Ruşen Çakır ve Arzu Yılmaz tartışıyor: Kürt hareketinde dengeler değişiyor mu?

Mersin’in Mezitli ilçesinde yer alan bir polisevine 26 Eylül’de düzenlenen saldırıda bir polis memuru yaşamını yitirmiş, bir polis memuru ise yaralanmıştı.

Olayın ardından HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar ile partinin eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş saldırıyı kınayan açıklamalar yapmıştı.

Saldırıyı üstlenen HPG ise “Faşist rejimin kimyasal silah kullanmasını kınamayan çevrelerin, Kürt halkını ve değerlerini korumak için kendisini feda eden fedaileri, hangi gerekçeyle olursa olsun düşman diliyle kınaması ancak sindirilmişlikle ifade edilebilir” açıklamasında bulunmuştu.

Mersin’deki saldırının ardından yaşanan bu gelişmeler sonucu “Kürt hareketinde neler oluyor?” sorusu sorulmaya başlandı.

Ruşen Çakır ve Hamburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Arzu Yılmaz, Türkiye’de Kürt hareketinin içerisindeki iktidar dengelerinin değişip değişmediğini ele aldı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Hamburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Arzu Yılmaz ile Türkiye’deki Kürt hareketi içerisindeki iktidar dengelerinin değişip değişmediğini konuşacağız. Arzu, merhaba.

Arzu Yılmaz: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü hamlesiyle gündem biraz değişti, ama ondan önce, Mersin’de Polisevi’ne yapılan ve bir polis memurunun öldürülmesiyle sonuçlanan saldırının ardından, HDP’nin ve en önemlisi Selahattin Demirtaş’ın saldırıya verdiği tepkiyle, “Kürt hareketinde ne oluyor?” meselesi gündemimize oturdu. Bu konuyla ilgili Medyascope’ta seninle aynı gün yazılarımız çıktı. Senin yazının başlığı “Kürt siyasal alanında ‘Reset benim yazımın başlığı da, “Demirtaş Öcalan’ın yerini mi alacak? oldu. Demirtaş’ın tepkisi üzerine, Kandil’den Demirtaş’a bir ayar geldi. O da Kandil’e bir cevap verdi. Daha sonra taraflar bu olayı sanki dondurucuya kaldırdılar. Zâten üzerine de başörtüsü tartışması geldi. Bu olayın çok hayâtî bir mesele olduğunu düşünüyorum. Senin yazının son bölümlerinde dile getirdiğin, Kürt hareketindeki farklı aktörlerin birbirleriyle mücâdelesinin zaman ve enerji kaybına yol açacağı tespitine katılıyorum. Sonuçta hep berâber kaybetme ihtimâli var. Sen bu dondurma hâlinin sürebileceğini düşünüyor musun? Yoksa “cin şişeden çıktı” ve bu tartışma, Kürt hareketinde –özellikle Selahattin Demirtaş’ın yüksek popülaritesini de göz önüne alırsak– sürecek mi? Bir de tabiî, buna diğer aktörler, özellikle siyâsî iktidar müdâhil olabilir mi? Önce bir girizgâh yapalım, sonra detaylar üzerinden gidelim. 

Arzu Yılmaz: İlk önce, “Bu devam eder mi?” sorusundan başlayayım. Bence, Selahattin Demirtaş’ın pozisyonu bunun devam edip etmeyeceği konusunda belirleyici bir faktör olacak. Mâlûm, ilk önce “Geri adım atmayacağım” dedi; ama ondan sonra –sanıyorum özellikle tabandan gelen kaygılar üzerine de… çünkü tabana yönelikti–, “Kimse kaygılanmasın. Bu işi çok uzatmayacağım” şeklinde bir mesaj vermişti. Ama işin açıkçası, Kürt siyâsal alanında bu tartışmalar, her ne kadar medya üzerinden mesajlaşmalarla sanki konu geri plana atılmış gibi görünse de, aslında ne bu tartışmayla başladı ne de bu tartışmanın medyanın gündeminden düşmesiyle biter. Bunun bir arka planı var ve bunun kapatılmasına imkân vermeyecek ölçüde, hayâtın, hem bölgesel hem Türkiye ölçeğinde yeni gerçekliklerin, Kürt siyâsal hareketinin kendisini yeniden yapılandırılması ihtiyâcına bağlı olarak devam edeceğini söyleyebiliriz. Ama dediğim gibi, sosyal medyanın ya da Türkiye’de medyanın gündemine bağlı olarak bu konu biter mi bitmez mi onu bilmiyorum. Ve yine söylediğim gibi, Kürt siyâsal alanında bu tartışmalar zâten geçen hafta başlamadı, bu hafta da bitmez.

Ruşen Çakır: Geçen hafta sonu yazdığımız yazılarda, ikimiz de ayrı ayrı ve birbirimizden habersiz, “Zamânın rûhu” lafını kullanmışız. Bunu da, zamânın rûhunu yakalamış olması hasebiyle Demirtaş’a atfetmişiz. İmralı ve Kandil, iki önemli iktidar odağı; bu odakların ikisinin de esas güçleri daha çok târihten geliyor. Yani, bir hareketi sıfırdan belli bir noktaya getirmiş olmanın verdiği bir iktidarları var. Ama galiba geleceğe yönelik olarak da çok fazla bir şey söyleyemiyorlar. Selahattin Demirtaş da sanki bugünü ve yarını temsil ediyor. Çok mu basitleştirmiş oldum.

Arzu Yılmaz: Basitleştirmek demeyeyim de, içinde çok daha fazla parametre var. Bunun, böyle bir sonuç çıkarmaya imkân vermeyecek kadar çok katmanlı bir mesele olduğunu düşünüyorum. Bir kere, niye şimdi? Açıkçası, ben mevzûyu tâkip ederken kendime önce, “Neden şimdi?” sorusunu sordum. O sorunun cevâbını ararken benim anladığım, HDP’nin 27 Eylül’de açıkladığı, Altılı Masa ile önümüzdeki seçimlere doğru hangi çerçevede müzâkereleri yürüteceğine dâir bir açıklaması vardı: “Açık müzâkere, doğrudan diyalog ve belli başlı konularda bir mutâbakat üzerinden konuşacağız” deniyordu. 

Selahattin Demirtaş’ın özellikle son 2 yıldır yaptığı açıklamalara ve aldığı tutuma, özellikle Halk TV’de yaptığı açıklamalar veya yazdığı yazılara baktığımızda, en azından bu çerçeve açıklandıktan sonra, şöyle bir gerçek var: HDP’nin çok önemli ve üstelik doğrudan –Altılı Masa diyoruz ama– aslında CHP’yi adresleyen, “Benimle açık müzâkere yap, doğrudan diyaloğa gir. Eğer bir ittifak yapacaksak, bunun öncesinde bâzı prensiplerde anlaşmamız gerekir” pozisyonunu zayıflatan bir etki yarattı. Bu sâdece benim gözlemim değil. Bundan 2 ay kadar önce, 1 ay boyunca Türkiye’deydim. Diyarbakır’da da bulundum. İnsanlarla uzun uzun görüşme fırsatım da oldu. Bu aynı zamanda tabanda da rahatsızlık yaratan bir şey. Çünkü şöyle bir gerçeklik var. Sizin de programlarınızı tâkip ediyorum. Seçimlere giderken Kürtler’in çok önemli ve kritik bir pozisyonu var. Aslında çok da güçlü bir pozisyon bu. Ama ne yazık ki bu çok güçlü bir şekilde kullanılamıyor. HDP, sâhip olduğu siyâsî gücünü, seçimlere giderken attığı politik adımlarla bir muhâtaplık yaratamama sorunu nedeniyle yeterince güçlü kullanamıyor. Şimdi bu gücünü kullanabilmesi için imkân sağlayacak bir deklarasyonda bulunuyor. 

Ama öbür taraftan, kitleyle iletişimi son derece kuvvetli, kamuoyunda son derece sempati toplayan ve belâgat gücü de çok kuvvetli olan bir aktör, tüm bu siyâsî mekanizmaların dışında, açık müzâkere, doğrudan diyalog ve belli konularda mutâbakat pozisyonunu zayıflatacak bir şekilde –hani gençler arasında, “O iş bende!” tâbiri çok kullanılır ya–, Demirtaş’ın da “O iş bende!” tutumu, HDP içinde ve tabanda, benim gözlemleyebildiğim kadarıyla zâten bir rahatsızlık yaratıyordu. Dolayısıyla, şimdi seçimlere giderken, bir de HDP’nin kapatılması gibi bir durum söz konusu olduğunda, Demirtaş’ın bu kitleyle güçlü ve doğrudan kurduğu bu ilişki, tüm Kürt siyâsal hareketinin mekanizmalarını aşan ve sâdece Demirtaş’ın etkisiyle hareket etme ihtimâlini ön alıcı bir zamanlama olduğunu düşündürdü bana açıkçası. Başta da söylediğim gibi, bu, bugünün meselesi değil; aslında uzun zamandır tartışılıyor. Dolayısıyla buna bağlı olarak da tartışılmaya devam edecek. 

İkincisi, referans verdiğim yazının sonundaki mevzû, bu konjonktürel ya da seçime bağlı olanın dışında, daha derin, daha uzun zamandır süren bir yapısal tartışma var. Onu da yazımda bir anlamda “Reset” diye açıklamaya çalıştım. Nedir o? 2003 sonrası, hem uluslararası alanda –ki buna, ABD’nin Irak Savaşı ile bölgeye girişini referans verebiliriz– hem Türkiye kontekstinde AKP ile AB’ye üyelikle, hem de Öcalan’ın yakalanmasından sonra örgüt içindeki yeni dinamiklere bağlı olarak, ideolojik olarak eklektik diyebileceğimiz, örgütsel olarak da bir koalisyon olarak, Kürt siyâsal hareketi yeniden örgütlendi. Günün sonunda, HDP’de, 2003’ten bu yana gelen yapılanmanın vücut bulduğu, ete kemiğe büründüğü bir durumdu. Bu fotoğrafa baktığımızda, HDP’nin vücut bulduğu hâlini mümkün kılan hiçbir dinamiğin yerinde olmadığını görüyoruz. Birincisi, biraz önce söylediğim, bölgesel bağlamda ABD’nin başat aktör olarak bölgeye girdiği bir durum var, tam tersi; ikincisi, Türkiye’de kontekst değişti; üçüncüsü, “AKP-MHP hükûmeti HDP’nin içini boşalttı”; fikriyatı da, 2015’teki Hendek Savaşları sürecinde boşaldı.  

Şimdi Demirtaş, zemini ve kendisini var eden dinamikleri çoktan değişmiş olan, fakat Demirtaş’ın şahsında sürdürülmeye çalışılan ve kendi liderlik nosyonunu da katarak bu mîrası sürdürme çabasında. Bu HDP mîrası Demirtaş üzerinden bir yere varabilir mi diye anlamaya çalışıyorum. Burada iki nokta dikkatimi çekiyor. Birincisi, Kürt siyâsal alanının sosyolojisi de değişti. Artık Türkiye’nin batısındaki Kürtler’le Türkiye’nin doğusundaki Kürtler’in de sosyolojisi değişti. 

Ruşen Çakır: Çözüm Süreci döneminde şöyle bir şema vardı: HDP, devletle İmralı ve Kandil arasında süren bir pazarlığın arabulucusu ya da elçisi gibiydi. Ankara’dan İmralı’ya gidiyorlar, İmralı’dan Kandil’e gidiyorlar, Kandil’den Ankara’ya gidiyorlardı. Ama esas aktörler İmralı ve Kandil’di. HDP’lilerin mesaj taşıyıcı gibi bir rolü vardı. Ama son dönemde, “Meclis’te çözülsün” yaklaşımı var — ki CHP de, HDP de, Demirtaş da bunu söylüyor. Yani, önümüzdeki dönemde, esas aktörlerin seçilmiş kişiler olacağı bir Kürt sorununu çözme hayâli sanki şu anda görünüyor gibi. Ama böyle bir şeyin olabilmesi için, her şeyden önce İmralı ve Kandil’in buna rızâ göstermesi gerekiyor herhalde, değil mi?

Arzu Yılmaz: Zâten benim bahsettiğim koalisyon öyle bir koalisyon. Bence, bu Kandil, İmralı diye adreslenen şeye ilâveten bir de kitle var. Bence, Kürt kitlesinin de bu yeni dönemin aktörü olarak hesâba katılması gerekir. Bunun politik bir kitle olduğu sıkça söylenir. Biz son 5 yıldır, en azından kişisel olarak ben, yakından tâkip etmeye çalışıyorum. Hangi aktör olursa olsun, her birinin dediğini doğrudan yapan bir kitle yok; onu da bir aktör olarak düşünmekte fayda var. 

Bu Meclis meselesine gelirsek; bu daha çok retorik olarak gidiyor. Meclis’e ilkesel olarak karşı çıkılamaz; ideal olan budur. Peki bu nasıl yapılacak? Onun için biraz önce ittifaklara referans veriyordum. Çok güzel, tamam, CHP bunu söylüyor. Selahattin Demirtaş da bunu birkaç kez söyledi. CHP bunu söylüyor, tamam, ama bunun dışında, bunu mümkün kılacak herhangi bir desteği var mı? Muhâtap HDP ise, zâten HDP “Benimle açık müzâkere yap, doğrudan diyalog kur ve bunun sonucunda mutâbık kalırsak birlikte hareket edelim” diyor. Ama böyle bir pozisyon alan HDP ile buna ilişkin bir cevap üretmeden, “Çözüm Meclis’te” demek… Retoriklerin ötesinde atılan adımların buna hizmet etmediği bir durumda, Demirtaş’ın ısrarla “HDP kendine çeki düzen versin”, “Çanakkale Şehitliği’ne gidelim, çiçek koyalım, o zaman toplumun tüm kesimleri bizi anlar…” demesi…

Dediğim gibi, Selahattin Demirtaş’ın kamuoyunda karşılığı var, sempatisi çok yüksek ve çok başarılı bir siyâsetçi. Bence, zâten Türkiye’de tek başarılı siyâsetçi. Ama öbür taraftan, kamuoyundaki bu sempatiyi ve gücünü politik hayatta gerçekleştirebilecek ne siyâsî ittifaklara sâhip, ne de kitlenin değişen sosyolojisine baktığımızda… Buna şöyle bir örnek vermek isterim: Meselâ 2018’de Demirtaş, “Bağrınıza taş basın, sandığa gidip ‘faşizme hayır’ anlamına gelen oyunuzu verin” dedi. Böyle bir gerçeklik var. 

Ruşen Çakır: Selahattin Demirtaş’ın kendi tabanında bir gücü var. Ama bu gücünü sağlama alabilmesi için muhâlefetteki diğer aktörlerden gelecek bir desteğe ihtiyâcı var. Yanlış mı anlıyorum?

Arzu Yılmaz: Doğru. Sâdece şöyle bir nüans var: Bu kitledeki gücünü… Onun için biraz önce, özellikle doğudaki ve batıdaki Kürt kitlesinde sosyolojinin çok değiştiğini söyledim. Kişisel gözlemlerim, Demirtaş’ın Kürt kitlesindeki sempatisi daha çok Türkiye’nin batısında. Hiç kuşkusuz Türkiye’nin doğusunda da çok sâhiplenilen birisi. Çünkü bu hareketin içerisinden, kendi yetiştirdiği çocukları olarak bakılan biri. Selahattin Demirtaş, liderlik nosyonu son derece güçlü biri. Ama politik önermesini, gerçekleştirilebilirliği üzerinden tartıştığımız zaman, dediğim gibi, ne HDP veya Kürt siyâsal hareketi içinde güçlü bir örgütlülük yapısı var arkasında, ne söyledikleri kitle olarak Kürt kitlesinin tamâmını kapsayabilecek bir sosyolojiye hitap ediyor, ne de siyâsî ittifak arayışlarında topu sürekli taca atan, “Mevzû HDP ise, o zaman açıktan müzâkere yap, doğrudan diyalog kur” denildiğinde, o ittifakların ne kadar zayıf olduğunu görüyoruz. 

Dolayısıyla, benim görebildiğim kadarıyla, bu çerçevedeki tartışma, Demirtaş’ın ne cevap vereceğine bağlı olarak sürebilir; ama günün sonunda, sözünü ettiğim “resetleme” hâlini tâyin edecek bir dinamik olduğunu düşünmüyorum. 

Ruşen Çakır: Peki, siyâsî iktidar bu süreçlere nasıl müdâhil olabilir? Erdoğan daha önce, yerel seçimde Öcalan’ı ve kardeşini kullanmaya çalıştı ama işine yaramadı. Sonra, İmralı üzerinden, “Edirne’nin hesâbını esas İmralı soracak” diyerek Selahattin Demirtaş’ın gözünü korkutmaya çalıştı biliyorsun. Ve yine, bu seçim öncesinde, “İktidârın yeniden kazanmasına katkıda bulunacak şekilde Abdullah Öcalan’ı devreye sokmak isteyecek mi?” sorusunu berâberinde getirdi. Hattâ tam bu açıklıkta sorulmasa da, yine Kandil’le bir şey olabilir mi? Çünkü bu seçim Erdoğan için çok kritik ve kazanabilmek için birçok şeyi yapabilecek durumunda. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalması hâlinde, özellikle HDP oyları belirleyici olacak. Aritmetik ortada. Bunu alabilmenin yolu, ya o seçmene siyâsî vaatlerde bulunacaksın –ki artık iknâ edici vaatte bulunmak çok mümkün değil–, ya da böyle birtakım pazarlıklar söz konusu olabilir. Erdoğan bu treni kaçırdı mı sence? Kürt seçmenin oyunu alabilmek açısından hâlâ o yönde şansını deneyebilir mi?

Arzu Yılmaz: Bence kaçırdı. “Öcalan’ı Diyarbakır’da Dağkapı’ya getirse, önüme koysa, ben yine gidip Tayyip Erdoğan’a oy vermem” diyenlerle bile karşılaştım. Yani müthiş bir antipati var. Bu kırılma, antipati, aynı zamanda Erdoğan’a oy veren kendi tabanında da mevcut. Ama siyâsetin bir matematiği var. Meselâ Türkiye Mersin’de bir bomba patlayınca bir savaş olduğuna uyandı. Aslında 7 yıldır, TSK ve büyük ölçüde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları büyük bir savaşın içerisinde. Bu savaşa Mersin’de uyanıldı, ama 7 yıldır devam eden çok şiddetli bir savaş var. Dolayısıyla, bölgede çok ciddî değişiklikler var. En kestirmeden söylemek gerekirse, 2002’lerin başında yüz binlerce askeriyle Irak’a giren bir Amerika vardı. Şimdi, o oyun kurucu ve başat aktör Amerika’nın yokluğunda, bölgesel aktörlerin doğrudan oyun kurucu rollerde tezâhür ettiği, vekâlet savaşının bittiği ve doğrudan bölgesel aktörlerin karşı karşıya geldiği yeni bir iç savaş döngüsüne giriliyor. Bunu kitlenin nabzı üzerinden okuyacaksak, Erdoğan’a buradan ekmek çıkmaz. Bu bölgesel ölçekteki siyâsî dengelerin matematiği üzerinden bir mutâbakat yapılabilir mi ben bilemem. Ama bunu yapabilecek, bu işin zorluğunu aşabilecek, kitlenin tavrını döndürebilecek biri varsa, o da hiç kuşkusuz Abdullah Öcalan’dır. 

Meselâ 2018 seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ın sözünün dinlenmesinin şöyle önemli bir farkı olduğunu düşünüyorum. Bu bir yerel seçimdi. Günün sonunda, Diyarbakır’da oy verenler, HDP’ye verdi. İstanbul’da oy verenler, CHP’ye verdi. Ama genel seçim olduğunda durum farklı olur. O sözünü ettiğim Türkiye’nin doğusu ve batısı arasında Kürt kitlesindeki sosyolojik kırılmayı da göz önünde bulundurduğumuz zaman, bir genel seçim durumunda, Demirtaş’ın söyleyeceklerinin, 2018’de söyledikleri kadar etkili olabileceğinden şüpheliyim. 

İkincisi, Kürtler Erdoğan’a hâlâ oy verir mi? Bence vermez. Öcalan ve genel seçim gibi farklı bir matematikle, politik bir kitle olan Kürtler’in oyunu kullandığı durumda, bölgesel denge içerisindeki matematikte bir mutâbakat sağlanabilirse, o oy Erdoğan’a olmayacaktır. O oy, Kürtler’in içinde bulunduğu savaşta en azından ateşkesi sağlamaya verilecek bir oy olacaktır diye târif etmek daha doğru olur.

Ruşen Çakır: Önümüzdeki seçimde, Kürtler’in tercihinde, kendi kararlarından ziyâde, diğerlerinin, özellikle muhâlefette önde gelen aktörlerin nasıl tutum takınacağı önemli olacak. CHP şu âna kadar HDP ile ilişkilerini örtülü bir şekilde, ama iyi götürmeye çalışıyor. Muhtemelen, Kılıçdaroğlu başörtüsü meselesinde yaptığı gibi, Kürt sorunu ile ilgili de bir video yapacaktır. Ama burada herhalde en kilit parti İYİ Parti gibi gözüküyor. Hatırlarsan, Demirtaş’ın benimle yaptığı yazılı söyleşide söylediği, “Dışarıda olsaydım Başak’la beraber Meral Hanım’ın evine çat kapı kahvaltıya giderdim” lâfı, barış için bir el uzatmaydı. Ama aynı cevâbı alamadı. Şu anda da en büyük tıkanma İYİ Parti’den geliyor gibi. Tabiî onların da açık bir şekilde HDP ve Demirtaş’la birlikte hareket etmeye râzı olmaları söz konusu olamaz herhalde. Muhâlefet, Altılı Masa o zorluğu aşabilir mi? Diğer partilerin, meselâ DEVA, Saadet ve Gelecek partileri, formel de olsa HDP ile bir ilişki kuruyorlar. Orada kilit nokta İYİ Parti. Sanki, iktidârın da en çok güvendiği yer burası. İYİ Parti olduğu müddetçe, Altılı Masa’nın HDP ile yakınlaşması olamaz diye düşünüyor. Bu gerçekten böyle mi olacak?

Arzu Yılmaz: Ben kilit parti olarak İYİ Parti’yi değil, CHP’yi görüyorum. Bu hem Kürt siyâsal hareketi tarafına baktığımda da, kitlenin tartışmayı nereden kurduğuna baktığımda da, Selahattin Demirtaş’a veya HDP’ye baktığımda da, İYİ Parti’nin, Meral Akşener’in siyâsî kaydı belli; merkeze aday bir parti gibi çıktı, ama çok kısa sürede “Aslına rücû oldu” diyebileceğimiz bir pozisyon aldı. Dolayısıyla, Kürtler’in nazarında da, Altılı Masa’nın matematiği açısından da, CHP’nin alacağı pozisyonun çok daha belirleyici olacağını düşünüyorum. Açıkçası belki biraz onun için de dengesiz bir şekilde, ısrarla Kılıçdaroğlu’nun pozisyonu üzerinden Medyascope’ta yazmaya çalışıyorum. Çünkü bence gerçekten çok kritik bir durum. Daha cesur… Aslında bu da doğru bir lâf mı bilemiyorum. Bir insan bir niyet taşır da, o niyeti söylemeye cesâret edemediğinde “daha cesur” demek daha doğru olur.

Açıkçası ben, CHP’nin Kürt meselesiyle ilgili ne niyet taşıdığını çözebilmiş değilim; çözene de henüz rastlayamadım. Onun için biraz önce “retorik” diye altını özellikle çizdim. CHP “Kürt sorunu HDP ile Meclis’te çözülür” diyor. Eh, tamam, Meclis’te çözülecekse HDP’nin pozisyonunu güçlendirecek birtakım adımlar atmalısın. Ezcümle, CHP’nin bugüne kadarki performansı, benim de tâkip edebildiğim kadarıyla, yorum yapan kimseyi de tatmin edebilmiş görünmüyor. Bundan sonra radikal bir değişiklik yapar mı? Umarım, hamle yapmak adına başörtüsü gibi bir hamle olmaz; daha akıllıca planlanmış bir hamle olur.

CHP’nin içini çok yakından bilmiyorum. Ama CHP kendi içindeki yapıyı halleder ve daha net bir pozisyon alırsa, o zaman Demirtaş’ın söylediklerinin, o zaman “Öcalan’ı Dağkapı’ya getirse, kürsüye oturtsa, Erdoğan’a oy vermem” diyenin bir anlamı olabilir. Tıpkı denize bir taş atmak gibi, dalgalar birbirini tamamlar. Ama bu hâliyle, Selahattin Demirtaş’ın üzerinde durmaya çalıştığı, zâten kırılgan olan zemini zayıflatan, zayıflatmasa bile ona güç vermeyen, veya Kürtler’i alternatifsiz bırakan, HDP’nin başka bir kırılgan pozisyonunu güçlendiren, kimseye ve işin kötüsü kendine de hayrı olmayan… Nasıl bir rasyonalitesi var bilmiyorum, ama zâten oyu da artmıyor. 

Kürtler’in vereceği oylar çok kritik olacak. Ama Kürt oylarının nasıl Türkiye’nin hayrına, en azından bir normalleşmeye yardımcı olabilmesini sağlayacak olan da, bana göre İYİ Parti’nin değil, CHP’nin pozisyonudur. Ama bütün bu hikâyenin sonunda bugünden yarına şâhâne bir şey olmayacak; kimsenin böyle bir beklentisi yok. Ama en azından bir normalleşme sağlanacaksa, bu normalleşme, Kürtler’in mutâbakatının sağlandığı, bu mutâbakatın sağlanması için de CHP’nin, HDP’nin söylediği gibi daha açık müzâkere, doğrudan diyalog ve hangi konularda mutâbık olabileceğini netleştirdiği bir pozisyon, hem Kürtler’in nazarında hem seçimlere giderken koşturduğumuz yolda, CHP’yi son derece güçlendirecektir. 

Ruşen Çakır: Bir provokatif soruyla bitirelim: Mersin tarzı saldırıların devam etmesi hâlinde, bundan en çok zarar görecek herhalde Demirtaş ve HDP olur. Ne dersin?

Arzu Yılmaz: Ben Avrupa’da yaşıyorum. İster Rojava’da attığı adımlar üzerinden tâkip edin, ister Avrupa üzerinden tâkip edin, PKK 2 yıldır terör listesinden çıkmak için çok büyük çaba gösteriyor. Son 2-3 yıldır yapıp ettiklerini tâkip edebildiğim kadarıyla, bu saldırı kendi stratejisine de pek uygun bir şey gibi görünmüyor. O konuda, sen bir yayınında, “Kendini hatırlattı” diye bir yorum yapmıştın. Bunu hangi bağlamda söylediğini şu anda hatırlamıyorum, çünkü olaylar çok üst üste gelişti. Biraz önce söylediğim gibi, aslında aynı anda yaşıyoruz, ama aynı ânı paylaşmıyoruz. 

Türkiye’deki kutuplaşma târif edilirken, “Kürtler, dindarlar ve sekülerler” diye söyleniyor. Aslında, bu 3 kutuplu hâli ortasından kesen, bir de aynı anda yaşayıp aynı ânı paylaşmayan Türkiye’nin doğusu ve batısı var. Bu yeterince konuşulmuyor. Tercih mi edilmiyor, sırası mı gelmiyor bilemiyorum. Bunu niye söylüyorum? Uzun süredir çok şiddetli bir savaş devam ediyor. Bana kalırsa, Mersin saldırısı, PKK’nın izlediği stratejiye pek uygun değildi. Ama günün sonunda, Türkiye’ye uzun süredir devam eden şiddetli bir savaşı hatırlattı. Onun için senin söylediğin, “kendini hatırlattı” lâfına referans verdim. Bu söz, savaş içinde olduğumuzu Türkiye kamuoyuna hatırlattı diye düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Evet Arzu, çok teşekkürler, güzel bir yayın oldu. 

Arzu Yılmaz: Ben teşekkür ederim. 

Ruşen Çakır: “Kürt hareketinde dengeler değişiyor mu?” sorusunu Hamburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Arzu Yılmaz ile konuştuk. Kendisine tekrar teşekkür ederiz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus