Fethullahçıların boşalttığı yerleri neden diğer cemaatler dolduramadı?

Ruşen Çakır, “Fethullahçıların boşalttığı yerleri neden diğer cemaatler dolduramadı?” sorusuna yanıt aradı.

Yayına hazırlayan : Emine Bıçakcı

Merhaba, iyi günler. Bugün aslında İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Hürriyet’ten Hande Fırat’a anlattıklarını, “Yerimdeyim, görevimin başındayım, sağlığım yerinde” açıklamasını yorumlamak vardı; ama “Haftaya Bakış”ta Kemal’le konuşurken o konudaki düşüncelerimi aktaracağım. Bu Fethullahçılık meselesini konuşmakta ısrar ediyorum. Normal şartlarda bir dönem çok ilgi vardı, sonra insanlar bıkmış gibiydi; fakat geçen hafta sonu Medyascope’ta yazdığım “Türkiye Fethullahçılık defterini kapattı mı?” yazısına gelen tepkiler ve gördüğü ilgi, bu meselenin hâlâ Türkiye’nin ciddî bir şekilde gündeminde olduğunu ve bunun olmasının en önemli nedeninin de “Fethullahçılıkla mücâdele” –kendi tâbirleriyle FETÖ’yle mücâdele– iddiasındakilerin yaptığı çok vahim hatalar olduğu kanısındayım. Yani ortada birbirinden farklı soru ve sorun var. O soru ve sorunların başında meselâ, öncelikle “Fethullahçılık tekrar Türkiye’de varlık gösterebilir mi?” sorusu var — iktidar değişir, şu olur, bu olur; hattâ iktidar değişmeden de tekrar iktidar Fethullahçılar’la bir anlaşma yoluna gider mi? İhtimal vermiyorum; ama bunu düşünenlerin de olduğunu biliyorum. 

Fethullahçılık denen yapılanmanın bir yığın kurumu vardı, bu şebekenin bir yığın ağı vardı — yurtiçinde ve yurtdışında. “Bunlara ne oldu, bunlara ne olacak?” sorusu var. Ve daha önemli bir diğer sorun, belki de en önemli sorun da bu süreçte, özellikle darbe girişimi sonrasında devlet eliyle yapılan cezalandırmaların mağdur ettiği kesimler, doğrudan Fethullahçı olduğu düşünülen kişiler, hapse atılan ya da işleri elinden alınan, değişik mağduriyetlere uğrayan kesimler ve onların âileleri ve yakınları — örneğin çocukları? Ne yapacaklar? Nasıl hissedecekler? Nereye nasıl gidecekler? Bu mesele de çok ciddî bir şekilde Türkiye’nin önünde duruyor. Çok büyük travmalar yaşandı; bu travmalar, yaşanarak biten travmalar değil, süreceği belli olan travmalar. Türkiye’nin çok ciddî bir şekilde önünde duruyor bu ve iktidârın böyle bir derdi olduğu kanısında değilim. İktidârı almaya tâlip olanların da öncelikli meselelerinden birisinin bu olduğu kanısında değilim. Ama benim hep önümde duran bir soru olarak bunu arada sırada size hatırlatmak isterim.

Şimdi, bugünkü yayında sorum şu: “Fethullahçıların bıraktığı alanları, boşalttığı alanları” –isteyerek boşaltmadılar tabii–, “uzaklaştırıldığı alanları kimler nasıl doldurdu, ya da dolduramadı, neden dolduramadı?” sorusu. Bunu arada sırada insanlar söylüyorlar, biliyorsunuz: Yok, Menzilciler; yok, HAK-YOL’cular, İskenderpaşa, yok, Nurculuğun Yazıcı kolu. Hattâ kimi zaman başka tarîkatlar, Kadirîler vs. arada sırada telaffuz ediliyor ve “Devlette bunlar kadrolaşıyor, şu oluyor, bu oluyor” deniyor. Bunların hepsinin belli bir anlamı var, belli bir doğruluk payı var; ama esas olarak bakıldığı zaman, bunların hepsi birer fiyasko. Bunu daha önceki değişik yayınlarda dile getirmiştim, bugün tekrar anlatacağım; ama bir başka hususu özellikle vurgulamak istiyorum: Hiç kimse Fethullahçılığın yerini dolduramadı, “Doldurmak istediler mi?” ayrı bir tartışma konusu –aslında herkes ister; çünkü çok büyük bir güçtü o– ama Fethullah Gülen’in yıllarca üzerinde çalıştığı, bir istihbarat servisi yönetir gibi çalıştığı bir sürecin sonunda ortaya çıkmış bir yapı bu. Dolayısıyla ortadan kalkar kalkmaz bir başkasının bunu hızlı bir şekilde –bir araya gelseler bile– doldurabilme imkânları yoktu. Bir de, beceriksizler — açık söyleyeyim: Türkiye’deki İslâmî cemaatlerin büyük bir kısmı belli davranış kalıpları içerisinde olan, yeni değişen koşullara ayak uydurmakta zorluk çeken, işin genellikle kolayına kaçan yapılar. Yenileşme, yeniliğe ayak uydurma adı altında birtakım çok da fonksiyonel olmayan şeyler yapıyorlar. Meselâ bir tânesi, İsmailağa Cemaati’nin fetva call center’ı, çağrı merkezi — fotoğrafı görmüştüm. Bir anlamı var tabii, ama her şey bir yana, gülünç. Yani orada genç yaşta çocukları oturtup, onlardan başvurulara fetvalar aktartmak vs. böyle bir komedi filmi, sahnesi gibi duruyordu. 

Hiç kimse Fethullahçılar’ın boşalttığı alanı dolduramadı; ama herkes Fethullahçılık’tan kopya çekiyor — bunu özellikle ve özellikle vurgulamak istiyorum. Bu çok acı bir olay; ama ortada bir yığın küçük Fethullahlar dolaşıyor. Örneğin geçen yaptığım, “İslâmî câmiada ya da kesimde aforoz devri” yayınında dile getirdim: Birtakım ilâhiyatçıların özellikle bazı cemaatçiler tarafından ya da bazı sözüm ona din âlimleri tarafından tekfir edilmesi, aforoz edilmesi, tam bir Fethullahçılık taktiği. İslâm tarihinde tabii bunun çok örneği var; ama özellikle son dönemlerde yapılanlar, birebir Fethullahçılık’tan kopya çekme. Zaten ilginçtir, bunu bana düşündürten de Hitit Üniversitesi’nde bir ilâhiyatçı profesörün başına geldi –biliyorsunuz, Mehmet Azimli’nin–; ona karşı çok büyük bir kampanya yürüttüler ve sonra o da kendini kapattı, şehri terk etti; Çorum’da yaşıyordu, üniversitede hocaydı, şehri terk etti. Biz kendisine ulaştık, konuştuk ve bize söylediği ilk şey şuydu: “Zamânında bana bunun aynısını Fethullahçılar Diyarbakır’da yapmıştı”. Aynı yöntemlerle devam ediyorlar. Bununla o kadar çok karşılaşıyoruz ki — hepiniz görmüşsünüzdür: FETÖ’cü taktikleriyle hareket edenler. Hattâ yine hatırlayın: Abdulhamit Gül, en son Ekrem İmamoğlu’nun MOBESE görüntülerinin yayımlanması üzerine, oradan kendisine saldırılması üzerine, olaya doğrudan referans vermeden, ama onu kastettiğini anlayacağımız şekilde, bunların FETÖ taktikleri olduğunu söyledi. Bu taktiklere başvuran bir yığın cemaat var, İslâm adına konuşma iddiasında, İslâm’ın sâhici yorumunu ellerinde tuttukları iddiasında olan bir yığın insan var ve başvurdukları yöntemler, Fethullahçılar’ın –uzun bir süre, özellikle AKP’yle işbirliği yaptıkları süre zarfında– hayâta geçirdikleri kumpasların silik birer kopyası. Sonuçta, önümüzde bir yığın “FETÖ’yle mücâdele” iddiasıyla yola çıkan; ama kıskanç bir şekilde Fethullahçılar’ı taklit etmeye çalışan, ama tam da taklit edemeyen çok sayıda insan, grup, odak, vakıf, dernek, vs. var. Ve bunların hemen hemen hepsinin ortak özelliği de devletin kendilerine dokunmaması — hattâ tam tersine iktidârın kendilerine sâhip çıkması, önlerini açması. Örneğin demin bahsettiğim olayda – Profesörün başına gelen, Mehmet Bey’in başına gelen olayda: Lince mâruz kaldı. Nedir? Bir profesör lince mâruz kalınca kurumu kendisine sâhip çıkar, değil mi? Kurumu üniversite kendisine soruşturma açtı. Yetmedi: Diyânet İşleri Başkanlığı onun aleyhine açıklama yaptı. Burada da görülüyor ki, Fethullahçılık perspektifleri, bu tür linçler, îtibarsızlaştırma kampanyaları vs. şu anda gerek ülkeyi yönetenler, gerekse onlara destek verenler ve en önemlisi birtakım cemaat kimliğindeki yapılar tarafından aynen benimseniyor; ama bereket, “bereket” diyorum, Fethullahçılar kadar mahâretli değiller; yoksa zâten çok kötü bir ülkede yaşıyoruz –koşullar bakımından– çok daha vahimini yaşatabilirlerdi hepimize, tek tek hedef aldıkları kişilere vs..

Sonunda ne oldu? Fethullahçılar geriye bir yığın yer bıraktılar: okullar, üniversiteler, liseler, dershaneler, medya kuruluşları, işletmeler — kimisi Cemaat’le bir şekilde doğrudan ilgili; ama büyük bir kısmı Fethullahçılar’ın ya da Fethullahçılar’a destek veren iş insanlarının sâhip olduğu yerler. Bunlara genellikle kayyum atandı ya da kapılarına kilit vuruldu; bazı okulların kapılarına kilit vuruldu, bazıları başkalarına devredildi ve devralanların büyük bir kısmı da başka cemaatler vs. oldu. Ve buralardan hiçbirisi, meselâ bir zamanlar Fethullahçılar’ın eğitim alanında yaptığı çıkışı yapamadı, yapacağı da yok. Tabii Fethullahçılar’ın zamanındaki çıkışının da nasıl hormonlu olduğu hızlı bir şekilde ortaya çıktı. Biliyorsunuz, Fethullahçılar zamanında, onların dershâneleri ve okullarıyla gençleri istedikleri üniversiteye sokabiliyorlardı ve birçok âile de –kendileri Fethullahçı olmasa, hattâ ondan korksa da, ona mesafeli olsa da– “üniversite garantili” diye çocuklarını onların okullarına ya da dershanelerine yolluyorlardı. Ama sonra baktık ki “saadet zinciri”nin önemli bir ayağında, aynı zamanda soruların temin edilmesi varmış. Bu hep söyleniyordu; ama şimdi çok net bir şekilde çıktı. Bu, demek değil ki bu okullarda belli bir ortalamanın üzerinde eğitim verilmiyordu; ama Fethullahçılar böyledir: Hep işlerini sağlama alırlar. Aynı zamanda soruları da çalıyorlardı –aslında “çalmak” da denmez buna, soruların büyük bir kısmını “kendileri hazırlayıp kendileri veriyordu” diyelim– çünkü en üst düzeydeki birçok ismin de – zamânındaki ÖSYM Başkanı da dâhil olmak üzere–, onların da Fethullahçılık’la ilişkisi olduğu ortaya çıktı. Ama şimdi, hiçbir yapı bunu yapamıyor, hiçbir yapı bakanlıklarda, bürokraside, şurada, burada örgütlenemiyor. Bunun bir nedeni tabii ki kendi beceriksizlikleri; ama diğer nedeni de, Fethullahçılar’dan ağzı yanan Erdoğan’ın yoğurdu üfleyerek yemesi ve hep onlara baştan belli bir şüpheyle bakması; onlara tam anlamıyla güvenemeyip, kendi âile fertlerine kurdurduğu vakıflar üzerinden –biliyorsunuz, onlar da ortaya çıktı, belgeleri de çıktı–, devlet içerisindeki kadrolaşmayı o tür vakıflar üzerinden sürdürmeye çalıştılar. Yani olayın bir boyutu bu cemaatlerin “vizyon” sorunu; bir diğer boyutu da iktidârın artık cemaatler konusunda temkinli olması. 

Sonuçta aradan geçen zaman içerisinde nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? Fethullahçılar’ın boşalttığı, terk ettiği çok yer var ve buralar talan edildi, bir ganîmet perspektifiyle talan edildi. Bunların üzerine, hani taş üzerine taş koymak yerine, taşları alıp gitmek daha çok îtibar gördü. Sonuçta, Fethullahçılığın kurumları vs.’si, yarattığı şeylerin hiçbiri, ne gazetesi, ne televizyonu, ne okulu, ne “şu”su “bu”su, hiçbirinin devâmı gelmedi, onlar orada yok edildiler; ama orada ortaya çıkan birtakım birikimler –en azından maddî: arsasıydı, binasıydı, şusuydu busuydu– birileri tarafından talan edildi. Sürekli duyuyorum, özellikle kayyım atanmış birtakım fabrikaların nasıl –çok net bir tâbirle– “söğüşlendiğini” görüyorum. Böyle acâyip bir olay. 

Bütün bunların ötesinde, karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Geçen izleyicimin bana –belli ki İslâmî kesimin içerisinden birisi– söylediği gibi –ki çok isâbetli– öyle bir deneyim yaşadı ki Türkiye, gerek Fethullahçılık –Fethullahçılığın Türkiye’ye yaptığı kötülükler– gerekse Fethullahçılık’la mücâdele iddiasındaki din temelli yapıların yaptığı kötülükler ve beceriksizlikler ve bu arada yaşanan o büyük mağduriyetler, bizim önümüze şöyle bir şey çıkarttı: Kendi kendinin kurdu olan bir İslâmî hareket söz konusu Türkiye’de, birbirleriyle olan kavgalarıyla, birbirleriyle olan savaşlarıyla, birbirlerini hep birlikte tükettiler, tüketiyorlar; daha tam tamamlanmış değil belki, ama tüketiyorlar ve sonuçta bütün bu yaşanan kötülüklerin ardından Türkiye’ye bir iyiliğin gelme ihtimâlinin önümüzde olduğunu söyleyebilirim — böyle bir müjde boyutu da var işin. 

Geçmişte de aslında İslâmî cemaatler, gruplar, şunlar bunlar, birbirleriyle hep çekişirlerdi. Bu konuda gazetecilik yapmaya çalıştığım zaman, en çok bir grubun diğer grup hakkında verdiği, sızdırdığı haberlerle yapıyorduk bu işleri. Genellikle hani “din düşmanları” söylüyor falan denen şeylerin çoğunluğu, aslında rakip cemaatlerin, düşman cemaatlerin vs.lerin verdikleri bilgilerdi — onu net bir şekilde söyleyeyim. Yalnız o zaman, bu hareketler genellikle dışlanmış hareketlerdi. Dışlanmış halleriyle birbirleriyle sürekli kavga eden, çekişen ve birbirlerine sürekli kumpas kurmaya çalışan çok sayıda –hepsi değil tabii ki– çok sayıda yapı söz konusuydu. Ortada fazla bir şey yokken bunu yapanlar, ortada çok şey varken tam anlamıyla dağıldılar ve hepimizi de ülkeyi de dağıttılar; ama gördüğüm kadarıyla bu devir kapanmak üzere. Fakat şunu özellikle vurgulayayım: Son dönemde peş peşe gelen bu “aforoz”lar, özellikle ilâhiyatçılara yönelik îtibarsızlaştırma, hedef gösterme kampanyalarına karşı o kadar az sayıda insan ses çıkartıyor ki — bu da çok acı. Yani dışarıdan zaten birçok kişi –o çok kötü tâbirle– “Yesinler birbirlerini!” diye bakıyor olabilir — ki bence doğru bir tutum değil. Ama içeriden de birçok kişi, “Ya, ben ses çıkarırsam benim de başıma bir şey gelir” diye bu konuda bayağı bir ayağı frende gidiyor. 

Bu noktada bir notum var, yarın, saat 15.00’te linç edilmenin birincisi olan ilâhiyatçı Prof. Mustafa Öztürk’le bir yayın yapacağım, saat 15.00’te, onun öyküsünü –daha önce de anlatmıştı; ama tekrar, başkalarının yaşadıklarından hareketle de tekrar– uzun uzun –onun, biliyorsunuz, üslûbu da çok sempatiktir– anlattıracağım kendisine ve başkalarına yaşatılanlar hakkında ne düşündüğünü de soracağım. 

Evet, toparlayacak olursak, Fethullahçılık çok büyük bir projeydi, çok titizlikle hazırlanmış bir projeydi ve belli bir yerden sonra, kendi gücünü abartarak, kendisinin ve kendisine destek verenlerin gücünü abartarak ve rakip gördüklerinin gücünün önemsiz görerek peş peşe gelen stratejik hatâlarla Türkiye’de etkisini büyük ölçüde yitirdi. Şimdi Türkiye’de onun bıraktıklarını talan eden ve her biri onun gibi olmaya çalışan, ama bereket olamayan bir yığın irili ufaklı yapı ve kişi var. Ama Türkiye bu defterleri çok geçmeden kapatacağa benziyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus