Öner Günçavdı yazdı: Muhalefet ekonomide ne yapmak istiyor? Gözlem ve içe dönüş

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Lafı uzatmadan doğrudan cevap vereyim. Gerçekten bilemiyorum. Umarım muhalefetin kendisi biliyordur.

Geçmiş zaman içinde iktidardan ve muhalefetten birçok siyasetçi ile bir araya gelebilme imkânım oldu. Bazıları ekonomi hakkındaki görüşlerimi sordular, ben de söyledim. Birtakım kurumlarımızın başında bulunan bürokratlar ve parti kurmayları davet ederek, politikalarına yönelik eleştirilerimizi görmek istediler ve bizlerle diyalog içinde olmaya çaba harcadılar. Gittim. Kimilerine sunum yaptım, kısa bilgi notları hazırladım. Görüşlerimi, hiçbir sınırlamaya maruz kalmadan, açıkça ifade edebilme imkânı buldum.

Böyle davetler her defasında beni umutlandırmıştır. Siyasi partilerin de sizinle aynı endişeleri paylaştığını görmek mutlu ediyor insanı ilk bakışta. Sanırım beklenen bir sonuçtu bu. Ama bu toplantıların bazılarında, siyasilerin kendi çözüm önerilerinin ne olduğu konusunda “ketum” davrandıklarını gözlemledim. Toplantılarda daha çok dinleyip, onaylar bir tavır alırken, kendi politikaları konusunda ser verip, sır vermediklerini gördüm. Öyle ya halkın seçip TBMM’ye gönderdiği insanlardı birçoğu. Halk boş adamı seçmezdi elbette oralara. Muhtemelen vardı bir bildikleri.

Genellikle gizemli bir hava içinde uzmanları dinlerlerken, bazen ifade etmeye çalıştığımız önerilerin anlaşılıp anlaşılmadığı konusunda birçok kez şüpheye kapıldığım oldu. Çoğunlukla davet edildiğim toplantılar hiçbir zaman sistematik bir hal almadı, süreklilik arz etmedi. Bu toplantılarda dinlenip, onaylanan düşüncelerin, ilgililerce politikaya dönüştürülmesine yönelik hiçbir çabaya rastlamadım. Çoğunlukla gördüğüm iyi niyetli bir grup insan, hatta iktidar partisine mensubu olanlar bile.

Ama ülkenin kimliklere hapsolduğu koşullarda, yapacakları siyasetin artı ve eksilerini hesaplarken, gündemi ve zamanı kaçıran siyasetçilerdi bunların çoğu.

Çekingen, ürkek ve risk almaktan korkan, kendilerine tanınan alan içinden çıkmaya çok da gönüllü olmayan insanlardı bunlar. Zaten kendilerinin de sahip oldukları benzer inançları, zihinsel oluşumları, yetişme tarzları, yetişme dönemleri ve profesyonel geçmişleri onları gönüllü olarak birtakım sınırların içine hapsetmekte, hareket kabiliyetlerini azaltmaktaydı.

Sorunlarına çözüm bekleyen vatandaşlar gibi, onlar da sürekli dünü yaşamaya mahkûm olmuş, çözümü dışarıdan bekleyen sıradan bireylerdi sanki. Sorunların çözümünü kendileri ile içselleştirememişlerdi, kendilerine yapılması gerekenlerin “hap” gibi söylenmesini bekleyen edilgen yapılar gibiydiler birçoğu. Toplumdaki farklılıkları kolayca kabul edemiyorlardı. Kangrene dönüşmüş sorunların üzerine cesurca ve en radikal çözümleri dile getirip, korkmadan tartışmaya cesaret edecek bir liderliği bir türlü gös-te-re-mi-yor-lar-dı.

En son Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir grup gazeteci ve iktisatçıyla gerçekleştirdiği kahvaltılı toplantıya katıldım. Siyasetçiler konusundaki gözlemlerim çok değişmedi. Yine “iyi niyet” fazlasıyla vardı. “Sabır” had safhadaydı. “Eleştiriye açıklık” konusunda ise, sanırım kimse Sayın Kılıçdaroğlu’nun eline su dökemez. Ekonomik gelişmelerden dolayı duyulan “endişe” konusunda da bir farklılığımızın olduğunu görmedim doğrusu.

Ama söz sorunların ele alınış şekli ve kavramlara yüklenilen anlama geldiğinde siyasetçilerle ortaya çıkan bariyerler bir türlü aşılamıyor. Daha uzun, kapsamlı ve her şeyden öte sistematik diyaloğa ihtiyaç duydukları görülüyor. Hele bir de okuyan, yazan kimseler değillerse… Örneğin “ekonomide bir refah modeline” ihtiyaç var denilince, o iktidarın uygulamalarının yol açtığı tahribatı gidermeye yönelik geliştirdikleri özgül ve bir o kadar da lokal projelerinden bahsediyor, sistemin geneline değinmeden…

Sistemin genelinden bağımsız, belli grup ve kesimlerin sorunlarını çözmek üzere geliştirilmiş projelerinden bahsediyor Sayın Kılıçdaroğlu daha çok. Böyle yapılınca da, sanki iktidarın uyguladığı ekonomik politikada sorun olmadığı, bu tahribatların giderilmesiyle işlerin yoluna girebileceği izlenimi çıkıyor ister istemez.

Ülkeye ve ekonomiye yönelik özgün bir bakışın izlerine rastlanmıyor maalesef. Hâlâ XX. yüzyılın endüstriyel toplumunun söylemleri üzerinden, XXI. yüzyıla girmiş bir ülkenin sorunlarını çözebilmeye çalışıyorlar. Tüm siyasetçilerde olduğu gibi, kendi alışkanlıklarını, kendileriyle özdeşleşmiş siyasi reflekslerini kolay kolay terk edemiyorlar. Bu nedenle Türk siyasetindeki ezberleri bozabilmek ancak 1970 ve 1980’lerin hafızasına sahip olmayan gençlerle mümkün olacak gibi.

Ülkeyi şehir şehir dolaşıp, esnaf ve pazar ziyaretleri yapıp, kendi çözümlerini kamuoyunun dikkatine sunmadan, sadece vatandaşın dertlerini dinlemek, ekonomik konularda gösterilen en ileri düzey yaklaşım olarak sahipleniliyor. Muhalefet, özellikle de CHP ideolojisiz, pragmatik, ama çok daha önemlisi iddiasız bir parti olarak ortaya çıkıyor.

Neredeyse yirmi yıldır (kimilerine göre belki de bundan çok uzun süredir) CHP bir kimlik arayışı içinde. Bugün görünen o ki, muhalefetin niteliğini, onları sürekli savunmada tutarak, iktidar belirliyor. Özellikle devletin kurucu partisi olması nedeniyle, devleti koruma refleksleri gösteren CHP, muhalefet yaparken de, bu devlet yapısına yönelik eleştiriler yöneltmeyip, sadece iktidarın bu devlet aygıtını kullanırken gösterdiği hatalara ve zaaflara yöneliyor. Bunun neticesi olarak yapılan muhalefet, “veri” kabul edilen devlet sisteminde iktidarın neden olduğu bozulmaların eleştirilmesine ve kendi yapacaklarıyla bu bozulmaların düzeltileceği şeklinde bir politikaya indirgeniyor. Öz tartışılmadan, sonuçlar üzerinden siyaset yapılıyor. Sanki hiçbir zaman tam manasıyla demokrat ve özgürlükçü olmamış, eskimiş bir devlet yapısı bir kere daha kamuoyuna vaat ediliyor. Muhalefet çağdaş ilkeler üzerinden insanlarımız için yeni bir düzen kuramaya çalışmıyor; böyle bir vizyon oluşturamıyor.

Ne kadar oldu acaba, düşünceleriyle toplumda etki bırakmış, ideolojik olarak fark yaratabilmiş CHP’li bir yönetici, bir düşün adamı çıkmayalı. Bu “ideolojisizlik” ve “düşüncesizlik” temel sorunu CHP’nin. Oysa dünya ciddi bir dönüşüm içinde ve dönüşüme ayak uyduramayacak milyonlarca insan, mağdur var ülkelerde siyasete ihtiyaç duyan. Dünyanın en azından bir kısmının, sanayileşmenin ekonomik öncelik olduğu dönemi terk edeli çok oldu. Daha sanayileşmeyi tamamlayamadan, yeni bir dönüşüm Türkiye’nin kapısında.

Geçmişte CHP ideolojik olarak “ortanın soluna” yönelirken, aslında endüstriyel bir toplumun sınıfsal kutuplaşmasında yer aldığı konumu açık bir şekilde ortaya koymuştu. Bu bir duruşun siyasette konumlandırılmasıydı. Daha sanayileşmede özel sektörün ağırlık kazanmaya başladığı 1960’ların başlarında, ortanın solunda yer aldığını ifade ederek, sanayileşmenin ve kırdan kente göçün mağdurlarının yanında yer almıştır CHP. Ancak bu süreci sonrasında iyi yönetemeyen CHP, kurucu parti olması sıfatıyla, mevcut devlet mekanizmasını koruyan bir parti konumuna geri döndü. Partinin zamanın ruhunu kaçırmasına, pratikte hiçbir anlamı kalmamış bir geçmişe dönüşüne yol açtı. Ülkenin geçirmekte olduğu toplumsal dönüşüme sırtını döndü; dönüşümün mağdurlarını sahipsiz bıraktı. Devleti koruma refleksine sıkı sıkıya sarıldı, kitleleri dışladı.

CHP’nin bu süreçte politikalarını yeterince uygulama imkânı bulup bulmadığı ayrı konu, ama ürettiği fikirlerle bu dönemde toplumsal tartışmaları yönlendirdiği doğrudur. Oysa 1960’larda sanayi toplumunun kurumsal çevresi inşa edilirken, sanayi toplumunun temel değerleri toplumda tartışılırken CHP’nin yaptığı liderlik önemlidir.

Artık XXI. yüzyılda, sanayileşme sonrası toplumsal dinamiklerin etkin olduğu yeni bir çağın başlarındayız. İnsanlık ekonomide yeni bir dönüşümün eşiğinde. XX. yüzyılın ekonomi anlayışının bizlere miras bıraktığı birçok sorunla baş etmeye çalışırken, yeniçağın değerlerine ekonomilerde işlerlik kazandırmaya çalışıyor insanlık.

Yine XX. yüzyıldaki sanayileşme ekseninde, toplumlarda oluşan kutuplaşmalarına yeni kutuplar eklenmekte ve bu kutupların mensupları siyasette kendilerine yeni ortaklar aramakta. Kendilerine ses olacak, dertlerine derman olacak ortak bulma peşindeler. Bir de bunların üzerine, ülkemizde yirmi yıldır izlenen ekonomi politikalarının sahipsiz bıraktığı kesimlerin varlığı, ülkemizdeki siyasi oluşumlar için verimli bir taban oluşturmaktadır. Burada önemli olan muhalefetin bu tabanı görebilmesidir.

Öner Günçavdı’nın önceki yazıları:

Türkiye’nin refah arayışı ve siyaset

Öner Günçavdı yazdı: İki bin yirmi bir

AKP’nin kendi tabanına ihaneti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus