Ruşen Çakır yazdı: Cihatçı Selefiliğin Türkiye’de tutması sahiden mümkün değil mi?

Geçtiğimiz perşembe günü Türkiye’nin önde gelen ilahiyatçılarından Prof. Mustafa Öztürk ile Cübbeli Ahmet Hoca’nın gündeme getirdiği “Selefilik tehlikesi” üzerine epey ilgi gören bir söyleşi yaptık. Mustafa Hoca’dan her sefer yeni şeyler öğreniyorum, bu sefer de öyle oldu fakat kendisine katılmadığım çok önemli bir husus var, bu yazıyı da bu nedenle kaleme alıyorum: Onun, Selefiliğin Türkiye’de tutmayacağı önermesine katılmıyorum. Hatta Selefiliğin, özellikle de onun cihatçı versiyonunun ülkemizde çoktan kök salmış olduğunu ama fazla görünür olmadığını, AKP/Erdoğan devrinin sona ermesi halinde daha güçlü ve görünür olacağını düşünüyorum.

Selefileri beklerken

Yıllar önce, 11 Mart 2014’te Vatan Gazetesi’nde “Selefileri beklerken” başlıklı bir yazı kaleme aldığımda çok kişi beni felaket tellallığıyla suçlamıştı. Haklı olarak Türkiye’de Nakşibendilik, Kadirilik gibi tarikatların, Süleymancılık, Nurculuk gibi ekollerin ve devlete itaat geleneğinin güçlü olduğunu hatırlatıp “Bu maya tutmaz” demişlerdi. Ama o yazıdan sonra Türkiye’de IŞİD imzalı nice katliama tanık olduk ve bunların önemli bir kısmı bizzat TC vatandaşları tarafından gerçekleştirilirken yabancı cihatçıların da topraklarımızda çok rahat örgütlenebildiklerini gördük.

Kuşkusuz o günden bu yana çok şey değişti, örneğin IŞİD’in Irak ve Suriye’deki “devlet” örgütlenmeleri dağıtıldı, ülkemizde de cihatçılara yönelik düzenli polis operasyonları yapıldı. Öyle ki bir süredir IŞİD ve benzeri yapıların herhangi bir eylemine tanık olmuyoruz. 

Ama bütün bunlar aldatıcı olabilir. Bölgemizde IŞİD ve benzeri yapılar aleyhine gelişmeler Türkiye’yi daha güvenli kılmak yerine tam tersi sonuçlara yol açabilir, zira ülkemiz şu günlerde ve yakın gelecekte her türlü radikalizme, özellikle de cihatçı Selefiliğe fazlasıyla elverişli bir zemin sunuyor/sunacağa benziyor.

Cemaatlerin kendi kendilerini tüketmesi

Tam da bu noktada Cübbeli’ye ve ondan hareketle diğer Sünni cemaatlere gelebiliriz. Erdoğan iktidarının Fethullahçılar’la giriştiği savaş diğer Sünni cemaatler için bulunmaz bir fırsattı. Fakat kısa sürede bu fırsatı öyle kötü kullandılar ki yeni kazanımlara ek olarak kendi öz sermayelerini de hızla tükettiler. Erdoğan iktidarının sonlanması durumunda yeni iktidar sahipleri kendilerine her türlü desteği keser (hatta belli ölçülerde azaltırsa) bu cemaatlerin pek bir gücü ve fonksiyonu kalmayacaktır. Dolayısıyla “Bizdeki cemaatler Selefi cihatçıları nasılsa engeller” gibi ne derece doğru olduğu zaten kuşkulu yaklaşımlar iyice devre dışı kalacaktır. Bu noktada Cübbeli’nin mesajını Erdoğan iktidarından ziyade Altılı Masa’ya verdiğini, “Selefiler’le baş etmek istiyorsanız bizi (beni) destekleyin” demeye çalıştığını düşünüyorum.

“Anadolu irfanı” efsanesi

Selefilik, özellikle de onun cihatçı versiyonlarının önündeki diğer önemli engelin Türkiye’deki egemen İslam anlayışı olduğu söyleniyor. Mustafa Hoca’nın Yunus Emre örneğiyle özetlediği bu “yumuşak, kapsayıcı” İslam anlayışının ne derece hakim olduğundan kuşkuluyum. Özellikle dinin neredeyse her önüne gelen tarafından siyasallaştırılması ve Erdoğan’ın, iktidarının son yıllarında yaşadığı siyasi krizi “toplumu yukarıdan aşağıya İslamileştirme”yi hedefleyen politikalarla aşmaya çalışması ülkemizdeki İslami yaşantıyı allak bullak etti. Zaten pek parlak bir geçmişi olmayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın içinin Prof. Ali Erbaş döneminde iyice boşaltılmasıysa bu kaosu daha da büyüttü.

Muhafazakâr ailelerin çocukları

Sonuç olarak ülkemizde Sünni İslam’ın örgütlü ve örgütsüz halleri işini ciddiye alan ve iyi yapan cihatçı örgütlere arayıp da bulamayacağı fırsatlar sunuyor. 2014’teki yazımda ülkemizde Selefi dalganın esas taşıyıcılarının, özellikle AKP iktidarı döneminde, sistemin nimetlerinden yararlanmanın da etkisiyle alabildiğine güçlenen yeni muhafazakâr orta sınıfların çocukları olacağını söylemiş ve şöyle yazmıştım: “AKP iktidarı bu gençlere geniş maddi imkanlar sundu ama onları manevi açıdan büyük ölçüde aç bıraktı.”

Bu gençleri konuşurken genellikle onların dine karşı kayıtsız, ilgisi ve mesafeli olmalarından, hatta bazılarının Deizm ya da Ateizm’e yöneldiklerinden bahsediyoruz ama resmin eksik bir bölümü var: Muhafazakâr görünümlü ailelerinin dinin gereklerini gerçek anlamda yerine getirmediğini düşünen dindar gençler. İşte böyleleri için cihatçılık cazip olabilir.

Erdoğan sonrası dönemin zorlukları

Cihatçı grupların bir süredir Türkiye topraklarında ciddi eylem yapmamasının siyasi bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Zaten bölgede zor durumda olan bu yapıların eylemlerini Türkiye’ye taşımaları kendilerine hiçbir yararı olmayacağı gibi boşu boşuna Ankara’nın hiddetini üzerlerine çekecekti. Fakat Erdoğan döneminin kapanma ihtimali ve Erdoğan sonrası dönemde Türkiye’yi bekleyenler, cihatçıları yeni siyasi hesaplar yapmaya ve buna bağlı olarak yeniden ülkemizde terör eylemleri düzenlemeye yöneltebilir.

Eğer Türkiye, Erdoğan sonrası döneme barışçıl bir şekilde geçebilir ve yeni iktidar ülkenin kurumlarını hızlı bir şekilde yeniden yapılandırabilirse cemaatlere filan ihtiyaç kalmadan Selefi cihatçı yapılardan gelebilecek tehditler bertaraf edilebilir. Aksi takdirde Türkiye hızla, dünyanın dört bir tarafından cihatçının akın ettiği kırılgan bir ülkeye, gözde bir cihat alanına dönüşür.  

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus