İktidar özgüvenini yeniden kazandı mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ruşen Çakır, MetroPOLL Araştırma Şirketi’nin aralık ayı seçim anketinde çıkan sonuçları ele aldı. 20 Aralık’ta açıklanan “kur garantili mevduat” uygulamasını ve Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin açıklamalarını değerlendiren Ruşen Çakır, “İktidar özgüvenini yeniden kazandı mı?” sorusuna yanıt aradı.

Yayına hazırlayan: Emine Bıçakcı 

Merhaba, iyi günler. Elimizde yakın bir zamanda yapılmış bir anket var; MetroPOLL Araştırma’nın 11-15 Aralık arasında 28 ilde yaptığı anketin sonuçları var. Bu sonuçlara göre, “kararsızlar” tabii yine önemli bir yer tutuyor; ama dağıtıldığı zaman baktığımızda, AKP yüzde 32,3, CHP yüzde 27,4, İYİ Parti yüzde 14,2, HDP 11,9, MHP 5,3 görünüyor. Toplam olarak bakıldığında, CHP ve İYİ Parti 41,6; ama AKP ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakı ise 37,6 olarak saptanmış. Yani arada dört puan fark var: CHP-İYİ Parti birlikte 4 puan önde görünüyorlar.

Eylül ayında biliyorsunuz, KONDA’nın bir araştırması yayımlanmıştı, daha doğrusu sızmıştı. KONDA bunu ne doğruladı ne yalanladı. Burada da CHP ve İYİ Parti yani Millet İttifakı’nın Cumhur İttifakı’na oy farkı 3 puan, hatta 2,5 puan olarak görünmüştü. Bu sefer MetroPOLL’ün anketinde 4 görünüyor ve sadece CHP ve İYİ Parti’den oluşan bir Millet İttifakı bile tek başına Cumhur İttifakı’nı geçiyor. Buraya, bir şekilde yüzde 2,6 görünen DEVA, 1,5 görünen Saadet, 1,1 görünen Gelecek eklenirse; işin rengi değişecek. HDP zaten yüzde 12 olarak görünüyor. O, apayrı bir olay olarak; yine kilit parti olarak duruyor. 

Fakat buradaki husus şu tabii ki: Bu anket 11-15 Aralık arasında yapıldı; yani kur krizinin en yoğun bir şekilde yaşandığı dönemde. Sonra ne oldu? 20 Aralık’ta o meşhur “kur garantili mevduat hesabı” uygulamasına geçildi ve hızlı bir şekilde doların düştüğünü gördük. 11 liraya kadar düştü, an itibariyle ben yayına girerken 13’ü tekrar aşmıştı. Bundan sonra nereye doğru seyredeceği çok belli değil; ama bu yapılan 20 Aralık operasyonuyla beraber, iktidarın –özellikle AKP’nin, ama tabii ki MHP’nin de– kendine yeniden güvenmeye başladığı, inisiyatifi yeniden ele aldığı, özgüvenini güçlendirdiği şeklinde görüşler bayağı öne çıktı. Bunu daha önce de konuştuk, ettik. Dün, özellikle “Adını Koyalım”da beraber yayın yaptığımız birçok arkadaşımız bu noktanın altını çizdiler. Ben, bunu biraz sorgulamak istiyorum: Ne derece bir özgüven var? Tabii ki elimizde 20 Aralık’tan sonra yapılmış bir anket olsa daha bir somut konuşabiliriz. Benimki de dahil olmak üzere şu anda söylenenlerin hepsi akıl yürütme. Ve altı çizilen bir özgüven meselesi var: İktidar artık özgüvenine yeniden kavuşuyor denmekte. Ne kadar doğru? Şimdi, bugün bu yayına girmeden önce Kemal Kılıçdaroğlu Milli Eğitim Bakanlığı’nın önündeydi, kapıya kilit asılmıştı. Bu konuda eğer son anda bir şey değişmezse, ayrıca bir yayın yapmayı düşünüyorum; ama kendisine güveni gelmiş bir iktidarın Milli Eğitim Bakanı, anamuhalefet liderini pekâlâ –normal olanı o olurdu– ağırlardı ve özgüven sahibi bir iktidar olarak sorularına cevap verirdi, kendinden emin bir şekilde. Ama ne yaptı? Daha önce Devlet İstatistik Enstitüsü’nün yaptığı gibi kilit vurdu. “Böyle bir şey olmaz”, “Oldubittiye gelmeyiz” vs. gibi gerekçelerle, kapı anamuhalefet liderine kilitlendi ve onun özgüven kazanmasına çok ciddi bir şekilde katkıda bulundu. Gerçekten kendini güçlü hisseden bir iktidar böyle şeylere güler geçer, kapıyı açar, dinler, cevabını verir; ondan sonra da bir çay ikram eder ve Milli Eğitim Bakanı medyanın karşısına çıkar, ne söylüyorsa söyler vs.. Ama ne oluyor? Kapılar kilitleniyor. Özgüven yok. 

Özgüvenin patlama hâlinde olduğu olay tabii ki yeni bakanımız Nurettin Nebati. Dün de Ahmet Hakan’a çıkmış ve orada Allah için, yani “maşallah”ı var, “döktürmüş” — öyle diyelim. Kişisel olarak bir not düşeyim: Ben böyle yayınları izlemiyorum; ama istediğiniz kadar izlemeyin, bu yayınlar her şekilde sizin karşınıza çıkıyor, sosyal medyada çıkıyor. Bir de gazeteciler için bir tür maden gibi –şu gülüşünü de görüyorsunuz: Dalton Kardeşler’den birisine, Joe’ya benzetiyorlar biraz ki haksız da sayılmazlar. Kendinden emin bir ekonomiden sorumlu bakanımız var, özgüven içinde. Ne güzel, bu iyi bir şey. Daha önceki Lütfi Elvan pek ortaya çıkmazdı. Berat Albayrak çıkardı, ama hepimize tepeden bakardı, herkese — yani Türkiye’deki iş çevrelerine, dünyadaki para piyasası oyuncularına vs.’ye o kadar tepeden bakardı ki sonra suratını bile göremedik. İstifasını, görevden af talebini Instagram üzerinden paylaştı ve iddiaya göre şu anda Nurettin Nebati’yi bakan yardımcısı o yapmıştı. Gerçekte ekonomiyi hâlâ onun yönettiği söyleniyor. Ne derece doğrudur bilmiyorum, ama en son kendisinin Nebati’yle, daha Lütfi Elvan bakanken birlikte bir mekânda fotoğrafının da çekildiğini biliyoruz.

Şimdi, Nebati’yi dinlediğimiz zaman bir özgüven patlaması görüyoruz; ama buna inanan inanıyor, inanmayan inanmıyor. Mesela ne diyor? O gece dolar hızlı bir şekilde düştü; çünkü çok sayıda dolar satışı yapıldı ve iddiaya göre bu, kontrollü bir şekilde yapıldı. Ama Nebati diyor ki: “Ya hayret ettim, çok sevindim” vs.. Şimdi, kelimeleri hepiniz ezberlemişsinizdir, benim ezberimden çıktı; ama bir “lan” var orada. “Biz mi yaptık?” diyor, “Kurumsal olarak biz yokuz” diyor: “Sordum arkadaşlara biz yapmamışız.” Kim yapmış? Vatandaş yapmış. Vatandaş nasıl yapmış? Erdoğan’ın o kabine toplantısında yaptığı açıklamayı dinlemiş ve sonra demiş ki –bütün bankalar kapandıktan sonra vs. –, “Allah” demiş, “Tamam, dolar düşüyor; çünkü cumhurbaşkanımız böyle dedi”, artık tabii iktidarın sayesinde herkes birer ekonomist oldu, o ayrı ama– ve geceyarısı bu dolarları satmışlar, akın akın satmışlar ve ondan sonra da acayip bir güveni göstermiş. Şimdi, ne oluyor? Cumhurbaşkanı bir şey söylüyor: Yani tâbir-i câizse şapkadan tavşan çıkartıyor –ki bence doğru değil, ama diyelim ki öyle– ve insanlar o tavşana bakıp hemen internetin başına çöküyorlar ve paralarını, dolarlarını bozduruyorlar. Büyük bir güven var. Kime güven? Hükümete, Erdoğan’a güven var. Erdoğan’a bu kadar güven varsa, tabii ki şu anda gördüğünüz gibi bir özgüven patlamasıyla karşı karşıya oluyoruz. Ama olay gerçekten böyle mi? İşte burada tam bir “mış” gibi –bu kavram bizim hayatımıza “postmodern” kavramıyla birlikte girdi, 80’li yılların ilk yarısından itibaren girdi–, bir “mış” gibi hâli var. Sonra, medya teknolojilerinin gelişmesiyle beraber, sosyal medyayla vs.yle beraber, birçok şeyle beraber bu çok daha böyle oldu. Siz bir şey söylüyorsunuz, o öyle kalıyor. İstediği kadar birileri yalanlasın, etsin. Şimdi günlerdir ne kadar paranın harcandığı, kimlerin nasıl zengin olduğu vs. üzerine sorular ortaya atılıyor. Hatta bu sorular üzerinden, bu soruları ortaya attıkları için, BDDK tarafından çok sayıda, 26 kişi –ki içlerinde, ekonomik nedenle OHAL ilan edilmesini savunan Prof. İzzet Özgenç de var, birtakım gazeteciler var, ekonomistler var, bütün profesörler var– bunlara karşı suç duyurusunda bulunuluyor; ama yalanlanmıyor. Nerede yalanlanıyor? Bir danışıklı dövüş programında –CNN Türk’te, iktidara tam anlamıyla angaje olmuş bir kanalda ve o kanalın iktidara yeniden tam anlamıyla angaje olmuş bir yöneticisiyle yapılan bir yayında– bunlar alenen dile getiriliyor. İster inan, ister inanma; böyle bir husus. Tabii ondan sonra, Nebati’nin hızını alamayıp o güvenle, özgüvenle, Amerikan Merkez Bankası’nın da devlete, kamuya ait olmayıp beş ailenin malı olduğu gibi sözleri de gelince, aslında tablo iyice ortaya çıkıyor. Burada bir “özgüven” olduğu kanısında değilim. Burada olsa olsa muhalefetin bir bocalaması var; beklenmeyen bir hamleydi belli ki bu kur garantili mevduat hesabı. İlk başta çok fazla cevap veremediler; ama daha sonra, hızlı bir şekilde birtakım argümanlarla bunun aslında nasıl geçici bir formül olduğu, Hazine’ye ne tür yükler getireceği vs., bu arada bu doların ani iniş-çıkışlarından kimlerin kazançlı, kimlerin zararlı çıktığı üzerine birtakım tezleri çok ciddi bir şekilde dile getirdiler. Dün Kadri’yle yayınımızda o da uzun uzun anlattı, özellikle şu husus çok önemli, Kadri altını çok iyi çizdi onun: Çok sayıda AKP seçmeninin de –bu kurun yükselişi durumunda–, alt sınıflardan, alt tabakalardan olan insanların da o az birikimlerini, çok da fazla olmayan birikimlerini korumak için dövizin tam çıkış zamanında “Ne olur, ne olmaz?” diye dövize yöneldikleri, ondan sonra da düşüş zamanında ciddi bir şekilde bu iniş-çıkışlardan mağdur oldukları yolunda bir görüşü var Kadri’nin — ki katılıyorum. Gerçekten bu tür olaylarda, bu tür büyük iniş-çıkışlarda –ki Bakan Nebati, bir başka yayında bunu itiraf etti aslında: “Büyük oyunculara bir şey olmaz” dedi–, böyle olaylarda, doğru, büyük oyunculara bir şey olmaz. Kimlere olur? Küçük oyunculara olur. Küçük oyuncular kimler? Daha alt gelir grupları. Eğitim seviyesi düşük olanlar da var; çünkü eğitim seviyesi düşük olunca gelirleri de büyük ölçüde –illâ böyle bir şart yok ama– düşük olabiliyor ve AKP’nin bu kesimlerden çok ciddi bir şekilde oy aldığını biliyoruz. Hatta döviz mevduatının en yüksek olduğu iller sıralaması, aynı zamanda AKP-MHP’nin en güçlü olduğu iller olarak karşımıza çıkıyor, böyle bir olay var. Sonuçta kendi tabanının zarar gördüğü –“kendi tabanının da” diyelim–, tüm Türkiye’nin ama kendi tabanının da zarar gördüğü bir spekülasyonla ya da manipülasyonla, iktidar kendine bir özgüven tazelemesi yapmış gibi davranıyor. Burada bir özgüven tazelemesi yok. 

Doların yeniden 13’ü bulmasıyla beraber, insanlar zaten işkillenmeye başladı ve zaten hâlâ şu anda insanların mevduatlarını büyük ölçüde –bütün bu garantilere, vs.’ye rağmen, bütün bu propagandalara rağmen– tuttuklarını, büyük ölçüde dövizde tuttuklarını biliyoruz; çünkü güven yok. “Ekonominin başı güven” denir ve biz son dönemde tamamen kur üzerinden ekonomiyi düşündüğümüz için, genellikle dış piyasalara güven vermekten bahsediyoruz Türkiye’de. Ama bunun bir de iç piyasaya, yani doğrudan kendi vatandaşlarının güveniyle alâkalı bir husus var. Bakan ne söylerse söylesin, ekonomi konularında vatandaşın -AKP’liler de dahil olmak üzere, AKP’ye oy verenler de dahil olmak üzere– iktidara en azından ekonomik konularda –siyasî konular ayrı bir tartışma konusu–, ekonomi konularında güvendiğini sanmıyorum; ama birtakım hareketlerle bize sanki böyle bir güven varmış gibi yapıyorlar. Bu güvenin olduğunu göstermek için, kendilerini özgüven kazanmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Fakat 20 Aralık’tan bu yana yaşananlara baktığımız zaman, önce Soylu’nun, ardından Erdoğan’ın Ekrem İmamoğlu’nu hedef alması bile aslında kendilerine güvendiklerinden değil, kendilerine güvenmemelerinden kaynaklanan bir hamleydi bana göre. Ve tekrar Kılıçdaroğlu’nun Milli Eğitim Bakanlığı olayına baktığımız zaman, aynı şekilde bunu da görüyoruz. Ve Kılıçdaroğlu bize şunu da gösteriyor: İktidarın özgüveninden ziyade, muhalefetin gündem belirleyebilme kapasitesi Türkiye’nin geleceğinde etkili olacak. Muhalefet ne zaman öne çıkan bir hamle yapsa; ne zaman Kılıçdaroğlu, Akşener ya da başkaları –ki son dönemde gerek Davutoğlu, gerek Babacan’ın Erdoğan’a karşı eleştirilerini daha da şiddetlendirdiklerini görüyoruz–, o zaman biz iktidarın nasıl bocaladığını görüyoruz; ama muhalefetin bir şekilde bocaladığı durumlarda –ki oluyor, o pazartesi günü, 20 Aralık’ta bu oldu– bu aslında aldatıcı bir şey. Şu haliyle bakıldığı zaman, şu yapısıyla Cumhur İttifakı’nın, şu yapısıyla, ekonominin bu durumuyla, siyasetin yeni bir şey üretememesiyle, bu iktidarın kendine özgüven kazanması ve tekrar güçlü bir şekilde gündem belirleyebiliyor olması çok kolay olmayacak. Muhalefetin gündem belirleyemiyor olması, iktidarın belirlediği anlamına gelmiyor, diyeyim. 

Son olarak, Bakan Nurettin Nebati’yle ilgili bir şey söylemek istiyorum: Bu sabah editör arkadaşlarla yaptığımız toplantıda da bunu sordum: “Kime benziyor sizce?” diye. Bizim Boğaziçi Üniversitesi mezunu ve Boğaziçi olayını çok yakından takip eden arkadaşımız Şükran, hemen “Melih Bulu” dedi. Ben de aynı kanıdaydım — doğru olduğu için söylemiyorum, benim düşündüğümü o da düşünmüş. Melih Bulu da çok kendine güvenli bir şekilde çıktı, o iktidar yanlısı medyalara çıkıp teker teker, hepsine gayet rahat, gayet kendinden emin bir şekilde anlattı, anlattı: Nasıl her şeyin tıkırında olduğu, en fazla altı ay süreceği, şu olacağı, bu olacağı, her şeyin kontrol altında olduğunu söyledi ve bir baktık: Ortadan kayboldu. Sahi, Melih Bulu nerede? Yani Melih Bulu da bize “mış” gibi yapmanın çok çarpıcı bir örneğini göstermişti. Şöyle söyleyelim: Mülâkatla seçilmiş bir rektör olarak gelmişti, tepeden inme olarak gelmişti. Ve sonra Boğaziçi gibi bir kurumu kaldıramayacağı iktidar tarafından da kabul edildiği için bir şekilde kayyum rektörlüğü sona ermişti. Burada da, ekonomiyle ilgisi sorulduğu zaman babasının şirketlerinden bahseden bir ekonomi bakanımız var. Evet, neyse burada sonlandıralım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus