Ruşen Çakır, ABD-İsrail ile İran arasında tırmanan savaşta Türkiye’nin taraflardan birine angaje olmasının ağır sonuçlar doğuracağını belirterek, Ankara’nın mevcut “orta yolcu” politikasını yorumladı.
Ruşen Çakır, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve dördüncü gününe giren savaşın bölgeyi hızla istikrarsızlaştırdığını belirterek, Türkiye’nin bu tabloda “orta yolcu” bir politika izlemesinin yanlış olmadığını söyledi. Çakır, Ankara’nın taraflardan birine açıkça angaje olmasının stratejik, ekonomik ve siyasi açıdan ağır sonuçlar doğurabileceğini vurguladı.
İran lideri Ayetullah Ali Hamaney ve üst düzey isimlerin ilk gün öldürülmesinin savaşın ciddiyetini gösterdiğini ifade eden Çakır, İran’ın çatışmayı Körfez ülkelerine ve bölgedeki ABD üslerine taşımasının da önceden yapılmış planlara işaret ettiğini kaydetti. Savaşın süresine ilişkin belirsizliğe dikkat çeken Çakır, “3-4 gün deniyordu, şimdi 3-4 hafta deniyor; daha uzun da sürebilir ya da ansızın bitebilir” dedi.
Türkiye hassas dengede
Türkiye’nin İran’la tarihsel olarak rekabet eden ancak düşmanlık üretmeyen bir ilişkiye sahip olduğunu hatırlatan Çakır, “Türkiye savaşın neresinde?” sorusunu yöneltirken, Ankara’nın hem ABD ve NATO ülkeleriyle stratejik bağları hem de Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkileri nedeniyle hassas bir denge gözettiğini söyledi. Erdoğan yönetiminin şu ana kadar İran’a yönelik saldırılardan rahatsızlık duyduğunu dile getirdiğini, ancak ABD’ye doğrudan sert bir tutum almadığını belirtti.
Çakır, Türkiye’de iktidar çevrelerinde zaman zaman İran yanlısı bir görüntü oluşsa da bunun gerçeği tam yansıtmadığını, Suriye iç savaşı nedeniyle iktidar tabanında güçlü bir İran karşıtlığı da bulunduğunu ifade etti. Buna karşılık, İsrail ile ilişkilerin düzeltilmesi gerektiğini savunan bazı AKP’li isimlerin çıkışlarının ise karşılık bulmadığını söyledi.

“Bu savaşa uzak durmak gerekiyor”
Ankara’nın mevcut çizgisini “zor ama doğru” olarak niteleyen Çakır, Türkiye’nin en büyük riskinin ABD-İsrail eksenine daha yakın görünmek olduğunu savundu. İsrail ve ABD’nin saldırılarını “emperyal bir hamle” olarak tanımlayan Çakır, buna mesafe koyarken İran rejiminin politikalarına da ortak olunmaması gerektiğini dile getirdi.
Muhalefetin de hükümetin mevcut tutumuna güçlü bir itiraz getirmediğine işaret eden Çakır, Türkiye’nin savaştan şimdiden ekonomik ve siyasi fatura ödemeye başladığını belirtti. “Bu savaşa olabildiğince uzak durmak ve herhangi bir cepheye katılma çağrılarını bertaraf etmek gerekiyor” diyen Çakır, aksi halde savaşın doğurduğu risklerin iç siyasette kullanılmasının yeni sorunlar yaratabileceği uyarısında bulundu.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. ABD ve İsrail’in İran’a açtığı bu ikinci savaşın 4. günündeyiz. Çok sert gidiyor. Zaten ilk günden Ayetullah Hamaney’in ve kurmaylarının öldürülmesiyle olayın ne kadar ciddi olduğunu gördük. Karşılıklı saldırılar sürüyor. İran bunu sadece İsrail’e ve ABD’ye değil, bölgedeki özellikle Körfez’deki Amerikan üslerine ama aynı zamanda bu ülkelere saldırarak sürdürüyor. Ne zaman biteceği belli değil. Önce 3-4 gün dendi. Şimdi 3-4 hafta deniyor. Çok daha uzun da sürebilir, ansızın bitebilir de. Çünkü çok karışık bir olay. Tarafların bu konuya ne kadar hazırlıklı oldukları konusunda çok ciddi şüpheler var. En azından İran’ın Hamaney ve en üst düzey isimlerin ölümünü mümkün kılacak bir olay gerçekleştirmesi, toplantı gerçekleştirmesi çok da hazırlıklı olduğunu göstermiyor. Ama aynı İran’ın savaşı anında Körfez ülkelerine taşıması da birtakım hazırlıkların, planlamaların önceden yapıldığını bize gösteriyor.
Neyse, savaşın gidişatını daha sonraya bırakalım. Bu yayının esas sorusuna gelelim: Türkiye bu savaşın neresinde? Çok önemli, hayati bir soru. Türkiye bu savaşın yanı başında. Bir kere İran’a komşu bir ülke. İran’la çok eskiye dayanan, çatışmayan ama sürekli rekabet eden bir ilişkisi var. Ta geçmişte imparatorluklar döneminden itibaren. Daha sonra Cumhuriyetle şahlık rejimi, daha sonra Cumhuriyetle İran İslam rejimi arasında hep bir rekabet, hep bir alan kapmaca, köşe kapmaca. Ama genel olarak bakıldığı zaman iyi ilişkiler var; rakip ama düşman değil. Bir diğer yandan Türkiye’nin, en azından Türkiye’nin ABD ile çok stratejik ilişkileri var ve ABD Başkanı Donald Trump’la Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi tabirleriyle dostane ilişkileri var. Buna ek olarak İran’ın saldırdığı Körfez ülkeleriyle bir zamanlar kötü olan ama sonra iyileşen ve Türkiye’nin çok mecbur olduğu ilişkiler var. Tabii bir de işin bir başka boyutu, savaşa bir şekilde dahil olacakları anlaşılan Batı ülkeleri, ki bunların hepsi NATO üyesi, onlarla olan ilişkileri var. Bir tek burada Türkiye’nin İsrail’le arasının kötü olması var.
Şu ana kadar Türkiye bu saldırı sadece İsrail’den geliyormuş gibi yapmaya çalışıyor. İsrail’e yönelik suçlamalar var ama ABD’ye olsa da Trump’a yönelik çok fazla suçlama getirilmiyor. Tabii burada çok ince de bir husus var. Türkiye’de birtakım üsler var. Amerika Birleşik Devletleri bu üsleri kullanabiliyor ama Türkiye bu üslerin Türk üssü olduğunu söylüyor ve hep dün bu yaşandı; spekülasyonlar yapılıyor buralara saldırı olduğu ya da olacağı yolunda ve devlet de bunları yalanlıyor. Bir de işin böyle bir boyutu var. Şu ana kadar Erdoğan yönetimi orta yolcu bir çizgi izledi. İran’a saldırılarından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Ama İran’ın Körfez ülkelerine saldırmasından duyduğu rahatsızlığı da dile getirdi. Hamaney’in öldürülmesinden duyduğu rahatsızlığı da dile getirdi. Ama hiçbir zaman iki taraftan herhangi birinin yanında açık bir şekilde angaje olmadı. Olmayacak da ki bence doğru olan bu.
Ama Türkiye’nin bu politikasını değiştirmesini bekleyenler, umanlar tabii ki var ama Erdoğan’ın bu politikayı değiştirebileceğini sanmıyorum. Çünkü her hâlükârda taraflardan birisinin yanına katıldığınız andan itibaren kaybedecek çok şeyiniz var: stratejik olarak, ekonomik olarak, bir de siyasi olarak. İç politika, Erdoğan’ın tekrar seçilme gibi bir derdi var; en önemli derdinin de o olduğunu biliyoruz. Şu anda yapılacak her türlü büyük hamle bunu çok ciddi bir şekilde zora sokabilir. Mesela açık bir şekilde İran karşıtı pozisyon alırsa çok zorlanır. Ama İran yanlısı pozisyon alması halinde de uğrayacağı birtakım karşı cevaplar, muhatap olacağı karşı cevapların faturası da ağır olabilir. Bu anlamda bu orta yolcu politikanın yanlış olmadığını düşünüyorum. Fakat şunu da özellikle vurgulamak istiyorum: Ankara bunu yaparken iktidar destekçisi bazı kişiler bir tür İran yanlısı pozisyon alır gibi yapıyorlar. Aslında bu büyük ölçüde yalan. Birçok açıdan yalan. Mesela şu ana kadar Türkiye’de ciddi anlamda bir ABD-İsrail saldırılarına karşı kitlesel bir protestoya tanık olmadık. Güneydoğu’da, Batman’da bir şeyler olduğunu okudum; büyük bir ihtimalle HÜDA PAR çevreleri yaptı, onun dışında bir şey görmedik.
Öte yandan biliyoruz ki Türkiye’de özellikle Suriye iç savaşı nedeniyle çok ciddi bir İran karşıtlığı var iktidar saflarında. Bir mezhepçilik olayı Suriye ile birlikte bayağı bir yerleşti. Ama şunu da biliyoruz: Erdoğan açık bir pozisyon almadığı müddetçe bu diğerleri hep kaçak güreşecekler. Bunun dışında ilk gün AKP içerisinden bazılarının, bir iki kişinin utangaç bir şekilde “Ya artık İsrail’le aramızı düzeltsek, gerçekçi olsak” gibi çıkışları oldu; fakat karşılık bulmadı. Ama görüyoruz ki böyle bir ihtimali düşünenler de var. Türkiye’nin şu anda yapabileceği bence en yanlış şey, bir şekilde ABD-İsrail saldırganlığına daha yakın görünüyor olmaktır birçok açıdan; ama her şey bir yana insani olarak. Burada Trump-Netanyahu ikilisinin İran rejimi ne kadar kötü olursa olsun, ne kadar Hamaney zulümle eş değer bir lider olursa olsun, Netanyahu-Trump ikilisinin İran’ın, bölgenin ve dünyanın iyiliği için bir savaş başlattıklarını düşünebiliyor olmak bile insanı bence insani duruştan çıkarır.
Dolayısıyla burada İsrail-ABD ikilisinin emperyal ya da emperyalist saldırganlığıyla mesafeyi net bir şekilde koyup ama aynı zamanda da İran rejiminin suçlarına ortak olmamaya çalışmak lazım. Çok zor bir iş; biliyorum, birey olarak hepimizin bunu yapabilmesi zor, ülke olarak Türkiye’nin bunu yapabilmesi zor ama imkânsız değil. Tabii ki savaş geliştikçe, yeni yeni cepheler açıldıkça Türkiye’nin işi çok daha zorlaşacak ama şu an itibarıyla Ankara’nın durduğu yerin esas anlamıyla doğru olduğu kanısındayım. Zaten muhalefette de bu konuda çok ciddi bir eleştiriye de tanık olmuyoruz. Bu anlamda siyasi iktidar aslında toplumdan, toplumun her kesiminden bir tür ön kabul almış durumda. Ama bunu suistimal etmek isterse, savaşın doğurduğu birtakım riskleri kendi siyasi amaçları için fırsata dönüştürmeye çalışırsa o zaman işin rengi değişir. Şu haliyle Türkiye’nin bu savaşa, şimdiden faturasını ödemeye başladığı bu savaşa olabildiğince uzak durması, durmaya çalışması gerekiyor ve her türden “şu cephenin ya da bu cephenin yanında olalım” çağrılarını istikrarlı bir şekilde bertaraf etmek gerekiyor.
Evet, bugünün ithafı bir İranlı büyük yazara. 20. yüzyılın en öne çıkan İranlı yazarlarından birisiydi; Samed Behrengi. Tebriz doğumlu, yani Azerbaycanlı bir aydın, öğretmen, köy öğretmeni; halk kültürü, folklor üzerinde çalışmış, özellikle çocuklara yönelik eserler vermiş bir isim. Onun ‘‘Küçük Kara Balık’’ ve ‘‘Bir Şeftali Bin Şeftali’’ kitapları benim galiba hayatta çocuk edebiyatı diye okuduğum ilk kitaplardandır ve çok etkilenmiştim. Ve benim kuşağımda çocuklar bayağı bir okuyorlardı, çok satıyordu. Umarım hâlâ öyledir. Bu kitaplar, başka çok kitabı da var ama benim için bu ikisi önemli. Gerçekten usta işi bir edebiyatçının eserleriydi. Ve bu kişi 28 yaşında hayatını kaybetti. Aras Nehri’nde boğuldu. İddiaya göre yüzerken boğuldu ama genel inanışa göre Şah rejimi tarafından öldürüldü. Çünkü Samed Behrengi Şah rejimini eleştiren siyasi bir entelektüeldi ve hep onun rejim tarafından öldürüldüğüne inanılır. Şimdi Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sözüm ona İran’ın başına geçmek için kollarını sıvamış bekleyen Şah’ın oğlunu gördükçe aklıma Samet Behrengi geliyor.
Umarım İran bir an önce bu belalardan en az zararla kurtulur ve umarım İran’ın geleceğinde bir daha o Şah rejimi olmaz. Hiçbir zaman “dinsizin hakkından imansız gelir” basitliğiyle hareket etmemek lazım. İran rejiminin, İslam rejiminin çok kötülükler yaptığına, kendi halkına çok kötülükler yaptığına tanık olduk ama Şah rejiminin de halkını hiç sevmediğini çok iyi biliyoruz. Zaten zamanında devrim de bu baskıcı rejime karşı yapılmıştı. Dolayısıyla İslam rejiminin alternatifinin şahlık olduğunu söyleyenlere geçmişi hatırlatın. Bilmiyorsanız Şah döneminde yaşanan büyük katliamları, insan hakları ihlallerini öğrenin ve Samed Behrengi’ye bakın. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







