Öner Günçavdı yazdı: Cumhuriyet ve iktisadi kalkınma arayışımız

Arayış meyvelerini vermiş, 1923 yılında Cumhuriyet ilan edilmiştir.

Maalesef bugüne kadar Cumhuriyet’in kuruluşu siyasi boyutu ile ele alınmış ve tartışılmıştır. Oysa Cumhuriyet aynı zamanda, bu topraklar üzerinde daha 19. yüzyıl içinde başlayan dönüşüm ve kalkınma arayışının ulaştığı yeni bir merhaledir. Dolayısıyla bugün Cumhuriyet’in bir başarısından bahsetmek gerekiyorsa, bu yüzyıllık süreç içinde iktisadi olarak başardıkları bakımından da değerlendirilmesinde yarar var.

Dünya bugün olduğu gibi yirminci yüzyılın başlarında radikal bir dönüşümün eşiğindeydi. On dokuzuncu yüzyılda başlamış olan ulusal devletin yükselişi, ulusal düzeyde gerçekleştirilecek iktisadi gelişimin de sınırlarını oluşturmaya başlamıştı. Bu konuda başarılı olan ülkeler, sancılı bir şekilde de olsa toplumsal organizasyonlarına bu dönüşüme beraber başlamışlardı.

Aslında bu dönüşüm ihtiyacının kaynağı refah arayışıydı. Refahın nasıl üretileceği ve o günlerde artan nüfus arasında nasıl paylaştırılacağıydı. Aslında II. Dünya Savaşı sonrası dünyasına hâkim olacak refah devleti uygulamalarına girişmeden önce dağıtılacak olan refahın üretilmesi gerekmekteydi. O günlerdeki siyasi tartışmalar da aslında toplumsal manada refahın en iyi ve en hızlı nasıl yapılabileceği üzerinde yoğunlaşmış ve bu konuda iki farklı model başka ülkelere örnek olarak yükselişe geçmişti.

Yeni dünyada geçerliliği olan iktisadi modelin uygulanabilmesi için geniş topraklar üzerinde, birbirinden farklı milletleri bir arada tutarak, bütünleşmiş bir pazar oluşturmadan bir kalkınma çabasına girme, dahası milli sınırları belli olmayan geniş bir coğrafyada bunu uygulamaya çalışmak o günlerin teknolojisi ile pek mümkün görünmemektedir.

O günlerde gelişmiş ülkelerin hemen hemen hepsinde geleneksel iktisadi yapılar terk edilmeye başlamıştır. “Milli” sınırlar içinde bütünleşik bir “pazar” tanımlanarak, “milli” özelliklere haiz bir iktisadi kalkınmanın arayışı başlamıştı. Bu bakımdan o günlerde çağdaşlaşmak bu ülkelerin deneyimlerinden yararlanarak, öncelikle milli sınırların oluşmasını sağlamak, ardından da bu sınırlar içinde bir pazar bütünlüğünün oluşturulmasını sağlamak gerekmektedir. Bunlar öncelikle yapılması gereken koşullardır. Kurtuluş Savaşımız’ın bir de bu açıdan değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyim.

Osmanlı İmparatorluğu bu dönüşüm fırsatını kaçırdı. Dönemin refah kaynağı olarak görülen sanayileşmeyi ve bunun için elzem olan pazar birliğini sahip olduğu geniş coğrafya içinde sağlayamadı. Ancak bunlardan çok daha önemlisi böyle bir kalkınma hedefinin gerçekleşmesi için gerekli sermaye birikiminin hukuki güvencesi oluşturulamadı. Siyasi erkin tek kişide toplanması sermaye birikiminin mülkiyeti konusunda şüphe duyulmasına yol açtı. Dahası mülkiyet hakkını kendinde toplamış bir kişinin bu hakkın meşruluğunu hiçbir dünyevi güce dayandırmadan, sadece ilahi birtakım unsurlara dayandırarak inşa edilen rejim, o günlerin çağdaşı olan bir kalkınma modelinin uygulamasını zora sokmaktadır.

Ancak bu yapısal eksikliklerine rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nda kalkınma ve dönüşüm ihtiyacını konu edinen tartışmalar hiçbir zaman eksik olmadı.

Dünyadaki bu dönüşümün uluslararası düzeyde yarattığı gerilimler ve güç mücadeleleri beraberinde I. Dünya Savaşı’nı doğururken, bizim için de bu dönüşümün sağlanacağı koşulları oluşturabilmemiz için imkân sağladı.

Savaşın Osmanlı İmparatorluğu üzerine etkisi yıkıcı oldu. Ama aynı savaş milli bir karaktere sahip bir ekonominin ve siyasi düzenin doğuşuna da vesile oldu. Bu bakımdan Kurtuluş Savaşı bizim için sadece siyasi manada bir kurtuluş vesilesi değil, aynı zamanda yeni dünya düzeninde iktisadi olarak geri kalmışlığımızın zincirlerinden kurtulmamızın da vesilesi olmuştur.

Cumhuriyetin ilanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması sadece siyasi bir rejim inşası olarak görülemez. Aynı zamanda geç kalmış bir iktisadi kalkınma arayışının yeni bir patikaya girmesi anlamını da taşır.

Bu yeni rejimin iktisadi kalkınma arayışı, öncelikle iktisadi kaynakların kullanımda verilecek “kararlarının meşruluğunun” hangi güce dayandırılacağına verilen son derece net bir cevaptır. Diğer bir deyişle iktisadi kalkınmadaki kararlarda “meşruluk” tartışmasına verilen net cevap Cumhuriyet’in bizatihi kendisidir. Zaten bu karar verilmeden o günkü kalkınma anlayışının hayata geçirilebilmesinin de imkânı yoktur.

Ekonomide meşruluk sorunu en fazla, o günlerdeki kalkınma anlayışının uygulanabilirliği açısından son derecede önemli olan, mülkiyet konusunda verilecek kararların meşruluğunun neye dayandırılacağı ile ilgili olarak yaşanmaktadır. Bu meşruluk arayışına verilen net cevap nedeniyle Cumhuriyet’in ilanı, tarihimizde son derecede ciddi bir kırılmaya işaret etmektedir. Zira ekonomik kaynakların kullanımı ve ülkedeki varlıklar üzerindeki sahipliliğin meşruluğunu “ilahi” güçlerden alan bir rejimin terkedilerek, anayasal bir rejime geçilmiş; siyasi erkin meşruluğu ise insan yapısı olan hukuka dayandırılmıştır. Yani meşruiyetin kaynağı göklerden yeryüzüne inmiştir.

Bu önemli bir gelişmedir ve ülkemizde bugün yaşadığımız siyasi sorunların çözümü bakımından siyaset bilimci ve iktisatçılar için güçlü bir referans oluşturmalıdır.

Meşruluğunu hukuktan alması bakımından, öncekine göre önemli bir fark ortaya koyan bu yeni rejimin benzerlerine, o günlerde ekseriyetle Batı’da rastlanmaktadır. Cumhuriyet’in kurucu iradesinin o günlerde kararlı bir şekilde ortaya koyduğu çağdaşlık endişesi, siyasi erkin meşruluğu bakımından “hukuk üstünlüğü” ilkesini benimsenmesinin kalkınma için önemli bir referans olmasındandır.

Öncesinde hukuk tanımayan, meşruluğun kaynağını ilahi bir güçten alınması o günlerde ortaya çıkan çağdaş iktisadi düzenlerinde yeri olmayan bir anlayışa işaret etmektedir. Dolayısıyla kalkınma arayışı içinde olan bir ülkede devam ettirilmesi mümkün değildir.

Özellikle bu dönemde sanayileşme refahın yeni kaynağı olarak görülürken, sanayileşmenin ana unsuru sabit sermaye birikimidir. En basitinden bu birikimi yapacakların sahip oldukları birikimlerin korunmasını ilahi bir gücün insafına bırakmaları mümkün değildir. Dolayısıyla yeni dünya düzeninde iktisadi kalkınma için gerekli sermaye birikiminin yapılabilmesi, öncelikle bu birikim üzerindeki mülkiyetin güvencelerinin oluşturulmasını zaruri kılar. Bu zaruriyet sonuç olarak ekonomide meşruluğun kaynağı olacak bir hukuk sistemine ihtiyaç doğurur.

Bugün aradan geçen 99 yıl sonra Türkiye’nin geldiği noktada hala iktisadi kararlarda meşruluğun kaynağının ne olacağını tartışır hale geldik. Oysa bu sorunun cevabını kurucu irade bundan tam 99 yıl önce vermiş ve Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte dünyadaki ilk kalkınma arayışının örneği Türkiye Cumhuriyeti tarafından verilmeye başlanmıştır.

Umarım önümüzdeki sene, bu topraklardaki insanların refah arayışının bir aracı olarak bundan neredeyse 100 yıl önce Cumhuriyet rejimi ile birlikte iktisadi kararların meşruluğunu hukuka dayandırma ilkesi yeni kalkınma anlayışımızın bir unsuru olarak tekrar hayata geçirilecektir.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus