Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (33): Türkiye’de siyasal partiler

“Siyasetname”nin bu yeni bölümünde Edgar Şar, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile birlikte Türkiye’de siyasi partilerin güçlerini, kurumsal yapılarını, toplumdaki karşılıklarını ve geleceklerini konuştu.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Edgar Şar: Merhabalar. Siyasetname’nin yeni bir bölümüyle daha karşınızdayız. Her zamanki gibi konuğum Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi, Bilim Akademisi Üyesi, siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu. Hocam, merhaba. Hoş geldiniz.

Ersin Kalaycıoğlu: İyi günler efendim, hoş bulduk.

Edgar Şar: Nasılsınız? Yazınız iyi geçiyordur umarım.

Ersin Kalaycıoğlu: İyi. Şimdilik izin kullanıyorum, tatildeyim.

Edgar Şar: Güzel. Ama Siyasetname’den izin kullanmadınız.

Ersin Kalaycıoğlu: Hayır. Onu yapamıyoruz.

Edgar Şar: Çok teşekkür ederiz. Bu ay, sizinle de konuştuğumuz gibi biraz Türkiye’deki siyasi partileri konuşmak istiyoruz. Dünyanın her ülkesinde, rejimden bağımsız olarak, siyasi partiler eşit güçte, toplumda eşit karşılık bulan kurumlar değil. Onların kurumsallaşmalarını, toplumdaki karşılıklarını etkileyen bir sürü faktör var. Türkiye burada nereye düşüyor? Türkiye’de siyasi partilerin rolü, gücü, toplumdaki karşılığı, kurumsallıkları nasıl bir tarihsellikten besleniyor, bugün biraz bunları konuşmak istiyoruz. Bunlar tabii Türkiye’nin yakın geleceğindeki siyasi dönüşümleri anlamak için de önemli konular. Sadece konuşmuş olmak için konuşmuyoruz.

İlk soruyu size şöyle sormak isterim: Türkiye’de siyasi partiler deyince, biraz önce bahsettiğim özellikler açısından sizin dikkatinizi çeken en önemli unsurlar, en önemli sorular nelerdir?

Ersin Kalaycıoğlu: Birincisi, Türkiye’de büyük bir istikrarsızlık var. 1982 Anayasası kabul edildiği zaman, Türkiye’de hiçbir legal siyasal parti yoktu; hepsi kapatılmıştı. Bu tabii büyük bir şok, aynı zamanda siyasal travma yaratıyor ve partilerin kurumsallaşma sürecini sekteye uğratıyor. Ne kadar çok bu tür dışarıdan müdahaleyle kapatılma olursa, o kadar fazla sekte söz konusu ve partilerin kendi gelişme çizgilerini izleyerek, belli bir kurumsal yapıya ve kimliğe kavuşmaları olanaksız hale geliyor. Ancak daha genel olarak bakacak olursanız, Türkiye’de siyasi partiler 20. yüzyılda ortaya çıkmış olan kurumlardır. Rahmetli Tarık Zafer Tunaya’nın ‘’Türkiye’de Siyasal Partiler’’ kitabında 1852’den başlıyor. Ama onlar henüz partileşme aşamasına gelmemiş olan çeşitli siyasal örgütler. Hatta bunlara baskı grupları veya birtakım çıkar grupları olarak da bakabilirsiniz. Kurumsal hâle gelmeleri ve genel yaygın kabul görmeleri 1908 sonrasına tekabül ediyor. Ondan sonra siyasi parti haline dönüşüyorlar.

İlk kurulan Ahrar Fırkası. Ahrar, hürriyetin çoğuludur. Belki ‘’liberal parti’’ diye çevirebilirsiniz. Bu siyasal parti, ilk kurulan siyasal parti. 1908’den sonra kuruluyor. 1909 başlarında ünlü 31 Mart ayaklanması ve onun bastırılması sırasında belli bir rol oynadığı varsayımıyla yaygınlaştığında kendi kendini kapatıyor. Onun yerine Hürriyet ve İtilaf Partisi kuruluyor. Onun karşısında da, İttihat ve Terakki Cemiyeti siyasi parti haline dönüşüyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti, zamanla Türkçülük idealini benimsiyor. Aynı zamanda kuvvetli bir merkeziyetçilik savını ileri sürüyor ve 1918’deki savaşın sonuna ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarına kadar, özellikle I. Dünya Savaşı sırasındaki Osmanlı siyasetinin odağında yer alıyor.

Hürriyet ve İtilaf Partisi en önemli karşıt parti niteliğinde. Bu dönemde başka siyasi partiler de ortaya çıkıyor. Ama bu ikisi arasındaki önemli fark şu: Hürriyet ve İtilaf ve daha önceki Ahrar, hem İslamcılık cereyanını hem de aynı zamanda liberalist, yani o zamanki anlayışla serbestiyet veya adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini ileri süren II. Abdülhamit’in yeğeni olan Prens Sabahattin’in benimsemiş olduğu bir siyasal parti. Buna karşılık onun adem-ii merkeziyetçiliğine, yani yerinden yönetim ilkesine ve daha çok serbest piyasa önerisine karşı İttihat ve Terakki, milli ekonomiden, merkeziyetçi bir yapıdan ve ulusalcılıktan kaynaklanan bir ideolojik çerçeve içerisinde hareket ediyor. Bunlar iki temel eksen olarak Türk siyasal hayatında yerlerini alıyor. Osmanlı İmparatorluğu, Şerif Mardin’in tabiriyle merkez ve kenar olarak – veya taşra da diyebilirsiniz – ikiye bölünmüş bir yapıdadır. Merkez, özellikle İstanbul’da, yani Dersaadet’te güçlü ve etkin olan, oranın kültürünü benimsemiş ve ilmiye sınıfı dışında oradaki güç odaklarından, özellikle askeri sınıftan çok büyük destek alan bir niteliğe sahip. Bu kişiler Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle siyasetin üretilmesi ve yönetilmesinde çok büyük etki kazanmış durumdalar. Onların temel endişesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcudiyetini sürdürmek, bekasını temin edebilmek. Bu amaçla çeşitli girişimlerde bulunuyorlar. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren büyük reformlara girişmiş durumdalar. Bu yüzden İttihat ve Terakki daha ziyade onların partisi gibi duruyor.

Buna karşılık, büyük ölçüde reayadan oluşan bir taşra var. Fevkalade karışık, türdeşlikten uzak bir kültürel ortam. Toplumda çeşitli mezhepler, son derece yaygın bir görüntü arz ediyor. Bunların yanı sıra çeşitli tarikatlar, cemaatler etkili vaziyette. Osmanlı coğrafyasında bunların tümünü olmasa bile önemli bir kısmını temsil etmekte olan, kenarın partisi diyeceğimiz Hürriyet ve İtilaf Partisi var. O da merkez karşıtı, dolayısıyla anti merkeziyetçi. Adem-i merkeziyeti öneriyor. Aynı zamanda Prens Sabahattin’in teşebbüs-i şahsi, yani bireysel girişimcilik ve serbest piyasa fikrini benimsiyor. Bir yanda liberalizm, diğer yanda İslamcılık cereyanı bir araya gelerek bu partinin temelini oluşturuyor ve bu ayrım, Cumhuriyet’e geçtikten sonra da varlığını aynen sürdürüyor.

Cumhuriyet’e geçtikten sonra Cumhuriyet Halk Fırkası, daha sonra ‘’ ‘’Cumhuriyet Halk Partisi’’ adını alıyor. 1923’ten sonra temel önemli siyasi parti olarak Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan merkezin partisi olarak yer alıyor. Bu terminolojiyi Şerif Mardin önermiş, ben de ondan kullanıyorum. Birçok büyük çaplı reformlar, hatta bir devrim adını taşıyabilecek derecede büyük değişikliklere konu olan girişimleri ortaya çıkarıyor, yürütüyor ve tamamlıyor. İlk lideri Mustafa Kemal Atatürk. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarının önemli bir kısmı parti içinde temel rol oynuyorlar ve İkinci Dünya Savaşı’na kadar tek başına ülkeyi yönetiyor. Ama buna karşılık, birkaç kere Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olarak 1923-24-25’e kapanana kadar varlığını sürdürüyor. Şeyh Sait İsyanı ve 1926’daki İzmir Suikastı’ndan itibaren Takrir-i Sükûn Kanunu var ve diğer partiler kapatılıyor. O tarihe kadar Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin boşaltmış olduğu alanı doldurma gibi bir işlev görüyor.

1930’da Serbest Fırka kuruluyor. Yine liberal bir parti. Adı Serbest. ‘’Serbest,’’ genellikle o anlamda kullanılıyor. O da benzer bir görüntü arz ediyor ve o görüntü, özellikle büyük iktisadi buhranla çakıştığı için o zamanki iktidara müthiş bir toplumsal tepki var. O tepkiyi kanalize ediyormuş gibi gözüküyor. Bundan çekinen parti kurucusu ve Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşları partiyi kapatıyor. O ândan itibaren 1945’e, yani İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar başka bir parti legal olarak hayatta değil. Komünist Partisi gibi illegal yeraltı partileri var. Ama legal parti o dönemde söz konusu değil.

1945 sonrasında çok partili hayata geçince önce, iş adamı Nuri Demirağ’ın bir girişimi oluyor. Milli Kalkınma Partisi diye bir parti kuruyor. Onunla bir girişim söz konusu. Ama o parti çok büyük bir destek görmüyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrılmış olan Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nun önderliğinde Demokrat Parti kuruluyor ve Demokrat Parti, ağırlıklı olarak Hürriyet ve İtilaf’ın boşaltmış olduğu kenarın temsilcisi olma işlevini sürdürüyor. O noktadan itibaren de iki önemli siyasal parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti 1960’a kadar devam ediyor.

Ancak demokrasi içerisinde bu partilerin yarışını sürdürmek maalesef mümkün olmuyor 1957 seçimlerinden sonra demokraside büyük bir kriz ortaya çıkıyor. Çok derinleşiyor. 1959’un sonundan itibaren Türkiye’nin artık demokrasi içinde mi yoksa dışında mı olduğu tartışılabilir noktaya geliyor. 1960’ta bir darbeyle bu dönem sona eriyor. Kısa bir süre sonra Demokrat Parti kapatılıyor. Onun arkasından, 1961 Anayasası’yla yeni bir rejime geçiliyor. O zamana kadar devam etmekte olan 1924 Anayasası rejimi çoğunlukçu bir rejim. İki partili bir yapı içerisinde, merkez-kenar gibi devam ediyor. Ama kenar, yani başta söylediğim taşra, kültürel çeşitli fay hatlarıyla son derece bölünmüş bir yapıdır. Çok fazla sayıda cemaat, tarikat, aşiret etkili durumda. 1950’ler Türkiye’si kırsal bir ülke. Bunların çeşitli kültürel farklılıklar şeklinde ortaya çıkmış olan bir manzarası var. Sünni mutekitlerle, daha seküler bir dünya ve yaşam arzusu içinde olanlar birbirinden ayrışmış durumdalar. Aynı zamanda, itikat sahibi Sünnilerle, yani hayatı büyük ölçüde bir Sünni yoruma dayalı, İslam dininin esaslarına göre yaşamayı hedefleyenlerle, sekülerler, yani Müslüman ve Sünni olmakla birlikte, sadece dinden ibaret bir hayat öngörmeyenler arasında ciddi bir ayrım söz konusu oluyor. Bunun akabinde, çok eskilerden beri devam eden mezhep farklılıkları – Alevi-Sünni mezhep farklılıkları – toplumun çeşitli bölgelerini derin bir şekilde ayırmış vaziyette. Onun ötesinde Türk milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği, etnik temelde anlaşılan kavramlarla birbirlerine yaklaşarak derin ayrılıklar üzerinden tartışmaya devam ediyorlar.

Bu farklılıklar, doğal olarak 1961 sonrasındaki yeni kurulan ve nispi temsile dayalı bir seçim sistemiyle de desteklenen, temsili ön plana getiren, temsili bir demokrasi anlayışının sonucu olarak kendi başlarına siyasal partiler kurma ve gelişme olanağı buluyorlar. Ve Türkiye, gerçek anlamda çok partili bir hayata geçiyor. Sadece çift partiden değil, yani parti sistemi, Cumhuriyet Halk Partisi ve onun karşısında bütün taşranın çıkarlarını temsil eden tek bir parti örgütünden ibaret olma özelliğini yitiriyor. Bunun yerine Demokrat Parti geleneğini devam ettirmekte olan Adalet Partisi ortaya çıkıyor. Nispi temsile rağmen 1965 seçimlerini esas olarak tek başına kazanıyor. 69 seçimlerinde %50’den fazla oy alarak tek başına kazanıyor. Ama 73 seçimlerinden itibaren, bu partinin bu konumda yürüme olanağı kalmıyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrılarak başka siyasi partiler kurulmaya başlanıyor. Türkiye, bu şartlar altında son derece karmaşık bir yapıda bir parti sistemine doğru evriliyor. Bu parçalanmışlık, aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi içine de taşınıyor. Bu, ortaya hem meclis içinde hem meclis dışında ciddi çok partili parti sisteminin ve bunun oluşturmuş olduğu bir koalisyon hükümetleri döneminin üretilmesi sonucunu çıkartıyor. 1980’e kadar devam ediyor. 80’den sonrası zaten daha yakın tarih.

Fakat şuna dikkatinizi çekeceğim: 1924 ve 1961’de iki anayasa var. 1982’de üçüncü anayasa. 1982 içinde de üç farklı siyasal rejim var. Bir de, 1924 öncesinde ‘21 Anayasası var. Böylece Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’ndan itibaren yedi rejimi var. Dolayısıyla yedi tane büyük değişiklik geçirmiş ve her büyük değişiklikte parti sistemi çöküyor, yeniden başlıyor.

Edgar Şar: ’80 sonrası döneme devam edeceğiz. Ama ‘80’e gelmeden bir şey sormak istiyorum: Aslında daha sonraki dönemde de bu konu tartışılabilir. Parti sisteminin parçalanması ve çok partili sisteminin Türkiye’de oluşmasının arkasındaki temel sebep nedir? Mesela bugün baktığımız zaman, partileri olabildiğince konsolide etsek, yine en azından Türkiye’de üç değişik eğilim ortaya çıkıyor.

Ersin Kalaycıoğlu: Üç değil. Daha fazla. Belki üç tane kırılım var. Üç tane fay hattı var. Mutekit Sünni-seküler, mutekit Sünni-Alevi ve etnik Kürt-etnik Türk milliyetçiliği olmak üzere minimum üç. Ama bunu son yıllarda başka ayrımlar da izlemeye başladı. Mesela feminizmle birlikte yeni politikalar, yeni konular ortaya çıkıyor. Yavaş yavaş bir cinsiyetçi ayrım oluşuyormuş gibi gözüküyor. Bu ne kadar tutacak, ne kadar güçlü bir hale gelecek bilmiyoruz. Onun ötesinde, demokrasi açısından bu ayrımlar da demokrasi tarafında olanlar, otokrasi tarafında olanlar olarak da ayrıldı. Çok fazla…

Edgar Şar: Tabii demokrasi-otokrasi ayrımının çok kalıcı bir ayrım olarak kalıp kalmayacağı ayrı bir soru ama…

Ersin Kalaycıoğlu: Umarız kalmaz.

Edgar Şar: Doğru, umarız kalmaz. O bir çeşit demokrasiye dönüşle en azından çözümlenir diye umuyoruz. Özellikle 1970’lerde ve 1990’larda iki dönem var: Çok parti sisteminin ortaya çıkmasının arkasındaki sebep nedir? Çok partili demokrasiden bahsetmiyorum, o zaten Türkiye’de 1946’dan beri var. Parti sisteminin parçalı olmasından bahsediyorum. 70’lerde daha başka bir sebep var, 90’larda herhalde eski partilerin kurulmasına tekrar izin verilmesi olağanüstü bir durum yarattı ama oradaki temel sebep nedir? Arkasındaki temel sebep sadece kırılımlar mı, yoksa başka sebepler mi? Onu merak ediyorum.

Ersin Kalaycıoğlu: Tek bir nedeni yok. Türkiye, kültürel fay hatlarıyla, kültürel ayrılıklar üzerinden çatışmaya fevkalade müsait bir yapıya sahip. Almancada Kulturkampf (kültür çatışması) tabiri vardır. Harvard Üniversitesi antropologlarından Nur Yalman hocamız, buna 1973’te bir makalede değiniyor. Analizini yapmıyor ama değiniyor. O zaman Kulturkampf o kadar önemli değil, çünkü merkez-çevre çatışması var ve gücü besleyen temel unsur değilmiş gibi gözüküyor. Ama şimdi merkez ile kenar arasındaki bu farklılık ve çatışma sona erdi. 1990’lardan itibaren merkez büyük ölçüde çöktü, 2000’li yıllarda tamamen yok oldu. Şu anda sadece tek bir kenar varmış gibi gözüküyor, başka bir şey yok. Böyle bir merkez yok. Dolayısıyla bu çatışmacı kültürel altyapı, bütün ağırlığıyla Türkiye siyasetine egemen olmuş durumda. Bu sağlıyor. Bu, farklı gruplaşmalara ve farklı seçmen duyarlılıkları, bloklaşmaları ve çıkarlarını ortaya çıkarıyor ve bunlar uzun dönemli yaşayabiliyorlar. Alevi-Sünni mezhep farklılıkları 1500’lerden, yani 16. yüzyıldan beri bizim siyasal coğrafyamızın bir parçası. Yarın değişmesini beklemek ne kadar gerçekçidir bilmiyorum. Kolay bir şey değilmiş gibi gözüküyor. Diğer unsurlar da öyle. Ama Sünni mutekit-seküler ayrışımı 19. yüzyılda çok belirgin hale gelmiş durumda ama 1718-30 arasındaki Lale Devri’nden beri bu ayrışma en azından o zamanki merkezin içinde mevcut. İlmiye sınıfıyla askeri sınıf bu konuda ayrılıyor. Çok farklı düşünmeye başlıyorlar ve çatışmaya başlıyorlar. Dolayısıyla onların taraftarları yavaş yavaş taşrada da belli konumlara gelmeye başlıyor ve bu ayrışma devam ediyor. Bir temel neden bu.

İkincisi, seçim sistemi. Temsili, nispi esasa dayanan bir seçim sistemi getirildiği vakit, bu küçük grupların siyasal hayata girmesi kolaylaşıyor. Girdikten sonra da seçim sath-ı mailindeki etkinliklerin artması, aynı zamanda seçim sonucunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki sandalye sayılarının az da olsa korunabilmesi ve süreklilik arz etmesi sonucuna hizmet ediyor. Bu sonuçtan doğal olarak parçalanmış bir meclis yapısı ortaya çıkıyor. Bunun doğal sonucu da koalisyon hükümeti kurmak ve koalisyon hükümetlerini yaşatmak gibi bir görüntü arz ediyor.

Bir şey daha ekleyeyim: Bunlara zaman zaman kapatmalar ekleniyor. Bu siyasi partiler kapatılıyor, yenileri ortaya çıkıyor. Bu da, parti sisteminde büyük bir istikrarsızlık, devinim üretiyor. Devamlı olarak adları değişiyor. Mesela Kürt milliyetçisi partilerin adlarına 1990’dan bugüne kadar bakın, dört beş ad göreceksiniz. Farklı farklı kimliklerle çıkıyorlar ama büyük ölçüde aynı kişiler. Sonuç itibariyle aynı seçmene hitap ediyorlar. Aynı özellik, sol partilerde de var. Bir dönem özellikle komünizm tehlikesi diye belirtilen bir tehlikeye karşı siyasi partiler sürekli olarak bu tür kapatmalarla karşı karşıyaydılar. Onların sayıları da giderek arttı ve bu şekilde devam etti.

Bu yapı, dolayısıyla üç faktörden etkileniyormuş gibi gözüküyor: Kapatmalar, en son gelen istikrarsızlık yaratan temel unsurlardan bir tanesi. Ondan önce gelen, seçim sistemi, nispi temsil. Bunlar hukuki nedenler. Bir de sosyokültürel nedenler var. Bahsetmiş olduğum gibi, Türkiye’nin kulturkampf ortamı çok sayıda siyasal parti doğuruyor. Bu gruplar var. Bu duyarlılıklar, bu çıkar farklılıkları, bu jeolojik farklılıklar mevcut. Bunları bastıracak mısınız, serbest mi bırakacaksınız? Temsili önemsiyorsanız serbest bırakacaksınız. Temsil içerisinde bir nevi İtalya gibi yönetileceğiz. İtalya’da son derece kısa bir dönemde yetmiş tane hükümet kurulmuş. Biri gidiyor, biri geliyor. Bu süreyi uzatırsanız, 19. yüzyıla doğru giderseniz, iki yüz tane hükümet çıkıyor. Muazzam sayıda… Bir yılda bir hükümet değişiyormuş gibi. Ama İtalya, G7 ülkesi. Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden birine sahip. Avrupa Birliği’nin de en önemli üyelerinden biri. Onun için onun bunun bu kadar büyük bir etkisi var mı? Genel olarak sosyoekonomik refahı düşünecek olursanız, benim bildiğim kadarıyla yok. Bunu nasıl becereceğiniz ve nasıl yöneteceğinizle ilgili. Ama temel özellik olarak bu üç faktör önemliymiş gibi gözüküyor.

Edgar Şar: Evet. O Kulturkampf dediğiniz sosyokültürel alandaki meseleyi, biz genelde bir kutuplaşma olarak okuyoruz. Bugün de Türkiye’de var ve o kutuplaşma genelde biraz basite indirgenerek iki kutuplu bir yapıymış gibi anlaşılıyor.

Ersin Kalaycıoğlu: Merkez kenar varken öyleydi. Ama şu anda iki kutup yok. Öyle bir şey yok. Cepheleşme var. Çeşitli cephelerde çatışma var ve bu yapıyı, özellikle iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi ve lideri, tekrar eski, artık mevcut olmayan merkez-kenar çatışmasına döndürmeye çalışıyor. Şu âna kadar da başarılı olamadı.

Edgar Şar: Evet. Onunla iktidarda kalmanın daha kolay olduğu düşüncesinde. Şöyle bir hatırlatma da yapalım: İtalya’da mevcut hükümet yine istifa etti ve erken seçime gidecekler. Ama hocamın da işaret ettiği gibi, bütün bu dar anlamda istikrarsız gözüken hükümet yapısı, hükümet sayısına baktığımız zaman, bunun ülkenin ekonomik başarısını – ki esas istikrarın belki de oradan okunması gerekir – çok da etkilemediğini görüyoruz. Bu, Türkiye’deki ezberin aslında doğru olmadığını göstermesi açısından önemli. Onun için altını çizelim.

Ersin Kalaycıoğlu: Oradaki vurguladığınız temel fark şuradan kaynaklanıyor: Kamu politikalarının yapılması ve bunların uygulanmasında etkili olan iki kurum var. Bunlardan bir tanesi siyaset kurumu. Yani demokraside seçimle iş başına gelenler. Öbürü de, kamu idaresi. Kamu idaresini siyaseten olabildiğince yalıtıp, istikrarlı bir şekilde, kariyer bürokratlarının, profesyonel etik çerçevesinde bilime uygun olarak davranması üzerine inşa ederseniz, o, partizanlıktan etkilenmeyerek, olabildiğince düzgün bir şekilde çalışmayı sağlıyor. Burada çıkacak sorunları da bağımsız yargıyla çözerseniz, hükümetin çok etkili olmadan ülkenin iktisadi refahının sağlanması mümkün olabiliyor.

MIT’nin (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) hocalarından Joseph LaPalombara. “Democracy, Italian Style” isimli bir kitap yazmıştı. Yanılmıyorsam 1987 baskısı. Kitapta “İtalya o kadar demokratik bir ülkedir ki, hükümete ihtiyacı yoktur. Hükümet bir şey yapmaz” diyor. Günlük hayatta hükümetin rolü sınırlıdır. Hükümet, esas itibariyle ülkenin uzun dönemli ulusal çıkarlarının belirlenmesinde ve onlara yönelmekte etkili olur. LaPalombara bunu vurguluyor. Diyor ki: ‘’Hedef koyacaksınız: Mesela, ‘biz, Kopenhag kriterlerine göre bir demokrasi oluşturacağız.’ Hükümetin işi bu. Bunu yapacak. Bunun için gerekli olan adımların neler olabileceği konusunda birtakım hedefleri belirleyeceksiniz. Ondan sonra kamu bürokrasisi – hem yargı hem yürütme – sizi bu noktaya götürecek.’’ Ondan sonraki müdahalelerin partizan müdahalelere kapalı olması lazım. Onu yapabilirseniz düzgün olarak çalışılıyor ve istenen sonuç üretiliyor. Bunu sadece İtalya’da görmüyoruz. Aynı zamanda Almanya’da görüyoruz. Almanya’da 1947 sonrası, dört yıl hariç koalisyonlarla yönetiliyor. O da G7 ülkesi. Avrupa’nın en büyük ekonomisi ve Avrupa Birliği’nin en önemli ülkesi.

Edgar Şar: Bir de orada İtalya gibi hükümetler sürekli dağılmıyor da.

Ersin Kalaycıoğlu: Evet. Orada daha istikrarlı koalisyon hükümetleri kurup daha uzun süreli yönetebiliyorlar. Temel itibariyle iktidarda kalabiliyor. Ama onun dışında Belçika, Hollanda, İskandinav ülkelerinin hepsi, demokraside çok ileri gitmiş, aynı zamanda refah toplumları. Bunların hepsinde koalisyonla hükümet söz konusu. Bizim bu yöntemi becerememe gibi bir defomuz var. Bu, biraz partilerin kurumsallaşmamasından da etkileniyormuş gibi duruyor. Bu konuda çok ayrıntılı araştırma söz konusu değil. Tekrar parti meselesine dönecek olursak, bizim çok örselenmiş bir parti sistemimiz var. Zaten sürekli olarak rejim değiştiriyorsunuz. Sık sık partileri kapatıyorsunuz. Partilerin bir kısmı suç işliyorlar tabii. O zaman ne yapacaksınız? Mecburen kapatmak durumundasınız. Öyle bir sorunla da karşı karşıyasınız. Suç işlemeseler daha kolay olacak. Ama belki suçun tanımında bir sorun var, onu da bilemiyorum. Bu da hukukçuların sorunu. Ama çok fazla sayıda parti kapatılıyor. 1982 senesinde bütün partileri kapatıyorsunuz. Bu, geçmişten gelen bazı partilerin, örneğin Cumhuriyet Halk Partisi ve MHP gibi partileri veya o zamanki Milli Selamet Partisi gibi partilerin sürekliliğini büyük ölçüde köreltiyor. Sonra yeniden kurulduklarında, aynı partinin devamı mıdır, yoksa içerideki bir hizbin partisi olarak mı sürmektedir? Mesela, 1982 sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi için Deniz Baykal hizbinin partisi olarak mı var olduğunu iddia edeceğiz? Çünkü Bülent Ecevit o tarihte partiye katılmadı. Partinin son başkanıydı ve kendi partisini, DSP’yi kurdu ve onunla devam etti.

O, bir dördüncü faktörü ortaya çıkartıyor. Her ideolojik pozisyonda birbirine çok yakın, birbiriyle örtüşen siyasi partiler üretiyorsunuz. Yani CHP ile DSP, ANAP ile DYP gibi partiler, seçmende büyük ölçüde bir kafa karışıklığı yaratıyor. Partinin lideri bir siyasi partiye gitmiş, partinin geri kalanının önemli bir kısmı başka bir adla – o tarihte, Sosyal Demokrat Halkçı Parti adıyla – devam etmiş. Süleyman Demirel DYP’yi kurmuş, bir dönem, ‘’Demirel’in yeni partisi’’ diye adlandırılıyordu. Enteresan bir başlık… Dolayısıyla lider orada. Ama Anavatan Partisi içinde, eskiden Adalet Partisi içinde görev yapmış olan birçok kişi de var. Dolayısıyla seçmenin oyu, bu aşamada doğal olarak kafa karışıklığının da sonucu olara,k lidere mi oy vereceği, parti teşkilatına mı oy vereceği, parti teşkilatından tanıdığı ve güvendiği kişilere mi oy vereceği konusunda bir düşünce sorunu olarak ortaya çıkıyor. Hedefler şaşıyor, sahipler şaşıyor. Dolayısıyla oy bölünüyor. O çok daha büyük parçalanma sebep oluyor. 90’lar böyle bir parçalanmanın yaşandığı ve bu parçalanmanın sonucunda parti sisteminin yeniden oluşturulması yoluna girildiği bir dönemdir.

2002 seçimlerinden itibaren, yeni bir parti sistemi ortaya çıktı. Eski sol ve sağ ılımlı partiler, büyük ölçüde seviye kaybettiler. DSP’nin oy oranı %2-3 gibi bir noktaya indi. DYP ve ANAP benzer şekilde küçüldü ve bunlardan kapananlar oldu. Yeni bir parti kimliği kazanarak yola devam etmeye çalıştılar. Bu tür açılış ve kapanışlar, hem seçmende hem parti örgütlerinde çok büyük maliyetlere sebep olmakta. Onun sonucunda siyasi partilerin kurumsallaşmamış yapılar olarak yola devam ettiğini görüyoruz.

Bunun anlamı şu: Bu partilerin içerisinde liderlerin oynadığı rol, parti teşkilatının oynadığı rolden daha büyükmüş gibi bir görüntü arz ediyor. Liderler sahneden çekilince, yani Özal, Ecevit, Demirel sahneden çekilince onların partileri de yok oluyor. Burada parti nerede bitiyor, lider nerede başlıyor; lider nerede bitiyor, parti nerede başlıyor belli değil. Seçmen lidere mi oy veriyormuş, parti teşkilatına mı, parti amblemine mi, fikre mi oy veriyormuş pek belli olmuyor. Fikirler geri plana atılıyor, şahsiyetler üzerinden siyaset başlıyor. O da maalesef inanılmaz derecede istikrarsız bir siyasi ortama taşıyor bizi. Çünkü fikirler kalıcıdır ama kişiler fanidir, gidicidir. Kişilere dayalı olarak siyaset yapmaya başlarsanız istikrarsızlığa büyük davet çıkarmış olursunuz. Siyaset bu şekilde şekilleniyor ve devam ediyor.

Şu anda Türkiye’deki siyasi partilerin büyük çoğunluğu, kurucu liderlerinin gölgesinde çalışmakta olan siyasi partilerdir. Bunların içerisinde çok az sayıda olanı, daha büyük bir fikriyatın ürünüymüş gibi gözüküyor. Cumhuriyet Halk Partisi, belki Milliyetçi Hareket Partisi gibi…

Edgar Şar: Hocam, Türkiye’de kurumsallaşmış bir parti var mıdır, yok mudur? Onu soracağım ama siz o konuya gelirsiniz.

Ersin Kalaycıoğlu: Zaten geldim. En fazla kurumsallaşmış olan Cumhuriyet Halk Partisi ve MHP olarak gözüküyor. Bir ölçüde, belki HDP gibi düşünebilirsiniz. Mevcudiyeti devam edecekse bilmiyorum. Nasıl tahmin edebiliriz? Ama sonuçt,a siyasal lider değiştirme ve ondan sonra yoluna devam etme yeteneği gösteren siyasi parti sayısı fevkalade az.

Edgar Şar: Özellikle Milli Görüş dediğimiz hareketin içinden bugün beş tane parti çıktı. Bu herhalde emsali görülmemiş bir şey.

Ersin Kalaycıoğlu: Cumhuriyet Halk Partisi içinden de çok çıktı, onu unutmayın. Zaman içerisinde bakacak olursanız…

Edgar Şar: Bunu nasıl değerlendirmemiz lazım? CHP ile belki şöyle bir fark var: CHP içinden çok parti çıktı ama CHP kaldı. Bugün, Refah Partisi, sonra Fazilet Partisi, sonra Saadet Partisi’ne dönüştü. Onun içinden AKP çıktı. Bu partilerin içinden bir tanesi kalacak, hepsi gidecek gibi bir durumdan da tam bahsedemiyoruz. Oradaki fark da herhalde kurumsallaşma eksiği.

Ersin Kalaycıoğlu: Tabii. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin liderinin, her ne olursa olsun parti liderliğini terk etmeme direnişi, zannederim daha önce yaşanmış olan Anavatan ve Doğru Yol Partisi gibi örneklerden alınmış olan dersten kaynaklanıyor. ‘’Ben partiyle olan bağımı koparır da parti liderliğini başka birisine bırakırsam, bu parti ayakta kalmayabilir. Benim siyasi kariyerim de daha önce Özel ve Demirel’de görüldüğü gibi bir çizgiye dönüşebilir’’ varsayımının bir devamıymış gibi gözüküyor. Ama bu da partilerin kurumsallaşmasını zorlaştırıyor.

Partilerin kurumsallaşması, değişen koşullara kendilerini uyarlayabilmeleri olarak tanımlanıyor. Siyaset bütün ülkelerde devamlı değişir. Ekonomi değişiyor, teknoloji değişiyor. Toplum değişiyor. Türk toplumuna bakacak olursanız, muazzam bir değişim geçirmiştir. 1945’ten itibaren %20 kadar olan kent nüfusu, şu anda hangi istatistiği alacaksanız bilmiyorum, %85-90-95 civarına çıkmış durumda. Kırda nüfus kalmamış gibi gözüküyor. Büyük ölçüde kentleşmiş ve endüstriyelleşmiş vaziyette. Tarım toplumu olmaktan çıkıp, bir sanayi ve kent toplumu haline gelmiş durumdayız. Bu büyük bir değişim. Bu değişmeyle birlikte, bütün siyasal yapılar, siyasi partiler de doğal olarak etkileniyor.

Bu değişim ve büyük dönüşüm içinden bakacak olursanız, siyasi partilerin diğer bütün kurumlar gibi bu değişikliğe uyarlanması, kendisini adapte edebilmesi fevkalade zor. Bu adaptasyonda yönetim kadroları fikirler aynı kalsa da değişiyor. Liberal bir parti liberal devam etse de, muhafazakâr parti muhafazakârlığını korusa da, o muhafazakârlığı ve liberalliği temsil eden gruplar, kişiler, parti içerisinde bunların yansımaları olan çeşitli klikler, hizipler de değişiyor. Bu değişimi ne derece düzgün bir şekilde, partiyi bölmeden ve parçalamadan gerçekleştirebiliyorsunuz? Bunu yapamıyorsanız, parti kurumsal yapı kazanmıyor. Parçalı meselesi sadece Türkiye’de değil, yakın tarihte mesela İtalya’da da görüyoruz. Beş yıldız hareketi var. Onun içerisinde yine bir bölünme oldu, yeni bir parti daha çıktı. Dolayısıyla bu, eşyanın tabiatı itibariyle siyasi partilerde her zaman olabilecek gelişmeler.

Bunları bir arada tutabilen ve bu şekilde farklı hiziplerle beraber büyümeyi becerebilen, o değişim olduğu zaman liderlerini başarıyla değiştirebilen, ama söylemini güçlü bir şekilde tutabilen ve ideolojik pozisyonunu koruyabilen, kendi değerlerine olan saygınlığını ayakta tutabilen, ona uygun olarak siyasal davranışı örgütleyebilen, düzenleyebilen siyasal kuruluşlar kurumsallaşır. Bizde bunu yapabilen, demin de örneğini verdiğimiz gibi 1982’den sonra çeşitli partiler olarak gelişti. Önce SODEP, sonra DSP, sonra SHP, DSP ve bilahare Cumhuriyet Halk Partisi-DSP, sonra Cumhuriyet Halk Partisi içinden yeni partiler çıktı. Şu ânda bir kısmı Memleket Partisi gibi varlığını devam ettiriyor. Onun dışında başka daha küçük partilerin de çıkması söz konusu oldu. Aynı şekilde Milliyetçi Hareket Partisi’nden İYİ Parti ayrıldı. İYİ Parti’nin içerisinden Zafer Partisi çıktı. Gördüğünüz gibi böyle doğurganlık devam ediyor. Bunlar, kurumsallaşma bunalımları.

Bunlar, eğer kendi haline bırakılacak olursa, seçmenin oy davranışıyla bunların bir kısmı teveccüh edecek, diğerlerine destek vermeyecek. Dolayısıyla destek görmeyen partiler zaman itibariyle yok olacaklar. Öbürleri hayatta kalacak. Ve birkaç kuşak içerisinde Türkiye’de ideolojik yelpazenin gereklerine ve o yelpaze üzerinde seçmen bloklarının yer aldığı pozisyonlara göre, daha az sayıda siyasal partinin, bizdeki Kulturkampf’ın özelliği dolayısıyla çok sayıda bir siyasal parti sisteminin – muhtemelen 5 ila 7 partiden oluşan bir parti sisteminin – demokratik bir yapı içerisinde temsili bir sistemle uyguladığımız seçim sistemiyle birlikte varlıklarını sürdürebileceklerini düşünebiliriz. Burada bütün mesele, Türkiye’yi yönetecek olmak olanların, buna talip olanların, koalisyonu yönetmeyi becerip beceremedikleri meselesidir. Dolayısıyla bizdeki farklılık, bu açıdan Avrupa’daki örnekleriyle veya Japonya örneğiyle ve başka örneklerle karşılaştırdığımızda – buna Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da ekleyebilirsiniz – siyasal liderlerin birbirleriyle geçinmekte çok büyük zorluklar çekmekte oldukları ve birbirlerine olan yaklaşımlarının, daha büyük ölçüde bir dışlamaya, aşağılamaya, nefrete dayandığını, birbirlerini düşman olarak gördüklerini ve birbirlerini kucaklamak yerine dışlamayı ve çatışmayı tercih ettiklerini gösteriyor. Doğal olarak böyle bir yapıda koalisyon kurup çalıştıramıyorsunuz. Bu kültür değişmesi söz konusu olmadan, siyasal liderlerin zihniyetlerinde çok ciddi değişiklik, reform, devrim söz konusu olmadığı sürece, Türkiye’de koalisyonla yönetilen bir siyasal parti sistemine sahip olma olasılığı düşük gibi gözüküyor. Bu parti sisteminin istikrar bulması da düşük olasılık gibi gözüküyor.

Çatışmanın olması demokrasilerde doğaldır. Ama sadece çatışmadan ibaret olan bir demokrasi söz konusu olamaz. Demokraside uzun müddet çatışabilirsiniz, ama zaman zaman uzlaşmak mecburiyetindesiniz. Demokrasinin performansı uzlaşma üzerine kuruludur. Uzlaşmayı beceremiyorsanız, o zaman maalesef demokrasi olabilme şansınızı da büyük ölçüde yok etmiş oluyorsunuz. Orada birtakım açmazlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Partilerin kurumsallaşmasının bir başka özelliği, bu yapıların olabildiğince kendilerine vücut vermiş olan toplumsal gruplaşmalardan, örgütlerden kendilerini özerkleştirebilmelerindedir. Bunların etkisinden yalıtılmaktadır. Örneğin bir sendika, bir siyasal parti kurabilir. Dünyadaki en önemli örneklerinden bir tanesi İngiliz İşçi Partisi’dir. TUC diye bilinen İngiltere Sendika Konfederasyonu tarafından kurulmuş bir siyasi partidir. Ama zaman itibariyle o örgütlenmeden kendini olabildiğince sıyırmış, onunla ilişkisi devam etmekle birlikte, ona dayanan, bağımlı olan bir konumdan çıkmış gibi gözüküyor.

Bizde muhafazakâr partilerin arkasında ciddi ölçüde cemaatler ve tarikat örgütlenmeleri söz konusu. Milli Görüş’ten bahsettiniz, diğer siyasi partilerden bahsettiniz. Bunların arkasında böyle bir toplumsal taban var. Mutekit Sünniliğin siyasallaşabilen kültürel örgütleri. Bunlarla parti arasındaki bağlantı, partinin özerk bir yapıya kavuşmasıyla birlikte partinin kurumsallaşmasıyla devam edebilir. Bu henüz olabilmiş durumda değil. Bu bahar çok yakın. Aynı şekilde, soldaki partilerde sendikalarla böyle bir bağ vardı. Oysa sendikal hareket 1980’den sonra büyük ölçüde örselendiği için bu bağ, o nedenden dolayı zayıflamış gibi gözüküyor. Kurumsallaşmaya uzun dönemde etkili olur mu? Bir ihtimal. Ama bunu ancak izleyerek göreceğiz. Nasıl çalışacağı konusunda herhangi bir teorik öngörü yapabileceğimiz bir bulgu şu aşamada söz konusu değil. Dolayısıyla bir başka kurumsallaşma özelliği siyasal partilerde temel itibariyle bu.

Onun dışında yeni örgütlenmeler, yeni kültürel, sosyal, ekonomik grupları cezbedebilme, kendisinin toplumdaki izdüşümlerini genişletebilme, siyasi partilerin hem gücünü arttırıyor hem kurumsal yapılarının daha etkili, daha güçlü hale gelmesini temin ediyor. Dolayısıyla kurumsal yapının gelişmesinde daha büyük önem arz ediyor. Tabii bu arada, parti içi kuralların istikrar bulması var. Yazılı ve yazısız kuralla. Yazısız kurallara Frenkçede ‘’norm’’ deniyor. Bunların geniş bir kitle tarafından kabul edilmesi, bunlara uyumlu şekilde davranmayanların etkili bir şekilde cezalandırılabilmesi ve aynı zamanda bunlara uyumlu davrananların da parti teşkilatı içerisinde önemli pozisyonlara gelebilmesi son derecede etkili. Bu yapılabildiği ölçüde, partilerin kendi içlerinde uygulayabildikleri yazılı tüzük dışında, partinin çalışmasında etkili olan birtakım genel kuralların geniş bir kitleye kabul ettirilebilmesi, benimsetilebilmesi, onlar tarafından içselleştirilebilmesi ve uygulanması kurumsallığı artıracak niteliklerdir. Aynı zamanda, partinin düşünce sistemi, onun dayandığı ideolojik temel her ne kadar geniş ölçüde kabul görürse ve ne kadar tutarlı bir şekilde davranılabilirse, yine partilerin bu çerçevedeki gücü dolayısıyla gelişme imkânı buluyor ve partilerin bir kuşaktan öbür kuşağa istikrarlı bir yapı şeklinde devam etme imkânı güçleniyor. Tabii bunların hepsinin altında yatan neden, istikrarlı bir siyasal rejim içerisinde, özellikle demokratik bir rejim içerisinde, bu siyasal partilerin uzun hayatlar sürebilmesi.

Dünyadaki en kurumsallaşmış siyasal partilerinden biri İngiliz Muhafazakâr Partisi. Bunların neredeyse 200 seneye yakın hayatı var. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ‘’Grand Old Party’’ olarak bilinen Cumhuriyetçi Parti, 1830’larda kurulmuştur. Aynı şekilde Demokrat Parti’nin kökeni 60-70’lere gidiyor. Hiçbir zaman kapanmadan bugüne kadar gelebilmiş durumdalar. Burada her dönemde yeni bir partinin kurulduğunu görüyorsunuz. Mesela Fransa’da şu anda iktidarda olan Macron’un partisi, on sene önce yoktu. Yeni bir parti ortaya çıkmış durumda. Yine, Fransız Sosyalist Partisi yok oldu. Çok ünlü bir parti. Avrupa siyasetinde büyük ağırlığı olan bir parti. Son seçimde %2 oy aldı, yok oldu. Onun yerine, Jean-Luc Melenchon’un solda çıkarttığı ve hem sosyalistleri hem komünistleri içeren parti önemli bir hale geldi. Bu tür olaylar, ülkelerin birçoğunda gözüküyor. Demokrasi olsa da gözüküyor. Bizim rejim istikrarsızlıklarımızla birlikte, bu yapının hem bir yandan çok parçalı Kulturkampf, öbür tarafta sürekli değişen rejim, onunla birlikte sürekli açılıp kapanan siyasi partiler, sürekli değişen seçim sistemi… Tartışmaya devam ediyoruz, seçim sistemi devamlı değişiyor. Yeni seçime muhtemelen yeni bir seçim sistemiyle gireceğiz, baraj %10’dan 7’ye indi. Her şeyi böyle değiştirirseniz, istikrar beklemek gibi bir abesle iştigal etmezsiniz. Bir istikrarsızlık burada temel yerleşik kural haline geliyor. İstikrar, istisna oluyor. Beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan mucizevi bir sonuç oluyor. İstikrardan çok bahseden bir siyasal iktidar var. Şu ânda ‘istikrar ve güven’ diyorlar. Şu aşamada, Güven de, istikrar da pek yokmuş gibi gözüküyor. Bunun olmamasının nedenleri, büyük ölçüde siyasette ön safta yer almakta olan siyaset erbabının kendi kültürel kodları, bu kodlardaki, özellikle çatışmacılığı öne çıkaran, uzlaşmamayı erdem olarak gören, uzlaşmayı zayıflık olarak kabul eden, demokrasiyle bağdaşmayacak tutumlar içerisinde bulunan bir meslek grubu… Frenkçede vocation diye bir tabir var, bizim siyaset erbabı öyle bir meslek oluşturuyor. Demokrasi de bu meslek nedeniyle çok ağır maliyetler ödüyor ve büyük ölçüde etkileniyor maalesef.

Edgar Şar: Hocam, çok teşekkür ederiz. Bu hafta da kapsamlı olarak konuştuk. Çok küçük birtakım bağlantı sorunlarına rağmen tamamlayabildik. Çok çok teşekkür ederim.

Ersin Kalaycıoğlu: Rica ederim.

Edgar Şar: Gelecek ay tekrar görüşmek üzere diyelim.

Ersin Kalaycıoğlu: Görüşmek üzere.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus