zayıfı korumak üzere konmuş bir yasaktır. Nas bunu söyler, esâsı budur. Peki, Sayın Cumhurbaşkanı’nın yürüttüğü politika zayıfı mı koruyor güçlüyü mü? “Fâizi düşürüyorum” dediği her aşamada, kurun artışına ve enflasyon artışına sebep oluyor. Enflasyon artışında da zayıf mağdur ediliyor. Bankalardaki mevduatlar itibarıyla bakıldığında, bu sistem zayıfı koruyor mu? Hayır. Merkez Bankası’nın ilan ettiği, Cumhurbaşkanı’nın “düşürüyorum” dediği fâiz yüzde 14’e indi. Bu, Merkez Bankası’nın bankalara uyguladığı fâiz. Bankaların ticarî kredi vermek üzere esnafa uyguladığı fâiz yüzde 28-30. Bankaların kredi kartı gecikme fâizi yüzde 25. Burada zayıf olan kim? Kredi kullanan sıradan vatandaş. Sen bu sistemle, Merkez Bankası’nın yüzde 14’lük fâizle verdiği parayı, halka yüzde 25, tüccara yüzde 30 fâizle kullanan bankayı zayıfa karşı korumuş oluyorsun. Peki devleti koruyor musun? Devlet, milletin vergileriyle oluşmuş bir emânettir. Onu da korumuyorsun. Devletin tahvil fâizi de yüzde 23-24. Bu sistem tamamıyla finans sektörünü, bankaları tahkim eden ve zayıfa karşı onları güçlendiren bir sistem. Türkiye, dünyanın en yüksek fâizini ödüyor. Nas’ı çiğneyen Sayın Erdoğan’ın kendisidir. Nas’ın esas hükmünü, maksadını, hedefini ihmal edip, görünen hükmüyle kendi hatalarını, cahilliklerini, beceriksizliklerini örtmeyi isteyen bir istismar var burada. Nas’ı ve İslâm’ı bu yaklaşımlardan tenzih ederim. 

Ruşen Çakır: Ama sonuçta bu yapılan, “dini ekonomiye âlet etmek”tir; ben bu şekilde tanımlıyorum.

Ahmet Davutoğlu: Hiç kuşkusuz. 

Ruşen Çakır:  Bu son olaya, yani Kur Korumalı TL Mevduat Hesabı modeline gelelim. Şimdi Türkiye’de hemen hemen her vatandaşın gözü kurlarda. Ben işim gereği yapıyorum, ama gazeteci olmasam da bakardım. Her an inip çıkan, bu kadar dalgalı bir döviz hareketi olamaz. Cebimizde Türk Lirası var, ödemelerimizi Türk Lirası ile yapıyoruz, ama paramız dolar oldu sanki.

Ahmet Davutoğlu: Evet. Burada birkaç hususa dikkat etmek lazım. Birincisi, bu gelinen nokta, son iki üç aydır bize şırınga edilen “Çin modeli” denen şeyin bir safsatadan ibâret olduğunu ve kendilerinin de bunu terk ettiğini gösteriyor. Neydi o? Yüksek fâiz düşük kura karşı Türk Lirası’nı zayıflatıp, ihracatı teşvik edip, reel sektörle Türkiye’nin kalkınmasını önüne açmak. Halbuki şimdi tekrar yüksek fâiz, düşük kura geldi. Şu son alınan kararla, devletin söylediği şey şu: “Bununla yetinmiyorum. Ben size hiçbir şekilde, hiçbir şartta kaybetmeyeceğiniz şekilde, döviz artışı olduğu anda bunu ödemeyi garanti ediyorum.” Ben bunu “Dolarla vaftiz edilmiş fâiz” olarak adlandırıyorum. Türk Lirası’na fâiz vermesi yetmiyor, bir de dolar farkını vererek ekstra bir fâiz veriyor. Fâiz, paradan para kazanmanın adıdır. Emek vermiyorsunuz. Sermaye olarak bir yatırımda kullanırsanız, paradan para kazanabilirsiniz. Ama burada 1,1 trilyon Türk Lirası, 2,6 trilyon da dolar cinsinden Türk Lirası mevduatı var. Yani Türkiye’de toplam 3,7 trilyonluk bir mevduat var. Siz diyorsunuz ki “Ben size hem fâiz vereceğim, hem de, dolar bu arada değer kazanırsa, farkını size ödeyeceğim. Bu örtülü filan değil açık fâiz. Bu, yüzde 14 fâiz + takribî kur enflasyon beklentisiyle yüzde 23 civarında ek bir fâiz demek. Fâizleri neredeyse yüzde 30’lara çıkaran bir uygulama. Peki, bu kime yarıyor? Fâiz yasağı zayıfı korumak için demiştik. Türkiye’de 1 milyon Türk Lirası üzerinde hesabı olan 350 bin civarında insan var. Bu uyguladıkları modelle, bu insanlara kaynak aktarılıyor. Bizim hesaplamalarımıza göre, bu insanlar kur farkı dolayısıyla, oturdukları yerden takribî olarak yılda 300 milyar Türk Lirası alacaklar. Bunun 150 milyarı fâiz, 150-200 milyarı da kurdan doğabilecek fark. Peki, bu 300 milyar nereden çıkacak? Tabii ki Hazine’den. “Dolarla vaftiz edilmiş fâiz” demiştim. Bu modele de ikinci bir isim buldum: “Hazine garantili fâiz”. Bu mevduat sahiplerine, “Hazine garantili fâiz vereceğim” diyor. Bundan sadece 350 bin kişi istifade edecek. Zaten elinde parası olanların parasına para katıyorsunuz. Bir işçinin, esnafın küçük gelirlerinden elde ettiğiniz vergileri ve en önemlisi de fakirden fukaradan, emekliden aldığınız yüzde 60-70’e varan dolaylı vergileri topluyorsunuz ve 350 bin kişiye aktarıyorsunuz. Bunun adı fâizciliğin daniskasıdır ve Nas’ın esas hükmüne aykırıdır.

Ruşen Çakır: Bütün bu süreçte, merhum Erbakan’ın o meşhur “Rantiyeciler” lâfı aklıma geliyor. Tam olarak bunu yaşıyoruz galiba.

Ahmet Davutoğlu: Tabii o da doğru. Ama bu sadece rant değil, fâiz. Bunun kur farkı filan yok. Bu, fâiz. Şimdi birileri bunu meşru göstermek için, “Bu hîbedir, devlet hîbe verebilir’’ demiş. Hayır, bu, hîbe değil, fâizin kendisidir. İşin bir de ikinci bir boyutu var. Geçen gün rahmetli Özal’ın 17 Eylül 1989’da Dövize Çevrili Mevduat sistemiyle ilgili yaptığı bir açıklamayı bulduk. Mevcut iktidarın şu anda yaptığı bu model, 70’lerde Dövize Çevrili Mevduat (DÇM) olarak uygulanmış. Ama o sistem, yurtdışındaki işçilerin dövizini ülkeye çekmek için yapılmıştı. Başlarda, kısmen de olsa ülkeye katkı da sağladı. Bir de, o zaman sabit kur var. Ama şu anda yapılan adeta bir kumar. Sayın Erdoğan milleti sadece fâize değil, kumara da alıştırıyor. Risk alıp parasını Türk Lirası’na yatırmış olan biri, Pazartesi sabahı kalktığında kazanmış olacaktı. Ama 70’lerde uygulanan bu modelde sabit kur vardı. Ona rağmen, 80’li yıllarda devlet bunu ödemekte o kadar zorlandı ki. Özal, DÇM’nin son taksitini ödediği zaman yaptığı o açıklamada şöyle diyor: “Bir daha böyle hesapsız kitapsız hatalar yaparak, gelecek nesilleri zor taşınan yük altına sokulmamalı, bir daha böyle bir şeye asla izin verilmemelidir.” Geçmişte yaşanan bu tecrübeden hareketle, önümüzdeki beş yılı, on yılı, yirmi yılı ipotek altına alacak yanlış bir uygulamadır bu. Buna hakları yok. O uygulamayı Özal başlatmadı; ama 83-89 yılları arasında, altı yıl boyunca Özal ödedi o borcu. Şimdi bunların yapmaya çalıştığı da, zevahiri kurtarmaya çalışıp, nasıl olsa kendileri gidecek, Hazine Garantili Fâiz uygulamasıyla, gelecek iktidarı bu borç yükünün altına sokacaklar.

Ruşen Çakır: İktidardan gidecek-gelecek meselesine gelelim. Geçen ay Sayın Ali Babacan’ı da stüdyomuzda ağırladık. Yaptığımız yayında kendisine de sordum. Size de daha önce sormuştum, ama izleyicilerimiz bu ittifak meselesini çok soruyor. 

Ahmet Davutoğlu: O konuya geçmeden ekonomi konusunda bir şey daha ekleyeceğim.

Ruşen Çakır: Zaten ekonomiye bağlayarak soracağım. Geçtiğimiz perşembe günü ülkede iki büyük olay yaşandı biliyorsunuz. Biri, fâiz indirimi diğeri asgarî ücret açıklamasıydı. Bu pazartesi günü de Kur Korumalı Mevduat Hesabı meselesi açıklandı. Ben gazeteci olarak, vatandaş da vatandaş olarak, sizin, Ali Babacan’ın, Kılıçdaroğlu’nun ve Akşener’in açıklamalarınızı gördüm; aşağı yukarı hepiniz aynı şeyleri söylüyorsunuz. Ama her biriniz ayrı ayrı yerlerden, kendi gücünüz oranında bunları duyuruyorsunuz. Ortada bir yangın varsa, dediğiniz gibi sonraki iktidarları da yük altına sokacak bir yangın, benim bir vatandaş olarak aklıma, “Birlikte yan yana durup ya da bir telekonferans yoluyla bu açıklamalarını niye birlikte yapmıyorlar?” sorusu geliyor. Hepiniz de, çok hayâtî bir durum olduğunu, çocuklarımızın hayatının ipotek altına alındığını söylüyorsunuz. Açıklamalarınıza bakıyorum, yaklaşımlarınız hemen hemen aynı. Belki başka kelimelerle aynı şeyleri söylüyorsunuz. Muhalefet partileri olarak niye bu açıklamalarınızı birlikte söyleyip ortak bir güç yaratmıyorsunuz? İnsanlar, pazartesi günü yapılan açıklamaların salı günkü yansımalarına bakıp, “İktidar toparlıyor galiba” duygusuna kapılıyor.

Ahmet Davutoğlu: O konuya geçmeden önce bir noktayı vurgulamam lâzım müsaadenizle. Bu sistemin yol açabileceği bir sorun da şu. Aslında bütün muhalefet partilerinin, hatta iktidardaki vicdan sahiplerinin sorması gereken bir soru var: 128 milyar dolar, Türkiye’de Merkez Bankası tarafından güyâ Türk Lirası’nın değeri korunsun diye arka kapı operasyonlarıyla harcandı. Çarpıcı olan şu: İktidar içinde ekoller çatışıyor. Berat Albayrak ekolü şimdi Nureddin Nebati’yle geri döndü. Son dört gün içinde, arka kapı operasyonlarıyla 7 milyar dolar satıldı. Daha önce şeffaf yapılan müdâhale, şimdi Hazine ve kamu bankaları üzerinden yapılıyor. 128 milyar doların tüketilmesine yol açan uygulama yine geri döndü. Bu 128 milyar doların hangi kaynaklara nasıl aktarıldığı meçhul. O günlerde ortalama 6,40 TL’den dolar alanların, bu dolarları 18 TL’den sattıklarını ve sonra tekrar 12 dolardan aldıklarını düşünün. Türkiye’deki belki de son 19 yılın bütün sanayicilerinin kârından daha fazla kâr yaparlar. Böyle bir ekonomik model, yeni üretimle filan izah edilebilir mi? Burada bir kaynak aktarımı var. Ben, ekibimle birlikte, parti olarak şu anda iktidarda olsaydım, önce, doların inip yükselişine göre kimler dolar alıp sattı, bunların dökümlerini çıkartır ve o insanlara ayrıca bir rant vergisi uygulardım. Çünkü bu ranttır. İmar rantına karşı nasıl mücadele etmişsem, fâiz rantına ve finans sisteminin istismârına karşı da aynı şekilde mücadele etmek gerektiğini düşünürüm. 

Hatırlarsanız, 2001 yılında, eski Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, dolar kurundaki değişimi bildiği ve dalgalı kura geçişten önceki günlerde, önceden talepte bulunan bankalara yaklaşık 4 milyar doları eski kur üzerinden sattığı ve şahsî Türk Lirası hesabını dolara çevirttiği tespit edildiği için hakkında soruşturma açıldı. Şimdi düşünün: Perşembe gününden 1 gün önce, Hazine Bakanı Nureddin Nebati’nin kardeşi, 100 baz puan inme ihtimali olduğunu açıkladı. Demek ki Nureddin Nebati’den duydu. Bir devlet adamı, bir ekonomi yöneticisi, bu bilgiyi kendisinden bile saklar. Böyle bir bilgiyi kullanmak demek, kamuya ait olan bir bilgi üzerinden hırsızlık yapmak demek. Şimdi 100 baz puan iddiası doğru çıktı. O gece doların yükseleceği düşüncesiyle –ki 18 TL’ye yükseldi– kimler ucuza ne kadar dolar aldı? Pazartesi günü de bu alınacak kararı birçok kişi biliyordu. Bizim parti üyesi bir iş adamı bana, “Pazar günü bu söylentiler öyle yayıldı ki, bana ‘yarın dolar 12-13 TL’ye indirilecek, elinizdekileri satın’ haberi geldi. Ben buna ihtimal vermedim, ahlâkî de bulmadım” dedi. İşte haram olan bu. Nas’a aykırı olan bu. Alınteri olmadan, böyle bir zamanda devlet ve kamu gücünü kullanarak, kamunun bildiği bilgi üzerinden birileri kâr etmişse, bunun hesabını vermek zorundalar. 

Ruşen Çakır: Peki Hocam, soruma döneyim. Çok kaba olacak kusura bakmayın ama, “Birileri buradan bir şeyler götürdü” diyen tek muhalefet lideri siz değilsiniz. Hepiniz ayrı ayrı söylüyorsunuz. Ama niye birlikte söylemiyorsunuz?

Ahmet Davutoğlu: Bundan 3 hafta kadar önce, “Kara Salı” dediğimiz bu kriz yaşandığı zaman, ben 1 gün bile beklemedim ve hemen Sayın Kılıçdaroğlu ve Sayın Akşener’den randevu istedim. Aynı gün Sayın Kılıçdaroğlu’na gittim. Ertesi gün Sayın Akşener’le görüştüm ve bütün bu konularda “Hep beraber hemen bir seferberlik başlatalım” dedim. Yetmedi, bütün iş dünyasından randevu istedim. TÜSİAD’la, MÜSİAD’la, İstanbul Sanayi Odası ile görüştüm. Reel sektöre gittim ve İMES’de, PERPA’da ve birçok yerde görüşmeler yaptım. Dün Zonguldak’ta Zonguldak ve Ereğli Ticaret Odaları ile görüştüm. TOBB’dan ve işçi sendikalarından da randevu istedim. Bazıları aradı, bazıları aramadı, ümit ederim onlar da ararlar. Herkesin konuşması gereken bir dönem var diye ilan ettim. O görüşmelerde, Sayın Kılıçdaroğlu ve Sayın Akşener’le, tıpkı parlamenter sistemde olduğu gibi, ‘”Ekonomide de bir platformda bunları tartışalım” kanaati uyandı. Ben Salı günü Sayın Kılıçdaroğlu ile, Çarşamba günü Sayın Akşener’le görüştüm. Perşembe günü bu çağrı altı partiye de yapıldı. Gelecek Partisi, CHP, İYİ Parti ve Demokrat Partisi’nin katılımıyla bu süreç başladı. Tekrar geçen hafta toplandılar. DEVA Partisi ve Saadet Partisi o toplantılara katılmadılar, ama önümüzdeki günlerde nasıl bir tavır alacakları kendi takdirleri. Dolayısıyla bu süreç işliyor. Burada önemli olan, hepimizin aynı vurguları dile getirmesi değil sadece, farklı kitlelere aynı vurguların iletilebilir olması. 

Ruşen Çakır: Hocam, benim burada kastettiğim şu. İnsan söylemekten yoruluyor: Biliyorsunuz, siyasette semboller çok önemli. Birlikte fotoğraf vermek… Biz şimdi sizlerin fotoğraflarınızı photoshop’la bir araya getiriyoruz. Tek tek buluşuyorsunuz. Siz Kemal Bey ile, Meral Hanım’la buluşuyorsunuz. Ali Babacan’la buluşuyorsunuz. 

Ahmet Davutoğlu: Resimli ittifaklar olabilir, “Bunlar olmaz” diye bir şey söylenmez. Gerektiğinde iktidar sahipleriyle bile görüşüp, masada oturulabilir. O zamanlar Sayın Akşener’in “Memleket Masası” teklifini doğru bulmuştum. Hepimiz bir araya gelmeliyiz, niye gelmeyelim? 70’li yıllarda 12 Eylül’ün gerekçelerinden biri, liderlerin bir araya gelememesiydi hatırlarsanız. Biz her halükârda bir araya gelmeliyiz. Bu bütün partiler için geçerli, sadece parlamenter süreçte birlikte yürüdüğümüz partiler için değil. Ama bir taraftan da şunu düşünmemiz lâzım: Bir seçim ittifakı var, bir de vizyon ittifakı var. Seçim ittifakı, seçimde herkesin en yüksek başarıyı sağlayabileceği win-win (kazan-kazan) formülü üzerinden yürür. Bu da ilk defa, Sayın Bahçeli’yle Sayın Erdoğan arasında oldu. Büyük Birlik Partisi’yle Sayın Destici de katıldı. Seçim ortamına girildiğinde bu seçim sistemi mutlaka bu tür ittifakları beraberinde getirecek. Ama benim daha çok önemsediğim vizyon ittifakı. Bir seçimi kazanmak veya bir seçimde daha çok milletvekili elde etmek için bir araya gelmekten daha önemli olan, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir vizyonda bir araya gelmek. Onun için, parlamenter sistemle ilgili ilk öneriyi yaptığımızda, bütün partileri dolaşarak o öneriyi takdim ettim. Yine onun için, ekonomik kriz zirveye çıktığında partileri dolaşarak bu görüşlerimi paylaştım. Dolayısıyla, bizim bu konuda Gelecek Partisi olarak bir çekincemiz yok. Ama mesele salt bir isim meselesi değil, vizyonun bütün detaylarında bir zemin oluşturmak. 

Ruşen Çakır: Biliyorsunuz, o da genellikle “yol haritası” olarak tarif ediliyor. Sanki iki tür yol haritası var: Bir, seçime kadarki yol haritası, bir de seçimden başarıyla çıkılması durumundaki yol haritası. İkisinin hakkında da kafa yormak gerekmez mi? 

Ahmet Davutoğlu: Ben iki de değil, üç olarak görüyorum: Bir: Türkiye’nin suhuletle seçime götürülmesi için seçime kadar ortak bir zeminde buluşmak. Çünkü Türkiye’yi suhuletle seçime götürmek istemeyen çok kesim var. İktidarın son dönemde değişik yollarla, ekonomik gerekçelerle OHAL uygulamasını getirme çabaları bunun bir parçası. Bir: seçime suhuletle gitmeliyiz. İki: seçimden sonra, eğer samimiyetle parlamenter sisteme geçmeyi istiyorsak –ki muhalefet olarak istiyoruz– geçiş sürecini suhuletle yönetmeliyiz. Sadece geçiş sürecinden bahsetmek değil, Cumhurbaşkanlığına kim gelirse gelsin, o geçiş sürecinde belli taahhütlere sâdık kalarak Türkiye’yi yeni bir sisteme taşımalı. Üçüncü aşamada ise o yeni sistemle Türkiye’yi bu girdabın içinden çıkarmalıyız. Bu, kolay bir yol değil. Siyasî mücadelenin veya bu süreçlerin kolay aşılabileceğini düşünmüyorum. Ümitvar olmamız şart. Ben çok ümitvarım. Türkiye’de insanların birbirleriyle eskisinden çok daha fazla kaynaşması, görüşmesi, ortak zemin arayışı var. O konuda kamuoyunun güven duyması lâzım. Halkın da beklentisi bu. Herkesin bir araya gelerek Türkiye’yi bu uçurumdan çıkarması beklentisi var. Ama bu aşamaların iyi planlanması gerekiyor. Herhangi bir yerde yapılacak bir hata, oluşacak bir güvensizlik veya geçiş sürecindeki bir başarısızlık, bu ekonomik enkazı kötü yönetme, devleti dirayetli yönetememe, iktidarın işine yarar ve hepsi birden bize karşı bir kutuplaşma aracı hâline getirilmesine yol açar. Bu geçiş dönemi öylesine sert ve zorlu bir geçiş dönemi olacak ki, bu dönemi yönetecek dirayet, bilgi ve donanıma sahip bir ekibin ve Cumhurbaşkanı’nın buna göre tespit edilmesi ve bütün kesimlerin katıldığı bir ekiple bunun dirayetle yürütülmesi lâzım.

Ruşen Çakır: Peki bunu ne zaman göreceğiz? Normal şartlarda 2023 yazı veya baharında seçim yapılacak olursa, bir buçuk sene var. Fazla bir zaman değil.

Ahmet Davutoğlu: Dikkat edin, biz parti kurduğumuzda böyle bir zemin var mıydı? Veya geçen sene böyle bir zemin var mıydı? Bu temeli, bu zemini doğru inşâ etmek lâzım. Doğru yönetmek lâzım. Yeni bir kutuplaşmanın önünü açacak bir üslûptan ve dilden kaçınmak lâzım. Ben bu konularda sizin kadar ümitsiz değilim. Temeli doğru attığınız zaman sütunları yükseltebilirsiniz. 

Ruşen Çakır: Somut olarak endişeleriniz nedir? 

Ahmet Davutoğlu: Bahçeli’nin de, Erdoğan’ın da en çok hoşlandığı şey, kutuplaştırma ve sert iki kutba dayalı bir siyasî yapının ortaya çıkması. Ben kurulduğumuzda da, “Gelecek Partisi olarak biz, Türkiye’deki soğuk savaş dönemini bitirmeye geliyoruz” diye açıklamıştım. Bu kadar sert iki kutbun gireceği yarışta, bir taraf çok ciddi şekilde mağduriyet ve kaybetme hissine kapıldığı anda, herkes kendi mahallelerine geri döner ve o sert kutuplaşmadan, kutuplaştırıcı taraf kazanır. Sayın Erdoğan’ın bizlere dönük olarak kullandığı ithamları düşünün. Osman Öcalan’ın televizyona çıkmasını, Abdullah Öcalan’dan mektup gelmesini kendisi yapar. Ama “Karşımızda teröristlerle işbirliği yapan bir blok var” gibi bir iddiayı da yine kendisi kullanır. Artık Türkiye’de siyâseten her sözü ve her tavrı meşrû gören bir iktidarla mücadele etmekte olduğumuzun farkına varmamız lâzım.

Ruşen Çakır: Ama siz hiçbir şey yapmasanız da, ayrı ayrı olsanız da, ne yaparsanız yapın zaten o tezgâhlar kurulacak, birtakım baskılar uygulanacak. Hatta sizin arkadaşınız Selçuk Özdağ’ın başına geldiği gibi, sokakta da birtakım şeyler olabilecek. Bunları yaşadık. Bütün bunların hepsi zaten var.

Ahmet Davutoğlu: Bunu göze aldık ve bunu en cesur şekilde göze alan da biziz. Benim ve ekibimin hiçbir şeyden korkusu yoktur, açık söyleyeyim. Konu, burada bir siyasî süreci doğru yönetmek. Şu anda AK Parti’yi ve MHP’yi birbirine mahkûm eden şartların zamanla daha da çözüleceği kanaatindeyim. Cumhur İttifakı’nı tepede ve tabanda keskinleştirmemek lâzım. Türkiye, bir tarafın yüzde 51, diğer tarafın yüzde 49 olduğu bir denklemle huzura kavuşmaz. Cumhur İttifakı’nın bazen dinî, manevî, millî değerlerle de istismar ettiği o geniş kitlelerin oraya bağlanmasına yol açacak dilden ve üslûptan kaçınmak lâzım. Bu sert kutuplaşma, bazen terör üzerinden “millî beka” kavramıyla, bazen de 28 Şubat, başörtüsü yasağı üzerinden manevî kavramlarla yaratılıyor. 

Ruşen Çakır: Kemal Kılıçdaroğlu’nun helâlleşme çağrısı mesela? 

Ahmet Davutoğlu: Bu konuda Sayın Kılıçdaroğlu’nun attığı adımları hep takdir ettik. Mesele bunun doğruluğundan yanlışlığından çok, belli mesajlarda, tepkilerde rövanşist birtakım eğilimlerin de olduğu hissinin doğması. Neredeyse siyasî mücadeleyi, dini istismar edenler ve 28 Şubat’ı yeniden ortaya çıkarmak için fırsat kollayanlar arasında bir mücadeleye dönüştürmeye yönelten bir iklim var. Bizim, o iklimi yok etmemiz lâzım. Bu iklimi yok etme konusunda en kritik rol, sizin başta söylediğiniz hususlar dolayısıyla Gelecek Partisi’ndedir. O kitlelere bu teminatı verebilme kapasitesine en fazla sahip olan parti Gelecek Partisi’dir. Biz o teminatı veriyoruz. Bu iktidarın çözülme hızıyla, muhalefetin bir araya gelme çalışmalarının senkronize edilmesi lâzım. Aksi takdirde, Türkiye bir anda, hep genellikle iktidardakilerin istifade etmeye çalıştığı keskin bir kutuplaşma ile fay hatlarının ortadan kırılacağı bir yola girer. Ama bunlar bir araya gelmemizi engelleyen şeyler değil. Dediğim gibi, ben hiçbir zaman bir araya gelmekten sakınan bir tutum içinde olmadım. Ama tabii ittifak ayrı şey. 

Ruşen Çakır: Abdullah Gül ile görüşmüşsünüz galiba.

Ahmet Davutoğlu: Tabii. 

Ruşen Çakır: Öylesine bir sohbet miydi? Siyaset konuştunuz herhalde. Kendisi hâlâ bir isim olarak geçiyor. Abdullah Gül’ün adaylığıyla ilgili sizce böyle bir ihtimal var mı? 

Ahmet Davutoğlu: Hayır, biz adaylığı hiç konuşmadık. Şu anda herhangi bir isim tartışması üzerinden cumhurbaşkanlığı seçimi gündeminin oluşmasını doğru bulmam. Onun vakti var; günü geldiğinde mutlaka konuşulur ve en doğru tavır alınır. Ama biliyorsunuz, Sayın Abdullah Gül ile bizim eski bir dostluğumuz var. Cumhurbaşkanımız olarak birlikte çalıştık. O Başbakan iken başdanışmanıydım. Cumhurbaşkanı iken Dışişleri Bakanı’ydım. Akademik hayattan, 90’lı yıllardan eski bir dostluğumuz var. Bir süredir görüşme imkânı olmamıştı. Üç saate yakın bir görüşmede, Türkiye’nin genel gidişatıyla ilgili kanaatlerimizi paylaştık, dünyadaki gidişatla ilgili kanaatlerimizi paylaştık, ekonomik durumu konuştuk, şahsî olarak dostluğumuzun gereği olan bir sohbet boyutu da oldu. Verimli bir görüşme oldu. Ben bu dönemde, sadece Sayın Abdullah Gül’le ilgili değil, Türkiye’de geçmişte görev yapmış olan herkesle, çok sayıda kişiyle görüştüm. Özel veya kamuya açık çok sayıda kişiyle görüştüm, tek tek isimleri saymak istemem. Herkese aynı çağrıda bulunuyorum: Gün konuşma vakti. Gün, hepimizin Türkiye’yle ilgili kaygıları dile getirmenin yanında, halkın beklediği çözümleri gösterme sorumluluğunu taşıdığımız bir gün. Hepsiyle bunu konuştum.

Ruşen Çakır: Sizinle her buluşmamızda çıtanızın biraz daha yükseldiğini görüyorum. Samimiyetinize binâen, eleştiri dozunuz da artıyor. Tabii bu, mâruz kaldığınız şeylerden de olabilir. Ama sonuçta, çok yakın bir zamana kadar bir aradaydınız ve ayrılmanızdan önceki süreçte de çok uzun bir süre bir aradaydınız. Birlikte çok iş yaptınız. AK Parti iktidarından ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan’dan bahsediyorum. Buradaki olay ne oldu da oldu? Hep mi böyleydi, sonradan mı oldu? Milât sormuyorum. Ama bunun mekaniği nedir?

Ahmet Davutoğlu: Bu soru bana sokakta da çok soruluyor. Ve genellikle kalabalık içinde yürürken birisi koluma giriyor ve yavaşça kulağıma eğilerek, “Ya hocam, çok iyiydi beraberliğiniz” diyor. Hatta bir sefer Hatay’da birisi, eski ülkücü olduğunu, ama Bahçeli’den hiç hazzetmediğini de söyledi. “Ne iyi bir gidişat vardı, ne oldu?” dedi. Samimi AK Partililer yolda çevirirler, “Ya hocam, seni çok seviyoruz. Reis niye değişti?” diye sorarlar. Zonguldak’ta da aynen bunu sordular: Reis niye değişti? Nasıl değişti? Ve bunu söyleyen, muhtemelen bu 19 yıl içinde AK Parti’ye oy verenler. Ben de döndüm şunları anlattım: Bir: İnsan doğası. Siyaset felsefesi üzerine bütün yazdıklarımızdan sonra bu pratik bana gösterdi ki, insanın doğasında, güce karşı bir temâyül var ve bu engellenemez bir temâyüldür. İnsanların melekleşmesi mümkün değil. Melekleşme iddiasıyla ruhban sınıfına giren rahipler bile Katolik Kilisesi’nde bir güç oluşturdu. Dolayısıyla, güç insanı bozacaksa –ki bozuyor–, hepimiz için bu risk var. Benim için de var. O zaman, o iklimi korumak gerekiyor. O gücün bozulmasına engel olacak bir iklimin korunması gerekiyor. Başlarda Sayın Erdoğan’da da bu iklim vardı. Ben başdanışmanı olarak net ifadelerle, “Efendim şu yanlış, şu doğru” derdim. Ve Sayın Erdoğan, ola ki böyle bir nas veya böyle bir fâiz kavramını o zaman kullanmış olsa, biz çok net tavır sergilerdik. “Bir dakika, bu doğru bir şey değil” derdik. Herkes bilir, Bakanlar Kurulu’nda da bu tür konularda açık ve net tavır sergiledim. Hiçbir zaman susmadım. Ve iklim ona müsaitti. Sayın Erdoğan da o zaman kendini düzeltme ihtiyacı hissederdi. Avrupa Birliği müzâkerelerinin başlaması döneminde, 2006’da ilk fasıl açılacağı zaman, herkes, Kıbrıs’la ilgili yapılacak bir açıklama konusunda farklı bir görüş içindeyken, ısrar ettim ve sonunda hepsine rağmen sürecin bir an önce başlaması konusunda tutum değişikliği gösterebildi. Eskiden bu iklim vardı, şimdi yok. Uzun liderliklerin getirdiği bir yanılsama var. Ben buna Arnold Toynbee’nin deyimiyle egocentric illusion, yani benmerkezci yanılsaması’nın liderlere uyarlanması diyorum. Uzun dönemli iktidarlar, liderlerde her şeyi bildikleri kanaatini, vehmini doğurur ve tevâzunun yerini kibir alır. Bugün Sayın Erdoğan’ı Kızılcahamam’daki konuşmasında dinledim: “Şatafattan kaçın, lüksten kaçın, israftan kaçın. İmar düzenlemelerine dikkat edin, ihalelere dikkat edin” diyor. Sanki bunların hiçbiriyle kendisinin alâkası yokmuş gibi. Neden? Çünkü kendisi tüm bu siyasî tartışmaların yukarısında bir yerde. Yukarıdan bakıyor. Aynen geçen gün, “O dönem Cumhurbaşkanıydım. Ben yoktum” demesi gibi.

Ruşen Çakır: Tam bunu söyleyecektim. 

Ahmet Davutoğlu: Nasıl bir algı bu Allah aşkına? Kim inanır buna? Eğer sen yok idiysen, benim başbakanlıktan ayrılmama sebep olacak olan imzaları kim toplattı? Senden başka hangi güç beni başbakanlıktan feragat ettirecek konuma getirebilirdi? Hangi güç, hangi denge? Sen yoktun diyelim, o zaman 1 Kasım seçimlerine niye sahip çıkıyorsun? Orada siz hiç alana çıkmadınız, o zaman seçimi ben kazandım. Liderlerin uzun liderlik dönemleri, her şeyi kendilerinin sahiplendikleri, yanlış gördükleri şeyleri de başkalarına rahatlıkta atabilecekleri bir dönem gibi geliyor. Buradaki sebep, insan doğasının kontrol edilememesi, iklimin bozulması ve en önemlisi de bizdeki yasa kültürünün olmaması. Yasaların bizi bağladığına dâir bir kanaat yok. Herkes kendisinin kanunu aşabileceğine dâir kanaate sahip. Ben 1936 yılında çıkan yasaya uyarak, hediyeleri Başbakanlığa iade ettim diye kıyamet koptu. Başbakanlıktan ayrılırken, milyon dolarlık hediyeleri geri verdim diye. Çünkü böyle bir uygulama yok. 

Bu kadar tecrübe ve birikimden sonra, bütün halkımıza, vatandaşlarımıza, aydınlarımıza şu teminatı veriyorum: Geldiğimizde, önce iklimi düzelteceğiz. Herkesin eleştiri yapabildiği, düşünce özgürlüğünün olduğu, eleştirilerin tahammülle karşılandığı bir dönem başlatacağız. Sonra da, kanunları öyle bir düzenleyeceğiz ki, hiçbir istisnası olmayacak. Kanunların istisnası olduğunda, hele bu istisna liderin kendisi olduğunda… Yine Sayın Erdoğan “üç dönem kuralı” getirdiğinde, önce herkese uyguladı. Sıra kendisine geldiğinde, üç dönem kuralı unutuldu. Şimdi AK Parti’de böyle bir şey yok. Bunların hepsi bir siyasî kültür meselesi. Çevrenin etkileri, çıkar çevrelerinin altına girmesi, kendisinin akrabalarının ve yakınlarının devlet içine girmesi… Güç, yakan bir şeydir. Yakınlarını yaklaştırmayacaksın güce. Devlet, ateş gibi bir şey. Ateş pozitif kullanıldığında ısıtır, bir güç kaynağıdır. Ama aynı ateş yakar. Şimdi böyle bir bilince sahip olmayan insanları güçle tanıştırdığınız zaman, ya komik duruma düşerler, tıpkı dün Nureddin Nebati’nin “Gözümün içine bak” demesi gibi. Ya, senin gözünde ne olabilir? 

Ya kendisinde bir anda güç vehmettirir, ya da bir müddet sonra, o, onu yaktığını bile hissetmeden yok eder.

Ruşen Çakır: Siz tanıyor musunuz Nureddin Nebati’yi?

Ahmet Davutoğlu: Tanımaz mıyım?

Ruşen Çakır: Benim de bir tanışıklığım vardır. AK Parti’de yöneticiyken tanıdım. Bayağı güzel muhabbet ettik, ama Türkiye’nin ekonomisinin teslim edileceği biri değil.

Ahmet Davutoğlu: Asla. Herhangi bir kişiye saygısızlık yapmak aklımın ucundan geçmez, Nureddin Bey’in de yapabileceği çok şey olabilir, o ayrı bir husus. Ama Türkiye ekonomisini yönetecek ve ekonominin teslim edileceği ehliyet ve liyâkat unsurlarından hiçbirine sahip değildir. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı ile o zaman yaşadığımız ihtilâflardan birisi de, Hazine Müsteşarlığı konusundaydı. Hep bunu kullanırdı: “Bir Hazine Müsteşarı bile atayamadık” diye. Halbuki Hazine Müsteşarı’nı atayacak olan Başbakandır, onaylayacak olan ise Cumhurbaşkanı. Neden atayamıyorduk? Çünkü ben o zaman Hazine Müsteşarlığı’na, vasıflarıyla bunu yapabilecek olan Müsteşar Yardımcısı Sayın Cavit Dağdaş’ı düşünüyordum. O ise, önce çok alâkasız isimler zikretti, arkasından bir maliyeci zikretti. “Onu Maliye Müsteşarı yapabiliriz, iyi bir arkadaştır. Ama Hazine ayrı bir şeydir” dedim. Maliye parayı toplar, Hazine ise belli bir vizyonla onu kullanır. 

Sayın Erdoğan’ın son dönemlerinde yanıldığı şey şu: “Bana itaat ediyor mu? O da yapabilir bu işi”. Herkes her işi yapabilir. Önemli olan itaat etmesi. O zaman bakanların, kurumların bir anlamı kalmadı. Dolayısıyla, şu anda Nureddin Nebati’nin varlığıyla yokluğu arasında bir fark yok. Çünkü nihayetinde, bütün bu konularda Cumhurbaşkanı karar verecek. Ama daha tehlikeli olan bir şey söyleyeyim: Bütün bakanları bekleyen bir tehlike. Bakın, Milli Eğitim Bakanı istifa etti, ayrıldı. Yerine kim geldi? Milli Eğitim Bakan Yardımcısı. Maliye Bakanı istifa etti, ayrıldı. Yerine kim geldi? Maliye Bakan Yardımcısı. Şimdi Cumhurbaşkanı, her bir bakanın altına, doğrudan kendisinin atadığı mayınları yerleştiriyor. Aslında bu bakana güvensizliktir. Benimle çalışan bütün bakanlar bilir: Bakanları aşarak müsteşarları hiç kabul etmedim. Müsteşarı çağırdığım zaman, bakanın da yanında olmasını istedim. O zamanlar müsteşarlar, bakan yardımcısı değil, bürokrat. Gerektiğinde çağırırım tabii, bu bir güvensizlikten değil. Ama her an Başbakan’a ulaşabildiklerini düşündükleri anda hiyerarşiyi bozarsınız. Şimdi ise, Cumhurbaşkanı kendisi de siyasî olan ve siyasî hırs taşıyan kişileri bakan olarak atıyor. Tam bir güvensizlik hâlidir. O bakana güvenmiyor, altına bakan yardımcıları koyuyor. Bu bakan yardımcıları da, “Bakanın ayağı kayarsa ben bakan olurum” diye düşündükleri için, Cumhurbaşkanı’na bakanları şikâyet veya ihbar etmeye başlıyor.

Ruşen Çakır: “Parti komiseri” diye bir kavram vardır. 

Ahmet Davutoğlu: Tabii. Bu da kayyum benzeri bir şey. Milli Eğitim Bakanı’nın rahatsızlıklarını herkes bilirdi. Bir müddet sonra hareket edemez hâle geldi. Çünkü altında daha siyasî atamalarla gelenler vardı. Bakan yardımcıları iyi bakan, bakanlar kötü diye söylemiyorum. Ama böyle bir kurumsal yapı olmaz. Böyle devlet yönetilmez. Şu anda birçok bakan, bakan yardımcılarından bu nedenle şikâyetçi.

Ruşen Çakır: Lütfü Elvan niye istifa etti?

Ahmet Davutoğlu: Şimdi Lütfi Bey’in istifasının sebepleri ortaya çıkıyor. Beraber de çalıştığımız bir arkadaşım. Birçok vesileyle de söyledim: Aslında benim beklentim böyle bir görevi baştan kabul etmemesiydi. Nihayetinde böyle bir şeyi öngörecek tecrübeye sahipti. Sayın Naci Ağbal da, Sayın Lütfi Elvan da bir çizgiyi temsil ediyorlar; belli bir bürokratik gelenekten, ehliyet ve liyâkatten geliyorlar. 

Bürokrasi statükocu olduğunda kötüdür. Ama rasyonel bir bürokrasinin en büyük avantaj sağladığı şey, devlete kıdemi getirmesidir. Yani insanlar yavaş yavaş yükselerek, olgunlaştıkça makam elde ederler. Bu durumda olan arkadaşlarımız, bir müddet sonra Cumhurbaşkanı’nın tek taraflı, fevrî ve her an değişebilen kararları karşısında bir tutum belirlemek zorunda kalıyorlar. Başta herkes “Cumhurbaşkanı’nı ben ikna ederim” diye düşünüyor. Ama bir müddet sonra Cumhurbaşkanı, kafasındaki hiçbir bilimsel temele dayalı olmayan dogmalarla davrandığı veya ona oy getirecek olan her türlü adımı atabildiği için, rasyonel davranan bürokrasi kökenli insanların Cumhurbaşkanı’yla çalışması mümkün olmuyor. Bir müddet sonra bir yol ayrımına geliyorlar. Bu yol ayrımını erken gördükleri aşamada yıpranmadan ayrılmış oluyorlar. Biraz daha geç gördüklerinde isimler tüketiliyor ve bir kenara itiliyor. 

Şu anda Lütfi Bey’in ayrılmasındaki faktörlerde tek bir sebep yok. Çok aşikâr ki, Nureddin Nebati, Berat Albayrak’tan talimat alıyordu veya onunla irtibatlıydı. Bir görünen bakan var, bir de görünmeyen bir otorite var. Zaten FETÖ yapılanması gibi, o zaman da devleti bu şekilde yıpratan husus buydu. Dışarıda Cumhurbaşkanı’nın damadı olup görevinden ayrılmakla birlikte, bütün bürokrasiyi toplayıp konuşabilen, onlara talimatlar verebilen biri.

Ruşen Çakır: Halen yapabiliyor mu?

Ahmet Davutoğlu: Sayın Nureddin Nebati göreve gelmeden kısa bir önce…

Ruşen Çakır: Fotoğrafları vardı.

Ahmet Davutoğlu: Nasıl yapıyor, ne yapıyor bu ayrı bir konu. Ama şu anda ekonomiyi yöneten ekibi, sadece Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası’ndan müteşekkil görmeyin. Benim vaktinde karşı çıktığım kurullar var: Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu. Oradakiler, kurumsal yapıda Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan daha önemlidir, çünkü stratejiyi onların belirlemesi gerekir. Burada o kadar çok odak var ki. Yetkisi olmayan, Berat Albayrak’a tez yazdığı söylenen, Varlık Fonu’nda ve Borsa İstanbul’da bulunan bir hanımefendiden başkalarına kadar… Böyle bir yapı var. Kimden hesap soracaksınız? 

Ruşen Çakır: Şöyle bir husus dikkatimi çekiyor: Siz çok daha yakından tanıyorsunuz, ben bu hareketi dışarıdan gözleyen birisi olarak söylüyorum. Bu hareket Millî Görüş’ten gelen bir gelenek aslında; kendi yetiştirdiği birtakım kadroları var. Siz onlardan birisiniz. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül onlardan birisi. Bir de, bu harekete sonradan şu ya da bu şekilde devşirilen isimler var. Şimdi bakıyorum, sizin söylediğiniz kurullarda, benim başka yerlerden bildiğim, duyduğum o kadar çok sayıda insan var ki. Kabaca söyleyecek olursak, İslamî hareketle hiçbir alâkası olmayan, hatta ona karşı mücadele etmiş, aşağılamış, küçümsemiş, farklı kesimlerden, kimisi TKP’den, kimisi MHP’den, kimisi Mao’culuktan gelmiş insanlar var. Buradaki mesele, sadece ve sadece bir paylaşım mı?

Ahmet Davutoğlu: Tespitinizçok doğru. Aslında son dönemde şunu gördüğümde acı acı gülüyorum: Bu, siyasal İslamcılığın Türkiye’deki iflası. Bunların İslam’la da bir alâkası yok. Çok doğru tespit ettiniz. Şu an, Cumhurbaşkanı etrafına çöreklenmiş Beştepe’deki çekirdek kadronun geçmişte verdiği oylar tespit edilse, AK Parti’nin oy oranı yüzde 10 ila 20 arasındadır. Yüzde 80’i ona karşı oy vermiştir. Şimdi bu isimleri tek tek saymayayım, siz de biliyorsunuz. İsmen zikretmek istemem. Ama çok doğru tespit ettiniz. Eski TKP’liler, eski Mao’cular, Soros’tan doğrudan fonlanmış olanlar, Pelikan’la irtibatta olanlar, geçmişte FETÖ’yü açıktan övmüş olanlar, FETÖ’nün yapılarında görev almış olanlar da dâhil olmak üzere birçok isim var. Şimdi TRT’de bir kayyum var, biliyorsunuz. Bütün bunların geçmiş sicillerine bakın, hiçbirisi, o dediğiniz ana damar muhafazakâr ya da İslamî çevrelerden gelmiş isimler değil. 

Bugün çöken şey şu: Bir: bütün sivrisinekler, asalaklar bir güce doğru yöneldi. Televizyonlara çıkanları bile bazen görüyorum, 28 Şubat’çılar AK Parti’yi savunuyorlar. 28 Şubat’ta muhbirlik yapmış akademisyen biliyorum; AK Partili. Muhbirlik yaptığını biliyorum. Bu bir itham değil, bilgi. Muhbirlik yapıyor, şu anda AK Parti savunucusu. 28 Şubat’ta benim aleyhime ihbar mektubu yazmış adam, iyi biliyorum, şimdi AK Parti savunuculuğu yapıyor. Bu, siyasal İslamcılığın iflası falan değil. Bunların İslam’la, muhafazakâr kesimle alâkası yok. Muhafazakâr kesim de bir gün bunların alâkasızlığını fark edecek. 

Bunların anlaştığı ikinci husus ne biliyor musun? Otoriter bir yönetim anlayışı. Bazısı, bunu geçmiş İslam tarihine dayandırıp otoriterlik yapıyor, bazısı Marksist kültüre, bazısı Kemalist kültüre, bazısı ise milliyetçi kültüre dayandırıp otoriterlik yapıyor. Ama ortak özellikleri, otoriter bir devlet anlayışı. Benim parti kuruluşu kutlamamızdaki son konuşmamda, şöyle bir ifade kullandım: “Devlet millete aittir, millet devlete ait değil. Millet ise tek tek vatandaşların toplum bilinciyle ortaya çıkan bir entitedir. Devleti tanımlayacak olan biziz. Devlet, vatandaşı tanımlamaz.” Bütün bu solcu, sağcı, Marksist, milliyetçilerin anlaştığı şey, devletin ve merkezin vatandaşı tanımlaması. O yüzden orada buluştular. Bu da Erdoğan’ın hoşuna gitti. Çünkü devleti kendisi temsil ettiği için, onlardan itaat bekledi. Açık ve net söylüyorum: Bunlardan bir kısmı da, süflî olarak elde ettikleri küçük menfaatlerle oraya tutundular. Bizim gibiler ise, ideallerle siyasete girmiş, hiçbir siyasî hırs gözetmeden akademik hayattan geçtiğimizi bilirler. Onlar ise bu yapıyla bir mücadele yürüttüler. en son benim ayrılışımla birlikte, onların da dayanak noktaları kalmadı. Onlar adına kalanlar ise râm oldukları için –Sayın Numan Kurtulmuş’tan birçoğuna–, artık eski iddialarının tümünü terk ederek orada duruyorlar. Arada kalanlar, büyük bir vicdan azabı yaşıyorlar. Onların ismini zikretmeyeyim. Karşılaştığımızda, konuştuğumuzda hepsi vicdan azabıyla, “Hocam, haklısınız. Bu iktidar bizim iktidarımız değil” diyorlar. Bunların arasında şu anda milletvekilliği yapanlar da var. “Bu iktidar bizim değerlerimizi savunmuyor” diyorlar. 

Ruşen Çakır: Kol kırılır yen içinde kalır. 

Ahmet Davutoğlu: Şu anki ayrım, bir zihniyet ayrımı. Yine Pazar günkü konuşmamda zikrettim. Otoriter zihniyetli muhafazakârlar, milliyetçiler, Kemalistler, solcular, Mao’cular, TKP’liler bir yerde. Demokrat zihniyetli muhafazakârlar, geçmişte milliyetçi olanlar da bir yerde. Önümüzdeki seçimde Türkiye’nin geleceğindeki yol ayrımı, vizyon ayrışması haline gelirse, biz halka kendimizi anlatırız. Erdoğan’ı indirip, başka bir otoriter yapıyı sürdürmek gibi bir düşünceyle, karşı bir rövanşizm ile gelindiği anda, ona en fazla ben direnirim. Meselemiz Erdoğan’ın gitmesi, başka bir seküler otoriter yapının gelmesi değil. Meselemiz gerçek demokrat kimlikli bir Türkiye. 

Ruşen Çakır: Yavaş yavaş toparlayacağız. Seçim dediniz, sorayım: Baskın seçim bekliyor musunuz?

Ahmet Davutoğlu: Bekliyorum. Şu politikalar ve birçok faktör, baskın seçim işaretlerini taşıyor. Dün yine Sayın Erdoğan “Nokta koyuyorum, seçim yok” dedi. Bu bana 2018 Mart’ını hatırlattı. “Seçim kesinlikle 2019’da olacak. Kimse beklemesin” dedi. Ondan iki hafta sonra Sayın Bahçeli “Seçime gidiyoruz” dedi ve seçime gidildi. Bu şeye benziyor: Her an kendinizi teyakkuz haline tutmanız gereken bir konjonktür vardır. Bugün Parti Başkanlık Kurulu’nda Sayın Serap Yazıcı güzel bir benzetme yaptı. Bir hadis-i şerif vardır, mâlûm: “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalış.” Sayın Yazıcı “Hiç seçim olmayacakmış gibi kurumsallaşalım, yarın seçim olacak gibi de seçime hazır olalım” diyerek, hepimizi tebessüm ettirdi. Doğru. Şu an partimizde yaptığımız şey, gerçekten uzun dönemli bir parti yapısı kuruyoruz ve çok özenle nakış nakış işleyerek kuruyoruz. İkinci yıl kutlamaları bunu gösterdi. Teşkilattan piramidin her yerine doğru giden bir çalışma… Bana kutlama sonrasında öyle mesajlar geldi ki… Geçmişinde milliyetçi çevreden önemli isimler arasında bulunmuş il başkanlarımız ile, Kürt sorununun en önemli sözcüleri arasında bulunmuş il başkanlarımız, hep beraber, omuz omuza halay çektiler. Sonra da “İşte bizim görmek istediğimiz tablo bu” diye mesaj gönderdiler. Bir kurumsallaşma yapıyoruz. Bir taban hareketi oluşturuyoruz. Ama aynı anda da, yarın seçim olacakmış gibi seçime hazır olmamız lâzım. 

Ruşen Çakır: Biraz önce dediniz ki “Ekibin, vizyonun belli olması lâzım”. Ama şu anda bunlar yok. En azından net değil.

Ahmet Davutoğlu: Var, var.

Ruşen Çakır: Partinizi kastetmiyorum. Muhalefetten bir bütün olarak bahsediyorum.

Ahmet Davutoğlu: Muhalefetin de var. Bazen gözlemciler bulundukları yerden sert muhalefet eleştirileri yapıyorlar. Bazen, bizim partiyi kurma esnasında, “Gel, beraber olalım” dediğimiz arkadaşlarımızın da oturdukları yerden muhalefet eleştirisi yaptıklarını görüyorum. Bu doğru bir şey değil. Elimizden geleni yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz: 

Ruşen Çakır: “Baskın seçim bekliyoruz ve biz parti olarak hazırız” dediniz, ama şunu merak ediyorum: Muhalefetin bütün bileşenleri, gerçekten bir baskın seçim olduğu zaman, hızlı bir şekilde bu ekibi kurup, adayı çıkarıp yola revan olabilecek mi?

Ahmet Davutoğlu: Ben, şartlar gerektirdiği anda doğru adımın atılması için bugün altyapının oluşmakta olduğunu görüyorum. Ama bu illâ ve mutlaka tek yönlü, tek boyutlu yürünecek bir yol değil. Siyaset dinamik bir süreç. Matematiksel hesapların ötesinde, psikolojik boyutu ağırlıklı bir süreç. Bunu doğru yönetmemiz lâzım. Ben bu konuda halkımıza şu güveni verebileceğimizi düşünüyorum: İktidarın söyleyebileceği sözler tükendi, uygulayabileceği politikalar tükendi. Ben partim adına konuşurum, bizim için söyleyeceğimiz sözler yeni başlıyor. Söyleyeceğimiz çok söz var. Uygulamalarımız ve politikalarımız ise net. Yarın iktidar olursak, ilk uygulayacağımız şeyleri üç hafta önce, 29 Kasım’da 61 madde ile anlattık. Bir ay içinde uygulayacağımız Temiz Siyaset Belgesi’ni 165 madde ile açıkladık. Tek tek ne yapacağımızı biliyoruz. Türkiye asla kaosa düşmeyecek. Yine son konuşmamda şunu söyledim: Birileri, “İktidar değişirse devletin sürekliliği zaafa uğrar” diyor. Devletin sürekliliğinin zaafa uğraması diye bir şey söz konusu olmaz. Ama kamu düzeninin demokrat bir nitelik kazanması, devletin demokratik bir niteliğe kavuşması için de çetin bir mücadele vereceğimiz aşikâr. Bunun ikisini birlikte gerçekleştirebileceğimize inanıyorum.

Ruşen Çakır: Şimdi şunu sormak istiyorum: Şu anda bir Millet İttifakı var ve net olarak biliyoruz ki İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi onun içerisinde. Ve Kılıçdaroğlu ile Akşener arasında, çok sistemli olduğunu tahmin ettiğimiz bir ilişki var. Bu arada, sizin partiniz, DEVA, Saadet ve Demokrat Parti de sanki işin içerisinde. Ama tabii ki ilk dikkat çekenler, Meclis’te grupları da olduğu için bu iki parti ve iki lider. Siz Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu olarak, Kılıçdaroğlu ve Akşener konusunda elektrik alıyor musunuz?

Ahmet Davutoğlu: Pazar günü Sayın Akşener ile uzun bir telefon görüşmem oldu. Ondan birkaç gün önce Sayın Kılıçdaroğlu ile oldu. Ondan önce Sayın Karamollaoğlu ile uzun bir telefon görüşmem oldu. Pazartesi günü Sayın Gültekin Uysal’la Sayın Ali Babacan, ikinci yıl dolayısıyla tebrik için aradılar. Zaten karşı çıktığımız hususlarda bir mutabakat var. Tabanda bu yakınlaşmanın gerçekleşmesi önemli. Bir de taban oluşması önemli. Bizim, Meclis’te grubu olmayan yeni bir parti olarak öncelikli hedefimiz, partiyi kurumsallaştırmak ve parti tabanını tahkim etmek. Nihayetinde biz, Ankara’da Genel Merkezi olan bir parti değiliz. İkinci yıl kutlamamız, herkese bizim çok kuvvetli bir taban oluşturduğumuzu gösterdi. Siyaset, kitlelerin hareketliliğidir. Bu hareketliliği sağlayabileceğimizi gösterdik. Bu güveni kazandık. Bütün Türkiye’den gelen, son derece coşkulu ve organize bir kitle olduğumuzu gördüm. Bizim bu tabanı oluşturmadan çatıda kurabileceğimiz ittifakların, yani bizim oraya yapacağımız katkının veya oradan oluşacak olan katkının yeterli olmadığı kanaatindeyim. Birinci önceliğimiz partimizin kurumsallaşması.

Ruşen Çakır: Anladığım kadarıyla o konuda özgüveninizi kazanmış durumdasınız.

Ahmet Davutoğlu: Tabii. Ancak o zaman biz o kitleleri ikna ederiz. Şunu ısrarla söylüyorum: Hiç kimsenin tereddüdü olmasın: Gelecek Partisi, önümüzdeki dönem ya tek başına iktidardır, ya da iktidarın içinde olacaktır. Bunun yöntemini, nasıl olacağını dinamik siyasî şartlar belirleyecek. Ama erken aşamada bir ittifak angajmanının o taban oluşturmada doğurabileceği sıkıntılar var.

Ruşen Çakır: Söylediklerinizden şunu çıkartıyorum: “Biz önce kendimizi kanıtladık, bu süreci öncelemek zorundaydık” diyorsunuz. Ama baskın seçim bekliyorsunuz. Parti olarak baskın seçime hazırsınız ve muhalefetin de buna hızlı bir şekilde konsantre olabileceğini söylüyorsunuz.

Ahmet Davutoğlu: Diğer partiler adına konuşamam tabii. Onlara saygısızlık etmek istemem.  

Ruşen Çakır: Hepsiyle temasınız olduğu için söyledim. 

Ahmet Davutoğlu: Temasımız son derece iyi.  Önümüzdeki hafta da görüşeceğiz. 

Ruşen Çakır: Ve iktidara geleceğinizi düşünüyorsunuz. 

Ahmet Davutoğlu: Tabii. Biz kesinlikle iktidarda olacağız.

Ruşen Çakır: Yani Erdoğan dönemi kapanıyor mu?

Ahmet Davutoğlu: Kesinlikle. Artık buna “Erdoğan dönemi” demekte zorlanıyorum.  Çünkü eğer bütün o demokratikleşme hamlelerinin yapıldığı 2004-2016 arası Erdoğan dönemiyse, bugünkü dönem Erdoğan dönemi değil. Aslında o zaman bir ekip dönemiydi, bir Erdoğan dönemi değildi. Şimdi bir değişim yaşanıyor, bu otoriter dönem kapanacak. “Erdoğan dönemi” dersek, sanki Erdoğan değil de, Akdoğan veya başka birisi gelse çözüm olacakmış gibi düşünülmesin. Ben öyle düşünmüyorum. Mesele Erdoğan’ın gitmesi değil. Mesele, yerine gelecek demokrat bir zihnin, Türkiye’nin anayasasını, siyasetini, ekonomisini yeniden inşa etmesi. Onun için bu tür terminolojilerle, “Erdoğan dönemi kapanacak” dediğiniz anda, geçmişteki hizmetleri dolayısıyla Sayın Erdoğan’a muhabbet besleyenleri de onun arkasında hizalamış oluyorsunuz. Doğru bir şey değil bu. Kapanacak olan, Türkiye’deki darbe, vesayet ve o darbe ve vesâyetlere karşı da 15 Temmuz’da hep birlikte direndik. Ama şimdi otoriter dönem kapanacak. Yeni demokrat bir dönem başlayacak.

Ruşen Çakır: Peki, Erdoğan’ın tekrar demokrat olabilmesi mümkün mü?

Ahmet Davutoğlu: O şansı büyük ölçüde yitirdi. Ben zaten o ümitle başbakanlıktan ayrıldıktan sonra üç yıl partide bekledim, defalarca konuştum. Eğer hâlâ ümidim olsaydı, devam ederdim. Ama baktım ki bu konuda herhangi ümit veren bir gelişme yok, sorumluluğumu yerine getirip, çıkıp kamuoyunda bir manifesto yayınladım. Şu anda böyle bir ümit görmüyorum. Keşke olsa. İnsanlar hatalarını kabul edebilirler. Hepimiz için bu geçerli. Sayın Erdoğan keşke düştüğü bütün bu vahim hatalardan uyanabilse, gördüğü o dogmalardan sıyrılabilse, yanlışlardan uzaklaşabilse, liyâkatsiz insanlardan uzaklaşabilse de, en azından seçime kadar olan dönemde doğru adımlar atabilse. Ondan sonrası için toplumda Sayın Erdoğan’ın taahhütlerine bir güven olduğu kanaatinde değilim. Bugün konuşmasında, “İmar düzenlemelerine dikkat edin” dedi. İçimden şöyle demek geldi: “Çok fazla dikkat ederseniz ilçe başkanı bulamazsınız”. 

Ruşen Çakır: Bir de boyunun ölçüsünü söyledi, biliyorsunuz. Cenazeden bahsetti. 

Ahmet Davutoğlu: Evet. Peki, bu ikna edici oluyor mu? Tamam, bundan sonra imar düzenlemeleri düzgün olacak, lüksten ve şatafattan kaçılacak diye ikna edebiliyor mu? Etmiyor. Çünkü Erdoğan’ın bu anlamda ikna edebilme kabiliyeti ve kredibilitesi kalmadı. Ama meselemiz şahıslarla anılan dönemler değil. Bir dönem bitirip yeni bir dönem başlatmak değil. Türkiye’nin 100 yıllık Cumhuriyet tarihinin otoriterliklerle kırılmış kısa evreli demokrat dönemlerini bitirip, uzun evreli gerçek bir demokrat zihnin inşa edeceği bir demokrasi dönemi başlatmak. Mesele bu. 

Ruşen Çakır: Evet. Burada noktayı koyuyoruz efendim. Çok sağolun.

Ahmet Davutoğlu: Ben teşekkür ederim. 

Ruşen Çakır: Çok güzel bir söyleşi oldu. Gelecek Partisi Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu konuğumuzdu. Bir buçuk saat sohbet ettik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler. İyi akşamlar. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus