Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (103): Ukrayna krizi, Üçüncü İttifak, altı muhalefet partisinin 28 Şubat’ta açıklayacağı mutabakat, Kılıçdaroğlu’nun başörtülü kadınlarla buluşması

Ruşen Çakır ve Kemal Can, Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Ukrayna krizi, Üçüncü İttifak’ın seçime etkisi, altı muhalefet liderinin 28 Şubat’ta açıklayacağı mutabakat metni ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun 28 Şubat’ın yıldönümü öncesinde başörtülü kadınlarla buluşmasını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız ve yine Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Tabii ki Ukrayna’yı konuşacağız. Aslında 28 Şubat Pazartesi günü yapılacak olan altı liderin buluşması ve onun öncesinde Cumartesi günü “Üçüncü İttifak”ın ikinci buluşması var. Bunların hepsi savaşın gölgesinde kaldı, ama bunları da konuşacağız. Öncelikle savaşı konuşalım: Göstere göstere olan bir savaş. Rusya “Güçlerimizi çekiyoruz” dedi, ama sonra çekmediler. İddiaya göre Rus birlikleri Kiev’in etrafını kuşatmışlar veya Kiev’e girmek üzere oldukları söyleniyor. Zaten Ukrayna ordusunun, özellikle karadan Rusya’ya direnebilme imkânı gözükmüyor ve NATO da askerî olarak dâhil olmayacak. NATO, yaptırımlarla Rusya’yı hizâya getirmeye çalışıyor, ama olacak gibi de gözükmüyor. Bu yaşananların tabii ki bir dünya boyutu var, bir de Türkiye boyutu var. Aslında Türkiye boyutunda da söylenecek çok fazla bir şey yok gibi. Herkes birbirine benzer şeyler söylüyor. Ama önce dünya boyutuna bir bakalım: 

Rusya bunu NATO’nun genişlemesini engelleme çabası olarak sunuyor ve pazarlıyor. Özellikle de burada Batı yanlısı pozisyon almaktan çekinen çevreler bu iddiayı çok fazla öne çıkartıyorlar. Ama biliyoruz ki savaşlar, artık eski bildiğimiz Soğuk Savaş dönemi savaşları gibi değil. Taraflar çok net değil ve kimin nerede duracağı da belli değil. Afganistan’da da, Irak’ta da, Suriye’de de böyle oldu. Şimdi burada da böyle yaşanıyor. Sen nasıl bakıyorsun bu konuya? “Buna işgaldiyemeyiz” diyenler var; çünkü işgal deyince, eleştirmiş, tavır almış oluyorsun. Halbuki bu yapılan bir işgal. Bir egemen ülkenin topraklarına, daha güçlü olan başka bir ülke geliyor ve toprakların önemli bir kısmında varlık gösteriyor. O meşhur “rejim değişikliği” lâfı Ortadoğu’da çok edilirdi, hâlâ ediliyor. Onun yerine, “Rejimi değil de iktidârı değiştirmek istiyor’” gibi şeyler söyleniyor. Putin’in konuşmasını görmüşsündür. Olayı Bolşeviklere ve Lenin’e bağladı ve “Nazi artıklarıyla mücâdele etmek” dedi. En son Lavrov’un söylediği gibi, çok kültürlü bir Ukrayna istiyorlarmış. Ne diyorsun?

Kemal Can: Senin söylediğin şeyler, “Yapıyorum ama, sor bakalım neden yapıyorum?” gibi bir şey. Kediye “kedi” demek gibi. İşgal işgaldir. Saldırganlık saldırganlıktır. Savaşçılık savaşçılıktır. Bunlar tabii ki birtakım neden-sonuç ilişkileriyle önümüze gelen şeyler. Olan şeyi tanımlamak için, bunun neden yapıldığıyla ilgili elbette kafa yormak gerekir ve elbette ki açık bir propagandanın tarafı olup, birtakım kavramları rastgele kullanmamak gerekir. Ama aynı şekilde, çok açık seçik olan kavramları da söylemekten imtinâ etmemek gerekir. 

Senin de başlangıçta işâret ettiğin gibi, NATO’nun agresif genişleme tutumu ya da dünya patronluğu iddiası Putin’i buna mecbur etti. Aslında bununla paralel bir yorum daha var: Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında, biraz itilip kakılan Rusya’nın, şimdi kendini biraz toparladığı ve Batı’nın gücünün biraz zayıfladığını düşündüğü anda rövanşı alma girişimi veya kendine daha önce yapılanların –tutulmamış sözlerden, başka tür aşağılamalara kadar çeşitli tâcizlerin– karşılığını verdiği yorumları da yapılıyor. Ama unutmayalım ki, İkinci Dünya Savaşı’nı başlatan Hitler de, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman ulusunun haksızlığa uğradığını, horlandığını ve dolayısıyla bunun rövanşının alınması gerektiği fikriyle harekete geçmişti. Dolayısıyla bazı açılardan doğru ya da meşrû görülebilecek bir haksızlık iddiasının bir saldırganlığın zeminini oluşturmasını ve bunun normalleştirilmesini mâkul bulmak zor. Her şeyden önce, bir sürü şeye karşı olmamız gerekiyor: Emperyalizme karşı olmamız gerekiyor, saldırganlığa karşı olmamız gerekiyor, diktatörlüğe karşı olmamız gerekiyor, ikiyüzlülüğe karşı olmamız gerekiyor. Ama bunların içerisinde savaş da olmalı. Savaşın kendisine de, kategorik olarak, gerekçesi ve yapanından bağımsız olarak karşı olmak gerekiyor. Çünkü savaşın kendisi, en ahlâksız şiddet eylemi olarak savaş, açıktan ezilenlerin, mağdur olanların gadre uğradığı, zorluk gördüğü ve onların aleyhine olan bir şeydir. Dolayısıyla bunun nasıl gerekçelendirildiği, hangi “haklı” nedenlere dayandığı ya da neden, nasıl bir mâkul hedefe doğru yürümeye çalıştığının bir önemi vardır. Bunu bir analiz olarak değerlendirmeye almanın tabii ki bir karşılığı vardır. Ama olan duruma bakıp durumu tanımlarken ve o duruma karşı çıkarken, bunlar ne yazık ki ikinci plana atılıyor. “Ne yazık ki” dememin nedeni, bu temel meseleyi ikinci plana atıp, gerekçelere ve tarafların niteliklerine göre birtakım yorumlar yapılıyor olması. 

Bu daha önce de çok karşımıza çıktı. Suriye’de tarafı olarak karşımıza çıktı. Suriye’de, doğrudan işin içine giren ülke olarak, oradaki müdâhalenin haklı savunucusu olarak karşımıza çıktı. Daha sonra çıkan bütün tezkereleri açıp okusunlar. Tezkerelerde ne yazıyor? Kendi dışındaki bir ülkeye silâhlı müdâhaleyi meşrû kılmak için hangi gerekçeler sayıyor? Klasik, hep söylenen bir söz vardır: “Dış politikada ilkeler yoktur. Dış politikada ahlâk yoktur, çıkarlar vardır.” Tamam, o zaman her şeyin meşrû olduğunu kabul edelim. Gücü yeten yapar. Bunu kabul etmenin mümkün olduğunu ve böyle tartışmanın bir politik gerçekçilik olduğunu söylemek imkânsız. Bugün her iki taraf açısından da, karşımıza gelen: Batı’nın ve NATO’nun ikiyüzlülüğü ve bu işi sistemli bir biçimde kışkırtarak, Ukrayna’yı bir tür yem olarak kullanarak yaptıkları şeyleri meşrû görmek ve dünya üzerinde daha önce Birleşik Milletler’de hep berâber söyledikleri yalanlarla önünü açtıkları işgalleri görmeden değerlendirmek mümkün değil. 

Ama tersinden baktığımızda da, Putin mazlum bir ülkenin direniş sembolü filan değil. Çünkü aralarında güç dengesizliği olan iki emperyalist güdünün, birbiri açısından farklı değerlendirilip, birinden yana olmanın mâkul olduğunu düşünmüyorum. Bunun, “Biri delirdi ve bir yere saldırdı” düzlüğünde bir açıklaması olmadığını, bir arka planı olduğunu elbette biliyoruz. Şu anda gerçekleşen somut durumla karşı karşıya kaldığımızda, savaşa karşı olmak ve savaşı, işgali, sivil halkı da ciddi biçimde tehlike altına sokan saldırganlığın taraflarını ve şu andaki belirleyici tarafını kınamak gerekir. Bu konuda buralarda çok ihtiyatlı davranılıyor. Hattâ devlet düzeyinde bile, iki tarafa da nasıl “dost” denebiliyor? O da ayrı bir tartışma, ikinci bölümde konuşuruz bunu. Ama bizzat o ülkede, Rus halkının binlercesinin gözaltına alınma pahasına sokaklara çıktığını ve kendi ülkelerinin yaptığına “işgal, savaş ve haksızlık” dediğini görmemiz lâzım. Bu ülkede, bunun lâfını edenlerin hapse atıldığını, hâinlikle suçlandığını, şimdi Rusya’dakileri alkışlayan ve cesâret örneği gören pek çok insanın, bu ülkede, hem de çok uzun olmayan bir geçmişte, benzer çıkışları yapanlar için neler söylediğini hatırlamak lâzım.

Ruşen Çakır: Türkiye’ye gelecek olursak, Erdoğan çok büyük bir çâresizlik içerisinde. Son hamlelerini yaptığı zaman da bunu gösteriyordu. Ama en son yapılan açıklamalara bakıyorsun: “Yok sayıyoruz” diyor. Ama sen ne kadar yok saysan da var; işgal gerçekleşiyor. Senin de dediğin gibi, ikisiyle birden dost kalabilmek mümkün değil. Ama ikisiyle de çok ciddî ilişkileri var. Tabii ki Rusya’yla olan ilişkileri daha kritik. Aynı zamanda Rusya’nın, özellikle Putin Rusyası’nın neler yapabileceğini gösteriyor.

Filmi geriye saralım: Hatırlarsan, Rus uçağı düşürüldüğü zaman ülkede millet, “Uçağı ben düşürdüm” diye âdeta birbirini çiğniyordu. Belli bir süre sonra herkes, “FETÖ’cüler düşürdü, benim alâkam yok” demeye başladı. Türkiye, orada kritik bir eşikten dönmüştü, çok hızlı bir şekilde toparladı. Biliyorsun, S-400’ler satın alındı filan.  

Bu arada, yakın bir zamanda Suriye’de Rusya tarafından öldürülen, şehit edilen Türk askerleri var ve bu telaffuz dahi edilmiyor. Karabekir Akkoyunlu Twitter’da paylaşmış. Diyor ki: “ABD’nin, 20 sene evvel 11 askerimizin başına çuval geçirdiğini unutmazlar, ama daha iki sene evvel Rusya’nın 34 askerimizi katlettiğini hatırlamazlar.” Onun konuşulmamasını eleştirmek, çuvalı doğrulamak anlamına gelmiyor; ama hep böyle bir çifte standartla gidiyoruz. Şu hâliyle baktığın zaman, meselâ CHP ne yaptı? Yine muhâlefeti eleştiriyor olacağız ama, Kılıçdaroğlu Denizli programını yarıda kesti, MYK toplandı. Dünkü toplantının açıklaması, bugün saat 15.00’te yapıldı. Bekliyorsun, “Montrö” diyor, başka da hiçbir şey yok. Ne olabilirdi bilmiyorum açıkçası. 

Tabii ki öncelikle ülkeyi yönetenlerin, ama sonuçta ülkeyi yönetmeye tâlip olan bir partinin söylemlerinin bir anlamı olması, bir şeyi etkiliyor olması lâzım. Ya da bizlerin üzerinde konuşabileceğimiz bir şey olması lâzım. Şu an ne iktidardan ne muhâlefetten, tartışılabilecek herhangi bir önerme var mı? Ortaya söylenen, herkesin ilk aklına gelen şeylerin dışında, tam bir çâresizlik hâli var. Oyunun tamamen dışındasın. Oyunun dışında kalmak bir yere kadar anlaşılır bir şey; ama oyun, hemen yanı başında, Karadeniz’de oluyor. Vatandaşların var, soydaşların var. Mesela Kırım olayında Türkiye’nin çok daha hassas olması gerekiyordu, biliyorsun. Oldubittiye gitti, o defter kapandı. Türkiye hâlâ tanımıyor; ama sonuç olarak, resmen tanıyor. Şimdi de büyük bir ihtimalle, bunun bir an önce yatışmasını ve Rusya’nın birtakım bölgelere râzı olup olayın kapanmasını temenni etmekten başka bir durum yok. Türkiye tamâmen böyle bir halde. Tabii Rusya’yı destekleyenler de var. Yaşı yetmeyenler için pek anlamlı değil, ama bizim gençliğimiz, Türkiye’de Doğu Perinçek ve arkadaşlarının Rusya aleyhtarlığıyla geçti. Hatırlıyorsun… Bâriz bir şekilde, “Amerika’dan daha tehlikeli” deniyordu. Şimdi, bunu “Savaş ama değil” diye sunuyorlar. “Özgürlük getiriyor, orada insanlara özgürlüğün kapısını açıyor” argümanları var. Belki de onu çok fazla önemsememek lâzım.

Kemal Can: Doğrusu o, ama şöyle bir şey var: Biraz “tencere dibin kara” durumu… Kimsenin bir başkasına bu konuda tutarlılık dersi verecek hâli yok. Kimse derken kastettiğim, dış politikadaki siyâsî aktörler. Meselâ Erdoğan bugün de çıkmış konuşma yapmış: NATO’yu boş gevezelik yapıp, daha güçlü şeyler yapmamakla suçluyor. Avrupa’yı ikircikli tutumuyla eleştiriyor. Ama üç gün önce de, “İkisinden de vazgeçemem, ikisi de dostum” dediğin bir durum var ortada. Bunu dedikten sonra, dönüp Avrupa’ya, “Nasıl ikisiyle de idâre edeceksiniz?” demek çok tuhaf oluyor. Ya da Ukrayna’yı, bir yem olarak ve Rusya’yı kuşatma hamlesinin önemli bir “koçbaşı” olarak kullanıp, sonra “Biz oraya gidip onları savunmak için savaşacak değiliz” diyen Amerika’nın tutumu… Afganistan’da yaptığı gibi, nasıl ortada bırakarak çekildiğini, bunun örneklerini daha önce de çeşitli yerlerde gördük: Vietnam örneğini gördük, Irak örneğini gördük, Güney Amerika’daki pek çok örneğini gördük. Doğrudan o ülkelere askerî müdâhale yaparak ve müdâhale sonrasında o halkları uzun yıllar sürecek karmaşaya bırakarak çekildiğinin örneklerini gördük. 

Rusya’ya gelirsek: Bahsedilen Putin, mazlum, kendi hâlinde, ülkesini kalkındırmaya çalışan bir halk kahramanı.Ve birdenbire bu korkunç Batı tarafından sıkıştırılıyor ve kendisini savunmak için saldırganlaşıyor. Bunun da doğru olmadığını biliyoruz. Ne Putin’in böyle bir adam olduğunu düşünebiliriz, ne Rusya’nın uyguladığı devlet politikasının böyle bir politika olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla burada, bu tür aktörlere, aldıkları pozisyon îtibâriyle dönemsel ve çok da tutarlılık içermeyen roller biçenler, tabii ki böyle akut durumlar karşısında biraz bocalıyorlar ve doğru pozisyon almakta zorlanıyorlar. Senelerdir Türkiye’de Avrasyacılığın problemlerini tartışıyoruz. Senin söylediğin gibi, dış politika pek çok başka denklemin içerisinde başka ilişkilerle yürüdüğü için, bir yerde dostun olan, bir yerde muârızın haline geliyor. Ukrayna’yla ortak silâh yatırımı yapacaksın, bir yandan Rusya’dan S-400 alacaksın. Bir yandan Suriye’de, Amerika’yı buraya çağırmış aktör olacaksın, bir yandan İdlib’de Rusya’yla ortak denetim görevine çıkacaksın. Bu karmaşa, kaçınılmaz olarak buralarda pozisyon alan herkesi de biçimsiz alanlara zorluyor. Ama bu tutarsızlık, kurulan zeminin böyle olması gerektiği gibi genel bir kestirmecilikten çıkıyor: Yani “Dış politika böyledir” yaklaşımı.

Üç gün önce “Adını Koyalım”da konuştuk ya: Siyâsetin birtakım gerekleri ve ülkenin birtakım gerçekleri, dünyanın koşulları ve dış politikanın kuralları diye böyle birtakım ezberler var. Bunlara göre, tutarsızlık, saldırganlık, vahşîlik mâkul; bunların hepsi mümkün şeyler. Sâdece yeri ve zamanını doğru seçtiğin zaman, ya bununla bir avantaj sağlıyorsun ya da bu senin aleyhine oluyor. Sâdece böyle ölçülebilen bir dünya, siyâset ve toplum algısıyla düşünmeye alıştırılmış ve bunun normalleştirilmiş olduğu bir denge hâli var — aslında derin bir dengesizlik. Dünya, ekonomiden salgın yönetimine, birtakım bölgesel sorunlardan küresel sorunlara kadar her konuda, bu duvara gelip gelip tosluyor. Ama bu duvara tosladığında birtakım günah keçileri, birtakım desteklenecek taraflar, pozisyon alınacak yerler var. Türkiye, çok uzun bir zamandır bunun içerisinde. Hatırlarsan, Kaşıkçı cinayeti sırasında Türkiye ortalığı yıktı. Onu birdenbire en önemli siyâsî koza çevirdi. Sonra ne oldu? Meselâ şimdi Kaşıkçı olayı ne oldu? 

Ruşen Çakır: Erdoğan Suudi Arabistan’a gidecek ve bir ihtimal, Muhammed bin Salman’la da görüşmek durumunda kalacak. 

Kemal Can: Aynı Birleşik Arap Emirlikleri gibi… “15 Temmuz darbe girişimi finansörü” diye suçladığın adamla, iki taraflı gitmeli gelmeli bayram ziyâretiyle bir sürü anlaşma ve bir sürü parasal ilişkiye girildi. Kezâ İsrail’le öyle. “One minute” ne oldu? “One minute”ten sonra İsrail adam öldürmeyi bıraktı mı? Ya da Amerika’yla ilişkiler… Ya da senin verdiğin Rusya örneği… Rusların organize ettiği saldırıyla, onlarca asker orada öldü ve sanki olmamış gibi, hiç kimsenin hatırlamayı istemediği bir şey hâlinde yaşanıyor.

Bugün de yaşanan o. Şimdi çıkıp, “NATO da görevini yapmadı” dendiğinde, buradan anlaşılması gereken şey, NATO’nun ikircikli tutumu değil, herkes böyle bir pozisyon aldığında… Hani “Tencere dibin kara” olayı gibi. Herkes birbirine “dibin kara” dediğinde, doğru hâline gelir, ama herkesin bu konuda açığı vardır.

Ruşen Çakır: Bu NATO meselesi aslında çok câzip bir konu, ama şimdi iç politikada konuşacağımız başka konular var. Fakat şunu özellikle söylemek istiyorum: Bu son yaşanan olayda NATO eleştiriliyor ama, gerek Türkiye’yi yönetenlerin, gerekse Türkiye’yi yönetmeye tâlip olanların NATO’ya bağlılıklarının arttığını düşünüyorum. Rusya’nın bu saldırganlığı nedeniyle bütün NATO eleştirilerini yüksek sesle söyleyebilirler. Ama ne Erdoğan’ın ne muhâlefetin, NATO’dan çıkma, NATO’yu eleştirme, NATO’ya takoz koyma gibi bir tutum takınacaklarını sanmıyorum. Bu olay, Türkiye’nin siyâset sınıfının NATO olayını iyice sâhiplenmesine de yol açacak diye bir düşüncem var. Katılır mısın?

Kemal Can: Bence de öyle. En azından bu süreçten en zararlı çıkanlar, Türkiye’deki merkez siyâseti daha Avrasyacı bir teyakkuza doğru çekme gayretinde olanlar. Onların, politik olarak daha zor bir durumda olacağını düşünebiliriz. İktidar da Batı karşıtlığını bir kültürel kod olarak kullanmaya devam edebilir ama, blok tercihi olarak başka bir şeyi îmâ etmenin daha zorlaştığı bir zemin oluştu. Zâten o yüzden de, senin açılışta bahsettiğin bazı yorumların, genellikle yüksek sesle ifâde edilen kısmında, gelecek dönemde biraz zayıflama yaşayacak olanlardan daha çok ses geldiğini duyabiliyoruz. Öyle bir tarafı var.

Ama dediğin doğru. Şu anda pek çok bölgesel sorunda, Türkiye’nin çok oynadığı, iki zıt aktörü birbiri karşısında kullanmanın zorlaşmaya başladığı bir konjonktüre girilmişti. Suriye’de böyleydi. Şimdi Rusya meselesi ve Karadeniz’de böyle, Doğu Akdeniz’de de böyle. Artık hepsinde vaziyet, arada durup farklı güçleri birbiri aleyhine kullanmanın mümkün olmadığı, taraf seçmenin, netleşmenin gerekli olduğu bir yere doğru gidiyor.

Ruşen Çakır: İç politikada gün gün gidelim: Cumartesi, Pazar ve Pazartesi günleri ilginç şeyler olacak. Cumartesi günüyle başlayalım: HDP’nin çağrısıyla “Üçüncü İttifak”ın ikinci toplantısı olacak. Türkiye Komünist Partisi (TKP) katılmayacağını söyledi. Sol Parti de katılmıyor. TKP ilkine katılmıştı, ikincisine katılmayacağını söyledi. Ama onun dışında Emek Partisi (EMEP), Türkiye İşçi Partisi TİP, Halkevleri ve bazı küçük sol oluşumlar katılıyorlar. Ben bu konuyu daha önce başlı başına yorumladığım için çok uzatmak istemiyorum. Sen ne diyorsun? Buradan nasıl bir şey bekliyorsun?

Kemal Can: Toplantıdan nasıl bir sonuç çıkar bilmiyorum. Ama sen de özetledin, bir kısım parti ve örgüt katılmıyor. Bir kısmı, birtakım şerhlerle orada. İlk toplantıda da Sol Parti katılmamıştı. Böyle bir tablo oluştu. Burada ilginç biçimde, bunun bir seçim işbirliği, seçim ittifakı temalı bir ortaklaşma zeminine dönüşmesinden duyulan hem rahatsızlık, hem de o rahatsızlığın arkasında rahatsızlıktaki dengeleri mesele eden tutumların öne çıktığı kanaatindeyim. Çünkü bir seçim ittifakı söz konusu olduğunda, benzer bir şey Millet İttifakı’nda da yaşanabilir. İş seçim ittifakına döndüğü zaman, oradaki sayısal denge ve aritmetik daha belirleyici hâle geliyor. Ama iş, birtakım ilkeler, birtakım ortaklaşma çerçevesi diye kurgulandığında başka türlü bir zemin oluşabiliyor.

Bu “Üçüncü İttifak” meselesi, tam olarak ne olduğu belirginleşmemiş, burada birtakım hafif patronaj iddialarının daha ortaya çıkmadan öngörülerek baraj konulduğu bir zemin hâline gelmiş görünüyor. Bu pozitif bir şey değil. Çünkü asıl olarak, Millet ve Cumhur ittifakları içerisine alınmayan veya orada olmayı kendilerini istemeyen, sâdece güçleri îtibâriyle değil, iddiaları ve söylemleri îtibâriyle Türkiye’nin demokratikleşmesinde önemli lâfları olacak kesimlerin, bir ortak zemin oluşturması ve o sesi büyütmeleri, etkili kılmaları için daha birlikte davranması, dayanışma içinde olması, herkesin beklediği bir şey. Ama buna karşılık herkes, bunun böyle olması gerektiğini söyleyen ortalama vatandaşlar bile, şu anda her şeyi büyük ölçüde aritmetiğe bağlı olarak düşündüğü için, kaçınılmaz olarak o masalarda oturan aktörler de böyle bir akıl yürütüyorlar. Aslında bu, oraların verimliliğini de torpilliyor diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Cumartesi günü bu var; Pazar günü İstanbul’da Necmettin Erbakan’ın anma töreni var. Saadet Partisi düzenliyor, biliyorsun. Oraya Kılıçdaroğlu’nun geleceğini biliyorum. AKP’den ve HDP’den de temsilciler gelecek; ama muhtemelen, Pazartesi günü bir araya gelecek altı liderin önemli bir kısmı da bu anma törenine gelecek. Anladığım kadarıyla Davutoğlu ve Babacan gelecek. Temel Karamollaoğlu zâten ev sâhibi. Yani 28 Şubat toplantısının bir tür provası gibi bir şey olacak. 

Anma töreninin öncesinde, Kılıçdaroğlu, helâlleşme çağrısı kapsamında 28 başörtülü kadınla bir araya gelecek. Birkaç gün önce, muhabirimiz Sema Kızılarslan’ın Medyascope Özel Haberi’nde bunu duyurmuştuk biliyorsun. Bu yıl, 28 Şubat’ın 25. yılı. Kılıçdaroğlu, Erbakan’ı anma töreni öncesinde, 28 başörtülü kadınla bir araya gelecek. Bu haberi biz yaptık, sonra birileri yalanlamaya kalktı. Cumhuriyet’te böyle bir şey çıktı, ama haber doğru. Tekrar tekrar doğrulattık. Kılıçdaroğlu, sabah bir otelin toplantı salonunda, basına kapalı bir şekilde 28 başörtülü kadınla helâlleşme çağrısı kapsamında buluşacak. Ben bunun pozitif bir şey olduğunu düşünüyorum. Eleştirenler var, “Ne gerek var?” diyenler var, kimlik siyâsetidiyenler var. Ben, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaklaşımıyla bunun akıllıca bir iş olduğunu söyledim. Sen ne dersin? Katılıyor musun?

Kemal Can: Katılıyorum. Aslında bu, birbirini tamamlayan bir zincir gibi yürüyor: Helâlleşme çıkışı, peşinden altı partinin asıl buluşması diye işâret edilen tarihin 28 Şubat olması, üstüne, şimdi söylediğin… 

Ruşen Çakır: Onu bilerek yapmışlar. Denk gelmiş de olabilir, ama bence özel olarak seçmişler. Bir de, 28 Şubat’ın 25. yılında, birbirinden farklı kesimler berâber hareket ediyor görüntüsünü verip, bir anlamda o efsâneyi de sonlandırmak gibi…

Kemal Can: Evet. Dolayısıyla, bütün bu ayakları berâber düşündüğümüzde, onun çok rastlantısal bir şey olmadığı da görülüyordu. Denk de gelmiş olabilir, ama böyle bir anlam aradıkları anlaşılıyor. Zâten dediğim gibi, bu ayakların hepsi birbirini tamamlıyor. 

Yürütülme biçimiyle ilgili ya da helâlleşmenin tek taraflı bir mesele gibi algılanmasının bâzı tartışmalı tarafları olduğu doğru. Dolayısıyla bu konudaki bazı eleştirilerin de haklı tarafları var. Ama bilanço îtibâriyle baktığımda, bence de pozitif bir şey. Asıl amacı, çoğunluk oluşturan muhâfazakârları memnun etmekten çok, iktidar tarafından kimlik siyâsetinin ve kutuplaştırmanın temel motorlarından biri olarak kullanılan, istismar edilen ve üzerinden çeyrek yüzyıl geçmiş bir meselenin doğrudan tarafları olan insanların da dâhil olduğu bir platformda, artık aşıldığının, aşılabileceğinin, bunun bir tabu ve sâdece etiket olarak kullanılabilecek bir şey olmaktan çıkması ve dolayısıyla siyasetin üzerindeki gölgesinin kalması anlamında faydalı bir şey.  Ama türbanlılarla buluşma işinin şuna dönmemesi gerekiyor: Hatırlarsan, daha önce birtakım çarşaflılara rozet takma hamleleri yapılmıştı. 

Ruşen Çakır: Deniz Baykal yapmıştı. 

Kemal Can: Ama bunların son derece sembolik ve…

Ruşen Çakır: Dostlar alışverişte görsün.

Kemal Can: ….çok araçsal olduğu anlaşıldığı ve fark edildiği için hem bir etkisi olmamıştı, hem biraz boşa düşmüştü. Dolayısıyla bu helâlleşmenin ve yüzleşmenin daha içerikli bir şey olması gerekiyor. Çünkü bu ülkede, evet, mağduriyet görmüş birtakım muhâfazakârlar ve yine mağduriyet görebileceğinden endîşeli olan mütedeyyinler elbette vardır. Ama bu ülkede, mütedeyyin çoğunluğun ve muhâfazakâr kalabalığın gadrine, hattâ açık saldırılarına uğramış insanlar da var. Bütün bunlara baktığımızda, o masaya oturan herkesin, hep birlikte düşünmesi lâzım. Çünkü bu açıdan şu da önemli: Bahse konu o altılı masada, Sivas katliamının olduğu tarihte Refah Partisi’nin belediye başkanı olan bir genel başkan da var. Dolayısıyla bütün bunları berâber düşünmek lâzım. Bunun, tektaraflı bir gönül alma hamlesi olmaktan çıkıp, sâhiden bir toplumsal mutâbakat ve bu tür mağduriyet yarıştırma ve endişe tokuşturma işinden çıkması, siyâsetin üzerinden asıl olarak bu gölgenin kaldırılması irâdesini gösterdiğinde, daha pozitif bir içerik kazanacak.

Ruşen Çakır: Bu anlamda, Kılıçdaroğlu’nun, bir türlü yapamadığı Diyarbakır gezisi de herhalde tamamlayıcı bir şey olacak. Olayın sadece muhâfazakârlara yönelik değil, Kürtlere ve başka kesimlere yönelik de olduğunu gösterecek.

Başta da belirttim: Cumartesi günü yapılacak Üçüncü İttifak toplantısı da kısmen öyle, ama asıl olarak, 28 Şubat Pazartesi buluşması, savaşın gölgesinde kaldı. Altı lider 28 Şubat’ta bir araya geldiğinde, kim bilir savaş da nasıl evrilecek? Hatta belki Rusya Kiev’e de girmiş olacak. Yapmak istedikleri şeylerin etkisi kırılacak; ama sonuçta, daha önce yaptıkları basına kapalı yemeğin açık hâli olacak. Mutâbakat metnini hazırlamak için her partiden bir genel başkan yardımcısı katılmıştı; benim öğrendiğim, altı liderin her biri raporun bir kısmını okuyacakmış. Onun heyecan verici bir olay olmayacağı kesin, ama çok ciddi bir katılım bekliyorlar. Tam bir gövde gösterisi gibi bir şey olacak herhalde. Ne diyorsun? Tabii ki hâlâ “Gördüğünüz gibi Millet İttifakı altı partili bir ittifak” demeyecekler. Ama o buluşmada, Millet İttifakı’nın altı partili bir ittifak olma ihtimâlinin çok güçlendiğini de göreceğiz.

Kemal Can: O gün toplantının fazla gürültülü yaratmaması için, iktidârın o gün tam o saatlerde Kabine toplantısı koyduğu gibi şeyler de okudum. Bu ne kadar doğru bilmiyorum. Bunun o gün içerisinde bir gündem oluşturması, imaj çalışması açısından bir eksiği olabilir; ama asıl olarak oradan çıkacak içeriğin kalıcı bir şey olacağını düşünüyorum. O içeriği Çarşamba günkü “Adını Koyalım”da konuştuk. Pazartesi günü, bir sürü cevapsız sorunun cevaplarının çıkacağı bir toplantı olacağı kanaatinde değilim; zâten öyle bir şey de söylenmedi. Ama senin dediğin gibi, bunun devam dinamiğini gösteren işâretler önemli olacak. Artık bunun bir kararlılık masasına dönüşüp dönüşmediğinin resmini verecekler. Şimdiye kadar neydi? Toplanabilecekler mi? Toplandılar. Bir masada oturdular. Şimdi, “Bu masa devam edecek ve bu masadan bir şeyler üretilmeye de devam edecek” görüntüsünü verip vermeyecekleri ya da bu verdikleri görüntünün inandırıcılığının seçmende nasıl yankı bulacağı önemli. 

Bu, bir imaj olarak çok gürültü çıkartacak bir şey olarak gerçekleşmese bile, bence, etkisini zaman içerisinde göreceğimiz bir şey. Konjonktüre kurban gitmesi, gündeme kurban gitmesi, o kadar önemli olmayabilir. Ama orada asıl mesele, bunun devam prosedürünün oluşturulması. Orada da ufak ufak kulislere de yansıyan bilgiler var: İYİ Parti’nin “Biz iki parti böyle iyiydik, şimdi kalabalık olacak” demesi… 

Ruşen Çakır: Kemal’in bağlantısında bir sorun oldu. Tam en heyecanlı yerinde, İYİ Parti’yle ilgili kulislerden bahsederken bir sorun oldu. Arkadaşlar düzeltmeye çalışıyorlar, ama bir ihtimal burada noktalamak zorunda kalabiliriz. Millet İttifakı’nın ortakları ve potansiyel ortakları, 28 Şubat Pazartesi günü, Bilkent Otel’deki toplantıyla, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Raporu’nu paylaşacaklar. Ama aynı zamanda da bir gövde gösterisi olacak. O gün onu ayrıca değerlendireceğiz. “Adını Koyalım” ekibi de Pazartesi akşamı Ana Haber Bülteni’nde bunun ilk yorumlarını yapacaklar. “Haftaya Bakış”ı burada noktalayalım. 

Kemal Can geri geldi. En heyecanlı yerinde, İYİ Parti kulislerinden bahsederken bağlantın koptu. Ne oldu? İYİ Parti ne yapıyormuş, çıkıyor muymuş? Cumhur İttifakı’na mı katılıyormuş?

Kemal Can: Hayır. “Bütün liderlerin aynı oy hakkına sâhip olduğu bir tablo sıkıntı yaratıyor mu, yaratmıyor mu? Adaylar konusundaki tazyik nasıl oluşacak?” gibi meseleler arka planda konuşuluyor. Bu toplantılar sâyesinde, ortak sorumluluğun bu tür krizlerin üstüne çıkartılması gerekiyor. Onu yapabilirlerse önemli bir mesâfe almış olur. Yoksa öbür krizler yine canlı kalmaya devam eder. Yine bir tereddüt tablosu oluşur.

Ruşen Çakır: Benim bildiğim kadarıyla, 2 Mart’ta İYİ Parti heyeti Washington’da birtakım görüşme ve toplantılar için ABD’ye gidiyor. Bu heyette, Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu var. Uluslararası Politikalar Başkanı emekli büyükelçi Ahmet Erozan var. Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz var. Kalkınma Politikaları Başkanı Prof. Dr. Ümit Özlale gibi isimler var. Tabii ABD ziyâretinin de yansımaları olacak. Böyle büyük bir ekiple gitmiş olmaları çok önemli. ABD’de merak ettiklerini biliyorum. Çünkü ilk kurulduğu andan îtibâren İYİ Parti ve Meral Akşener’le ilgili orada hep soruldu. Pandemiden önce gittiğim zamanda da çok soru gelmişti bununla ilgili. Tabii iktidar yanlıları hemen, “Kendilerini Amerika’ya pazarlıyorlar” diyecekler. Ama AKP’nin kuruluş aşamasında, Erdoğan ve arkadaşlarının da ABD’ye görüşmelere gittiğini biliyoruz. 

Kemal, programı burada bitirelim. Zâten senin bağlantında da sorun var. Pazartesi günü Ana Haber Bülteni’nde, Burak Bilgehan ve Ayşe Çavdar’la birlikte bu buluşmayı da yorumlayacaksınız zâten. O zaman “Haftaya Bakış”ı burada noktalayalım. İzleyicilerimize teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus