Öner Günçavdı yazdı: Türkiye’nin refah arayışı ve siyaset

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Önemli bulduğum bazı konuları tekrar etmekte bir sakınca görmem. Üniversitede verdiğim derslerimde de izlediğim bir yöntemdir bu. Hele anlattıklarımız Türkiye gibi bir ülkede, Türk öğrencilere ders veriyorsanız, çok daha önemlidir tekrar. Zira öğrenci tekrarlara bakarak, önem sırasına göre kategorize eder. Bu yüzden öğretimde tekrardan kaçınmamalı. Dönem boyunca işlenen konuları fazla tutup, öğrencinin hiçbir şeyi tam olarak özümsemesine izin vermeden, konu yüklemesi yapmamalı.

Bir iktisatçı olarak, “az konu, çok tekrar” kuralının ülke ekonomisindeki sorunları kamuoyunda dile getirmek bakımından da önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle farklı vesilelerle ortaya koyma fırsatı bulduğum bir gözlemimi, kamuoyunun dikkatine tekrar sunmanın yararlı olacağı kanısındayım.

Beni tanıyanlar ve Türkiye iktisat tarihine bakışıma aşina olan yakın çevrem bu düşüncemi bilir: Türkiye ekonomisindeki sorunların başında, 1950’lerden beri çözülemeyen tarımsal kalkınma problemi ve beraberinde yaşanan kentleşme sorunu kırsal kesimde arzuladığı refah artışını elde edemeyen insanlar, bu refaha büyük kentlerde ulaşmaya çalışmaktadırlar çok uzunca bir zamandır. Bu, dünün olduğu kadar, bugünün de problemi. Görünen o ki, siyasileri gelecekte de bir süre meşgul edecek problemlerin başında bu kırsalın kentlerdeki refah arayışı oluşturacak.

Kırsal nüfusun dönüşümü sağlanmadan ve burada yaşayanların arzuladıkları refaha ulaşabilmeleri için gereken bir “refah modeli” ortaya konmadan, Türkiye ekonomisinin bugün maruz kaldığı sorunların halledilebilmesi mümkün görülmüyor. Zira bu kesim kırda olsun, kentte olsun siyasi tercihleri de yönlendirmesini biliyor.

Türk halkı, çok partili hayata geçildiği 1950’li yıllardan beri bir refah arayışı içindedir. Siyasiler ise, bir yandan ülkenin topyekûn kalkınmasına çabalarken, diğer yandan siyasi alanda etkili olan bu kesimin taleplerine cevap verecek bir refah modeli arayışına girdiler. Farkı zamanlarda, farklı modellerle harekete geçmeye ve bu şekilde toplumsal desteklerini arttırmaya çalıştılar.

Bu refaha nasıl ulaşacağı Türk siyasetinde her zaman önemli bir sorun oldu ve iktidarların kaderini belirledi. Önceleri tarım ve o dönemin koşullarında tarımdan elde edilen gelir bu amaca hizmet etti. Düşe kalka, bu durum 1950’lerin sonuna kadar sürdü. Ülke dışındaki şartlar değiştikçe, tarım yoluyla refaha erişim modelinin kullanılabilirliği azaldı. Amaçlanan sonuçları elde edebilmek imkânsız hale geldi.

O günlerde, Türkiye ile birlikte tüm gelişmekte olan ülkelerde yeni refah yaratma modeli sanayileşmeden geçiyordu. Hatta kırsal nüfusu sanayinin yoğunlaştığı büyük kentlere doğru mobilize ederek, onların tarımdan kopması teşvik edildi. İnsanlar arzuladıkları refahı sanayi faaliyetlerinden elde ettikleri gelirlerle temin etmeye çalıştılar. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, emek gelirlerinin sanayi için cazip gelecek derecede düşük düzeyde tutulup, bu insanların sanayide istihdam edilebilmesiyle sağlanmaktaydı. O dönemdeki iç ticaret hadleri düşünüldüğünde, tarımsal gelirlerin azlığı, düşük ücretle bile olsa insanların sanayide çalışabilmesinin önünü açtı.

Ancak sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan yeni sınıfsal dinamikler ve bu dinamiklerin mevcut toplumsal organizasyonu değişime zorlaması, ister istemez siyasetin bu gelişmelere karşı taraf olmasına neden oldu. Siyasetteki bu dönüşümlerin yanında, çalışan kesimlerin sesi olabilecek güçlü bir muhatabın çıkması ise, ülkenin toplumsal ve siyasi dinamikler tarafından engellendi. Soğuk Savaş dönemin ruhuna uygun şekilde, işçi kesiminin yükselişi de sanayileşmenin hızını kesmesiyle birlikte yavaşladı. Bu sınıfsal yükselişin yarattığı korku, ülkemizdeki sanayileşmenin de hız kesmesine yol açtı. Sanayi faaliyetler etrafında refah arayışına böylece ara verilmiş oldu.

1980’li yıllar, mevcut sermaye stokumuzun uluslararası piyasalardaki rekabetçilik kabiliyetini gözeterek, yeniden organize olmasını önceledi. Uluslararası sistemde hızla yayılan neo-liberalizm dalgası da, sanayileşmenin hızını azaltan bir diğer faktör oldu. Bu dönemde Türkiye refahı ihracat yapabilen ve bu yolla döviz geliri elde edebilen sanayi faaliyetlerine yönelerek sağlamaya başladı. En azından bir süreliğine.

Ardı ardına yapılan reformlar toplumsal ve ekonomik yapıda ciddi dönüşümlere yol açarken, ister istemez içeride birçok sektörün aleyhine sonuçlar doğurdu. Özel sektör dillerden düşmezken, ihracat faaliyetlerinin ülkenin tümüne yetecek refahı üretememesi, devletin devreye girerek üretilmiş olan refahın yeniden dağıtımına ön ayak olmasına yol açtı. Yeniden dağıtım sürecinin aşırıya kaçması ülkede enflasyonu arttırırken, kurlar üzerinde talep baskısına yol açtı ve o günlerdeki kurumsal çerçeve içinde, 1988 yılında kaçınılmaz bir ödemeler dengesi krizine neden oldu.

Sermaye hareketlerine tanınan serbesti sonrasında, ekonomide açık bir şekilde tanımlanmış ve uygulanmış bir refah üretim modeli söz konusu değildi. Sıcak paranın varlığını ve hazinenin borçlanma kapasitesini fırsat bilen siyasiler, çok dar bir alana sıkışmış kalmış sanayinin ve turizmin ürettiği değerler üzerinden yaratılan refahın, yine kendi siyasi tercihlerine uygun şekilde yeniden dağıtımına yönelmişlerdir. Bu dönem üretmek değil, mevcudu tüketmek dönemi olarak düşünülebilir. Aynı dönemde kırdan kente göçler tüm hızıyla devam etmekte, kentlere gelen nüfusun refah arayışları siyasi demagojilere taraftar edilen insanların birbirleriyle mücadeleleri yoluyla görünmez kılınmaktadır.

Refahın yeniden dağıtımını esas alan bu model, sorunlara kalıcı çözümler üretemezken, ülkeyi de ekonomik krizlere açık hale getirdi. Kamunun borçlanması artarken, enflasyon yine çift haneli yüksek oranlara ulaştı. 2001 yılına değin devam eder süreç, ülke tarihinin o ana kadarki en büyük krizlerinden biriyle sonuçlanırken, kamu eliyle refahın yeniden dağıtım modeli de iflas etmiş oldu. En azından bir süreliğine…

Krizle birlikte Türki siyasetinde de yeniden yapılanma oldu ve siyasi rekabetin öznesi olan partiler siyasi tarihimizden silinirken, AKP yükseldi.

AKP’li yıllardaki refah üretim modelini yekpare düşünmek doğru olmaz. Özellikle IMF ile stand-by anlaşmasının devam ettiği ilk dönemde, ekonomideki makro iktisadi dengelerin tekrar kurulması, üretim yapısının rehabilite edilmesi öncelikli konuydu. O günlerdeki refahın kaynağı ise ekonomide yaşanan verimlilik artışlarıydı. Aynı dönemde TL’nin değer kazanması da, siyasi iktidarın toplum yararına sunulacak refahın düzeyini artırabilmesine imkân sundu.

AKP iktidarı 2008-2009 krizinin hemen ardından, ekonomide inisiyatifi ele geçirdi. Türk siyasetinde kalıcılığını sağlayacak bir kamuoyu desteği elde edebilmek için harekete geçti. Çok uzun yıllardır gündemde olan kırsal nüfusun refah arayışına kulak verdi. Bu dönemde kırsal kesimden gelenlerin kentlerde refah arayışlarının hızlanmasına şahit olundu.

Ancak geçmişte de sorun olan bir husus şimdi AKP yöneticilerinin önünde durmaktaydı. Kentlere gelen kırsal nüfusun arzuladığı refaha hangi iktisadi faaliyetler yoluyla erişilecekti. Geçmişte bu sorunun cevabını sanayi oluşturmuştu. Ancak dünya ekonomisinin geçirdiği dönüşüm, küreselleşme ve teknolojinin ulaştığı seviye sanayinin yapısını değiştirmiş, istihdam kapasitesini sınırlandırmıştı. İstihdam edilenlerde aradığı vasıflar ise, geçmişe göre çok daha ileri düzeyde vasıflardı artık. Dolayısıyla sanayi bu nüfusun aradığı düzeyde bir refahı onlara sunabilecek yapıda değildi. Bu, aynı zamanda ülkemizde ve benzer ülkelerde yaşanana sanayisizleşmenin de ana nedenini oluşturdu.

AKP bu süreci, sanayinin yerine hizmet-ticaret-inşaat gibi yurtiçine yönelik ve uluslararası rekabetin konusu olmayan sektörleri teşvik ederek aşmaya çalıştı. Bu sektörlerde karlılık düzeyini arttırarak, kırsal nüfusun kentlerde bu faaliyetlerde istihdamını sağladı. Buna değerli TL’nin sunduğu imkânlar da eklenince, bu sektörlerde kapasite artışları meydana geldi. Uluslararası piyasalarda var olan likidite fazlası ve düşük faizler sayesinde bazı sektörler lehine yapılan bu tercihler, diğer kesimlerin refahını olumsuz yönde etkilemedi.

Genellikle AKP’nin yirmi yıllık iktidarındaki ekonomik model iç talep çekişli, borca dayalı bir model olarak tasvir edilir. Ancak bunlar kadar önemli bir özelliği ise, hizmet-ticaret-inşaat gibi sektörlerin vatandaşın refah arayışlarında öne çıkartılan sektörler olmasıdır.

Bugün bu refah modelinin sürdürülebilirliği ortadan kalktı. Dünya mali piyasalarında değişen konjonktür, artan ve artacak olan dolar faizleri, bu modelin hem sürdürülebilirliğini riske atmaya başladı, hem de maliyetini artırdı. Uzunca bir zaman dışarıdan elde edilen mali imkânları bu sektörler üzerinden vatandaşa aktaran siyasiler, kırsal nüfusun kentlere mobilizasyonunu sağlarken, onların arzuladıkları refaha da, bu sektörlerden elde ettikleri gelirlerle ulaşabilmelerini sağlıyordu. Ancak bu sektörler döviz tüketen ama esas itibariyle TL olarak gelir üretebilen sektörlerdi. Ülkede giderek artan refah taleplerine cevap verebilmek bu sektörlerin de paralel bir şekilde büyümesini gerekli kılmaktaydı. Ne var ki büyüyen hizmet-ticaret-inşaat sektörü daha çok döviz ihtiyacı anlamına gelecektir. Bugünkü konjonktürde böyle bir dövizi bulabilme imkânı yoktur. O zaman yapılması gereken refahın üretildiği sektörel tercihlerde değişime gitmektir.

Tüm imkânsızlığına rağmen, iktidarın bir süreden beri uygulamakta ısrar ettiği hizmet-ticaret-inşaat çekişli model ile refah üretmeyi mi amaçladığı, yoksa mevcut refahı kendi iktidarını koruyabilmek amacıyla yeniden dağıtımına mi gittiği şimdilik bir muamma. Ancak geçmiş tecrübeler göstermektedir ki, böyle siyasi ikbal için refahın yeniden dağıtımından medet ummak, Türkiye gibi ekonomileri ciddi şekilde dar boğazlara sokmaktadır.

AKP’li veya AKP ’siz bir gelecekte, gerçek olan bir şey var ki, o da Türkiye ekonomisinde iflas etmiş bir refah modelinin yerine konulabilecek yeni bir modele duyulan ihtiyaç. Bu modeli kimin tasarlayacağı ve tasarlananın nasıl bir model olacağı ise, tüm toplumun muhalefetten beklentileri arasında yer almaktadır. Bir iktisatçı olarak benim beklentim ise böyle bir modelin, geçmişteki gibi tüketen ve mevcut refahı yeniden dağıtan değil, ülkeye döviz kazandıran ve refah arayışında olan insanları bu döviz kazandıran sektörlerde istihdam ederek, onlara 21. yüzyıla yakışır bir refah düzeyi sağlayan bir model olmasıdır.

Öner Günçavdı’nın önceki yazıları:

Öner Günçavdı yazdı: İki bin yirmi bir

AKP’nin kendi tabanına ihaneti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus