İsmail Güzelsoy yazdı: Post-84

Patlama sesiyle yerimden sıçradığımda migrenim biraz dinmişti. Migren zonklamasının bıraktığı boşlukta, dalgalı bir deniz yüzeyi gibi alçalıp yükselen bir uğultu salınıp duruyordu şimdi. Gözlerimi sıkı sıkı yumdum ve bir süre sonra bu uğultunun kafamın içinden değil, caddeden geldiğini anladım. On binlerce insan aynı anda anlamsız şeyler bağırıyordu. Bir gösteri yürüyüşü değildi bu, öyle olsa insanlar yaklaşık olarak aynı şeyi söyledikleri için ritmik bir akış olurdu. Herkes farklı bir şey söylüyor ve üstelik bunu sesinin son sınırında, hançeresini yırtarak yapıyor olmalıydı.

Hava henüz kararmıştı, pencereye yaklaştığımda gökyüzünün sayılamayacak kadar çok havai fişekle aydınlandığını gördüm. Şehrin farklı yerlerinde, farklı mesafelerden yankılanan korna ve siren sesleri kalabalığın çıkardığı isterik çığlıkları bastıramıyordu ama yine de insanların sözlerini anlayabilmek imkânsızdı. İkinci katta oturmama rağmen anlamlı tek bir kelime duyamamıştım henüz. Köşedeki 101 Market’in önünde en az otuz kişinin halay çekmesi, davulcunun yüzündeki o kendinden geçmiş ifade, bir felaketin değil, iyi bir şeylerin olduğuna işaret ediyordu.

Orada ne olduğunu anlayabilmemin tek yolu dışarı çıkmaktı. Bu çağın insanının en büyük korkusu, açlık, barınamama falan değil; hepsi bir ölçüde halledilebiliyor. Herkesin dahil olduğu bir sürecin gerisinde kalmak… İtiraf etmesek de en büyük kâbusumuz budur ve damarlarımızdaki her damla dopamin buraya harcanıyor. Tabii ki o başıbozuk şenliğini gerisinde kalmamak için ben de çıktım.

Gezi isyanında olduğu gibi, kalabalık tarafından sürükleniyordum. Ne kadar direnirsem direneyim, o coşkun ırmak beni gövdesine katmış götürüyordu. Yanımda kendini yırtarcasına zıplayıp bağıran bir gencin koluna yapıştım, “Ne olmuş?” dedim. Genç tabii ki sesimi duyamadı ama yüz ifademden her şeyden bihaber olduğumu anladı, bir şeyler söyledi. Ellerimi iki yana açarak onu anlamadığımı söylediğimde, eğildi, ağzından tükürükler saçarak bir şey söyledi. Yalnızca “… değişmiş” kısmını anlayabildiğim cümlenin öncesi kalabalığın içinde ilerlemeye çalışan bir ambulansın sireni tarafından yutulmuştu. Artık teslim oldum ve akıntının beni çekip götürmesine boyun eğmeye karar verdim. Bir yerde bu çılgınlık dinecek, insanların sesi kısılacak ve ben neler olup bittiğini anlayabilecektim.

Bir polis aracının üzerinde üç Femen göstericisini görünce şaşkınlığa düştüm. Polis onları tartaklamıyor, gözaltına almaya çabalamıyor, aksine dördüncü yoldaşlarına aracın üzerine çıkması için yardım ediyordu. Gezi’de tanık olduğumuz manzaralarla orada yaşananlar arasındaki farkın kaynağını çözüverdim. Polis kimseye gaz ya da plastik mermi atmıyor, su sıkmıyordu. Aksine hoplayıp zıplayanların bir kısmı çevik kuvvet polisiydi. Üstelik bu genç polisler insanları daha da kışkırtmaya, coşturmaya gayret eder gibiydi.

Femen göstericiler üstlerini soyunduğu zaman çığlıklar artık tahammül edilemeyecek seviyeye gelmişti. İki hapla yatıştırdığım migrenim yeniden yoklamaya başlamıştı. Femen göstericilerin ilkinin göğsünde şöyle yazıyordu: “HİNDİ DEĞİL TÜRKİYE!”

Orta yaşlı bir adam, ayaklarını bağladığı hindiyi bütün gücüyle havaya savurduğunda yazılara takılıp kalan bakışlarımı o yöne çevirmek zorunda kaldım. Zavallı hindi, yerçekimine direnmek için bütün gücünü harcıyor ama düştüğü noktada başka biri onu yakaladığı gibi yine havaya savuruyordu. Hayvanın kanatlarındaki tüyler konfeti gibi üzerimize yağıyordu. Onu takip ederken alt kattaki komşum Jülide ile burun buruna geldik. Geçen sıkıntılı yıllar içinde sıkı dost ve sırdaş olmuştuk Jülide’yle. Bahtsız kadın endokronoloji uzmanlığını aldıktan hemen sonra Londra’da bir kliniğe başvurmuştu. İstanbul’daki en yakın dostumu da kaybetmek üzereydim, bu da benim migrenimi sık sık azdırıyordu son aylarda. Şimdi o kalabalığın içinde coşkuyla dans ederken beni karşısında görmek onu daha da neşelendirmişti.

“Neler oluyor burada?” dedim. Jülide cep telefonunu çıkarıp mesaj ekranına şöyle yazdı: “Dünyadaki son ülke, Zimbabwe de artık ‘Turkey’ değil ‘Türkiye’ olarak adlandıracakmış ülkemizi. Onu kutluyor herkes.” Ceplerimi yokladım ve telefonumun evde kaldığını anlayınca onun telefonunu alıp aynı ekrana şöyle yazdım: “Ne zırva işler bunlar! Ben eve gidiyorum, bu saçmalık bitince uğra da çay içelim.”

Kalabalığın kıyısına çıkmaya çabalarken Jülide kolumdan tutup beni kendisine doğru çekti ve bir yandan çığlık atarken bir yandan da “Bekle” anlamında bir işaret yaptı, ekrana uzunca bir şeyler yazdı, sildi, biraz düşündü, yeniden yazıp bana çevirdi telefonunu. Şöyle yazıyordu: “Eğleniyormuş gibi yap, başın ciddi derde girer yoksa.”

Bu sözleri anlamakta zorlandığımı görebiliyordu. Bir şey söylemek için yaklaştığı zaman, bir adam Jülide’nin elindeki telefonu çekip aldı, ekrana şöyle bir göz attı ve geriye dönüp elindeki telsizi havaya kaldırdı. Birkaç dakika içinde dört çevik kuvvet polisi önce Jülide’yi sonra da beni kollarımızdan kavradı, ne olduğunu anlamamıza fırsat vermeden bizi Savaş Sokak yönünde sürüklemeye başladı. Ayaklarım yere basmıyordu bile artık.

Savaş Sokak’ın başına geldiğimizde, üzerinde 101 yazılı iki ambulansın ışıldakları yanar halde beklediğini gördüm. Kalabalığın kıyısındaydık. İlk kez o anda Jülide’nin sesini duyabilmiştim: “Yemin ediyorum coşku içindeydik, eğleniyorduk, diyorum size!” Amir olduğunu anladığım kel başlı, eski tip bir polis telsizi tutan sivil adam Jülide’yi sürükleyen iki polise öndeki ambulansı işaret etti ve bana döndü. Jülide ambulansın arka bölümünden içeri doğru çekiştirilirken bir anlığına döndü ve göz göze geldik. O bakışları hiçbir zaman unutamayacağım. “Her şey bitti” diyordu. Küskünlük, pişmanlık ve öfke vardı yorgun gözlerinde. Bense şaşkınlık içindeydim hâlâ. Ta ki amir yanımdaki polise gerideki ikinci ambulansı işaret edene kadar. O anda, dönüşü olmayan karanlık bir yola girdiğimi anlamıştım. Ve ilk kez o iki polisin pençelerinden kurtulabilmek için çırpınmayı denedim. Umutsuz bir son çırpınış… Sonra teslim oldum.

Ambulansın içi karanlıktı. Beyaz önlüklü uzun boylu biri sırtı bize dönük duruyordu. Filmlerde olduğu gibi başım sürücü yönüne değil aracın kıç tarafına gelecek şekilde sedyeye bağladılar beni. Aracı sertçe sarsacak bir şiddetle kapıyı kapattılar ve artık beyaz önlüklü adamla baş başaydık. Adam aracın yan kapısının sağındaki kontrol panelinde sıralanmış cılız birkaç ışığın bulunduğu düğmelere dokundu, ambulans çiğ bir floresan ışığıyla aydınlandı. Elinde enjektörle bana dönen uzun boylu adam George Orwell’dan başkası değildi. Soğuk bir gülümsemeyle yüzüme baktı bir süre. Söyleyeceği çok önemli şeyler varmış ama artık çok geç olduğu için susmayı tercih ediyormuş gibi bir ifade yerleşti yüzüne.

“Kendini çok akıllı zannediyordun, değil mi?” dedi. Bu kez biraz daha yumuşak, neredeyse babacan bir gülümsemeyle süzdü beni, elindeki enjektörü havaya kaldırdı. Hızlı düşünmek zorundaydım. Jülide’nin son sözlerini hatırladım ve suçumun yeterince sevinmemek olduğu sonucuna vardım.

“Yemin ederim coşku içindeyim, lütfen inanın bana, ülkemin adının hindi olmasından dolayı her zaman büyük acılar çektim ben, bunu anlamıyor musunuz? Her zaman… Bundan sonraki hayatımı buna adamaya hazırım…”

“Bu fikre boyun eğmen yetmez dostum. Buna inanmalısın da. Bir hindi olmadığını inançla haykırmadığın sürece zihnin seni yanıltıp köreltecek. Hindi olmadığını düşündüğün anda çöken bir ekonomi göreceksin, betonlaşan kentler göreceksin, kadın cinayetleri, tek adam rejimi, hukuksuzluk göreceksin, gülünç seviyeye varmış bir sansür hikâyesi göreceksin ve ben sana soracağım, bu ülkenin en büyük sorunu nedir? İnanarak ve yüreğinde en ufak bir tereddüt kırıntısı olmaksızın bana şöyle demelisin: ‘Adımızın hindi olarak anılması.’ Evet aynı böyle söylemelisin. İnanarak ve kalbinde kuşkunun zerresi bile olmaksızın.”

“Evet, tek sorunumuz bu, bizi hindi olarak görüyorlar” dedim olabildiğince inandırıcı olmaya gayret ederek.

“Peki dostum, neden hindi olarak görülmek bizi rahatsız ediyor?” dedi. Sesi dostça hatta şefkatliydi. Enjektörü koluma yaklaştırıyordu.

“Çünkü… Çünkü hakaret, aşağılama… Bizi kıskanıyorlar!”

“Görüyor musun dostum, bir türlü inanmayı başaramıyorsun. İnansan şöyle söyleyecektin: ‘Dış güçler kendilerini tilki, bizi de avlayacakları bir kümes hayvanı olarak tanımlıyor.’ Bak ne kadar basit, bunu bile akıl edemedin. İnanmayı başaramıyorsun çünkü. Bütün bunların dış güçlerin oyunu olduğuna inanmaya direniyorsun ama güven bize, Reis hepsini halledecek. Karşılaştığın her sorunun arkasında dış güçleri görmeni sağlayacağız. Dünyanın bizi kıskandığını görmeni sağlayacağız. Hukukun ve adaletin olmadığı o yerde yeniden buluşacağız. Orada hindi olarak tanımlanmak en büyük acımız haline gelecek. İyileşeceksin sevgili İsmail. Seni yeniden…”

“Lütfen, yemin ederim inanıyorum artık, inanıyorum!” diye inledim. Bunu içtenlikle denedim. İnsanların yıllarca savcı yüzü görmeden tutuklu kalışı hiç de önemli değildi sahiden. İstanbul Sözleşmesi’nin gerekçesiz iptali çok mu büyük sıkıntıydı yani? Doların 20 liraya doğru gidişi, enflasyonda dünya rekoru kırmamız ne kadar gülünç görünüyordu gözüme şimdi. Asgari ücretin açlık sınırının dörtte biri oluşu neden bu kadar kafamızı oyalıyordu ki? İşsizlik verileri ne kadar da anlamsızdı! Kaypak rakamlardan başka neydi ki bunlar! Üretimin, ihracatın durdurulması, laik eğitimin bütünüyle çökertilmesi, akademinin rezil edilmesi, tarikatların ülkeye çökmesi ne kadar önemsiz görünüyordu gözüme. Ülke kaynaklarının tamamının beş yandaş müteahhide servis edilmesi neden zihnimi bu kadar oyalıyordu ki? “Evet,” diye bağırdım, “İnanıyorum, yemin ederim inanıyorum. Bütün sorun ülkemin isminin hindi oluşundan kaynaklanıyor, bunu daha önce göremediğim için bağışlayın beni! Pişmanım!”

Adam samimiyetimi anlamak için yüzümü süzüyordu. Ambulansın kapısı yumruklandı. Bir kurtarıcı gelmiş olmalıydı. Reis!

Kapı vuruluyordu. Beynim zonklayarak kalkıp açtım. Jülide elinde iki fincan kahveyle salona dalarken “Yine çekyatta mı sızıp kaldın? Bütün gece üzerimde tepinip durdun, bir derdin mi var?” dedi.

“Biraz kısık sesle bağırır mısın! Ayrıca o cümlenin başka anlamları da olabileceği gelmiyor mu aklına? Mahallede adımız çıkacak.”

Kadın sehpadaki ilaç kutusunu alıp baktı ve şaşkınlıkla, “Bunlar ne için?” dedi.

“Aile hekimi verdi, migren için. Yeni bir ilaçmış…” diyecek oldum Jülide telaşla sözümü kesti: “Aman ha, bunlar deliryum yapıyormuş, Avrupa’da toplatılmış, sakın alma!”

“Bu ülke de deliryum yapıyor ama yaşıyoruz işte” dedim. Kahvemi alıp önce kokladım. Çiğ sabah ışığının içinde Jülide bir melek gibi görünmüştü gözüme. Birkaç hafta içinde Londra’ya uçacak bir düşmüş melek…

Belki de ülkemize hindi diyen biriyle evlenecek, hatta birkaç sene sonra kendisi de “I am from Turkey” falan diyecekti. Ürperdim.

“Bir duş al istersen, kötü görünüyorsun” dedi Jülide.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus