Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz

İSTANBUL (Medyascope) – Çin artık sadece “uzaktaki büyük ülke” değil; ucuz mallardan elektrikli araçlara, yapay zekâdan Ortadoğu krizlerine, ABD ile teknoloji savaşından yeni dünya düzeni tartışmalarına kadar gündelik hayatımızın ve küresel siyasetin merkezinde. Prof. Dr. Çağdaş Üngör, İletişim Yayınları’ndan çıkan “Çin Hakkında Bilmek İste(me)dikleriniz” başlıklı son derece ilginç ve ufuk açıcı kitabında Çin’e dair ezberleri, Batı’nın jeopolitik korkularını, Türkiye’deki yüzeysel Çin algısını ve Pekin’in aslında ne kadar “alternatif bir dünya düzeni” sunabildiğini farklı bakış açılarını birleştirerek anlatıyor. Gülener Kırnalı bu söyleşide; otoriter süper güç ile ekonomik mucize klişelerinin ötesinde, çelişkileri, sınırları, iddiaları ve kırılganlıklarıyla bugünün Çin’ini, konunun uzmanı Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile konuştu.

Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
  • Kitabınızın başlığı “Çin Hakkında Bilmek İste(me)dikleriniz”. Burada baştan güçlü bir ima var: Belli ki merceğinizi, Çin hakkında sadece bilmediklerimiz kadar belki de bilmekten kaçındıklarımıza yöneltiyorsunuz. Bununla birlikte şunu da sormak lazım: Türkiye’de ve Batı dünyasında, Çin’e bakışta asıl sorun bilgisizlik mi, önyargı mı, Çin’i ideolojik pozisyonlarını doğrulamak için kullanan siyasi anlatılar mı?

Kitabın ismi, okurun hiç merak etmediği ama benim akademik ilgi alanıma girdiği için yazdığım şeyleri de kapsadığı için (propaganda faaliyetleri, vs.) böyle oldu. Tabii yayınevlerinde ve sosyal medyada en çok gördüğümüz başlıklardan biri “Çin hakkında mutlaka bilmeniz gereken şeyler” vs. olduğu için bir nazire de sayılabilir. Bir ara okur acaba isme bakıp da Çin’deki organ mafyasını vs. anlattığımı düşünür mü diye endişelenmedim de değil. Şaka bir yana, bu kitapta ya da başka herhangi bir kitapta Çin hakkında bilinmesi gereken her şeyi toparlamak -hatta liste haline getirmek bile- mümkün değil. Bilmediklerimiz ise hep devasa bir yığın olarak kalacak çünkü muazzam bir coğrafya, tarihsel derinlik, kopuşlarla dolu uzun bir siyasi gelenek var. Neresinden tutarsanız tutun, yazması, anlatması yıllar sürer.

Ben Batı’da Çin’le ilgili bilgisizlik olduğunu düşünmüyorum; yani dünyanın en meşhur Çin uzmanları, en büyük Asya enstitüleri ABD ve Avrupa’da. Batı’da isteyen, arzulayan herkes Çin’le ilgili yüzlerce farklı kaynağa ulaşabilir ancak bugün itibarıyla jeopolitik/ideolojik bakış gerçekliğin üstünü örtebilecek kadar kalınlaşmış durumda. Batı medyası/akademisi Çin’le ilgili kendi terminolojisini yaratacak kadar gelişkin (“vatandaşlık puanı”, “borç tuzağı”, “yeni sömürgecilik” vs.) ama bunların her zaman gerçekliğe tekabül etmediğini, bir süre sonra o konuda derinlemesine araştırmalar yapılınca anlıyoruz. Batı’daki Çin karşıtlığı, bardakta fırtına kopartan bir dizi kavram üretiyor; sonra bir bakıyorsunuz bunların bir kısmı yanlış ya da abartılıymış. Türkiye’de ise bilakis, Çin’e karşı eleştirel mesafenin olmayışından -ya da Çin karşıtlığının son derece yüzeysel, kültürel unsurlardan ibaret olmasından- dert yanabiliriz. Mesela Türkiye’deki Çin eleştirileri hemen hiçbir zaman tek parti rejimine yönelmez ama Çin yemekleri, Çin vatandaşları hakkında çoğumuzun sert bir önyargısı vardır. Elbette Çin hakkında Batı’ya kıyasla çok daha az bir malumatla durumu idare ediyoruz; Çin’le ilgili kendi terimlerimizle düşündüğümüz de söylenemez. Türkiye’ye doğrudan Çin’den akan bilgi hala sınırlı ve biz de Çin’e Batı kadar odaklanmış değiliz. Bugün temel olarak ilgilendiğimiz iki konu var. Birincisi; Çin, ABD’ye karşı bir denge unsuru olur mu? Ona meydan okur mu? İkincisi ise; yatırım-borç-ticaret ortağımız olur mu? Bize teknoloji verir mi?

Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
  • Bu söylediklerinize benzer şekilde, Batı dünyasında ve Türkiye’de Çin çoğu zaman iki uç imge arasında sıkışıyor: Bir yanda “otoriter süper güç”, diğer yanda “ekonomik mucize”. Sizce bu iki kalıp Çin’i anlamamızda ne kadar faydalı ya da meseleyi bütünüyle görmeyi nasıl zorlaştırıyor? Çin’i bugünkü hâliyle kavrayabilmek için hangi tarihsel ve toplumsal arka plana bakmak gerekiyor?

Çin Komünist Partisi’nin Soğuk Savaş’tan sonra hayatta kalan az sayıda (Küba, Kuzey Kore vs.) komünist partiden biri olması ve bunlar içinde ekonomik mucizeye imza atan tek parti olması bence önemli. ÇKP, Çin’e bakarken her yerde karşımıza çıkan, yadsıyamayacağımız bir gerçeklik. Ayrıca bu ekonomik gelişme ivmesi olmasaydı bugün hiçbirimiz Çin’i bu kadar çok konuşuyor olmazdık. Çin, gazete manşetlerinde bu kadar yer işgal etmezdi ve en önemlisi de ABD’nin tehdit algısında birinci sıraya yükselmezdi. “Otoriterlik” de bence belirleyici çünkü Çin demokratik bir rejime sahip olsaydı ekonomik büyümesi de bu kadar sorun olmayacaktı. Çin’in ekonomik modeli, serbest piyasa dinamiklerine dayansa da küresel ölçekte neoliberalizmden farklı bir alternatif sunuyor. Devlet planlaması, sübvansiyonlar ve teşvikler sayesinde Çin’deki bazı sektörler dünya lideri haline geldi. Ayrıca Çin Modeli, 20. Yüzyılda egemen olan “ekonomik büyüme ancak demokrasi ile mümkün” algısını yıktı. Bunu teknoloji sahası için de söyleyebiliriz. “Düşünce özgürlüğü olmadan bilim-teknoloji gelişmez” diyorduk; Çin bir şekilde bunu başardı. Yapay zekâ, uzay, elektrikli araçlar vs. tüm bu sahalardaki gelişmeleri sadece çalma çırpma, taklit ile açıklayabileceğimizi hiç sanmıyorum. O yüzden de Çin’in başka ülkelere ilham vermesi mümkün, hatta endişe verici. Çünkü Çin’den ilham alanlar genellikle aynı yolun yolcuları oluyor. Dünyada ne kadar kral, şeyh, büyük lider, komutan varsa Pekin’e bakıp “ben de yapabilirim” diyor.

Öte yandan, rejim tipi ve ekonomik mucize elbette modern Çin’i anlamak için yegâne kıstaslar değil. Çin’de o kadar çok irili ufaklı sorun var ki, sözgelimi genç işsizliği rakamları bu haldeyken, halktan kimsenin birinci önceliği “bu sene şu askeri gösteriyi yaptık, bu zirveyi topladık, ABD’ye şöyle kafa tuttuk” değil. Çin pek çok anlamda hala gelişmekte olan bir ülke. Gelir adaletsizliği var; büyüme rakamları düşüyor ve nüfus yaşlanıyor. Bu sorunları seçimlerin olmadığı bir ülkede, asırlık Çin Komünist Partisi’nin meşruiyetini zedelemeden gidermeye çalışıyorsunuz. Aynı esnada 1 milyar sosyal medya kullanıcısı her gün internete giriyor ve Politbüro’nun bakış açısıyla, bunların da kontrol altında tutulması lazım. Yani Çin’e dışarıdan bakınca iki boyutlu bir süper güç kurgusuna inanmak kolay olsa da biraz yakınlaşınca bu görüntü bozuluyor. Onlarca etnik grup, bir ucu Sibirya’ya bir ucu tropikal iklime uzanan devasa bir bölgesel çeşitlilik, kadın-erkek, yaşlı-genç vb. birçok gerilimi bir arada düşününce “Çin şöyledir, aslı budur” gibi bir genelleme yapmak çok zorlaşıyor.

Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
  • Çin’in yükselişi genellikle büyüme rakamları, ihracat kapasitesi, teknoloji yatırımları ve altyapı projeleriyle anlatılıyor. Fakat siz kitabınızda Çin’i daha karmaşık bir dönüşüm hikâyesi olarak ele alıyorsunuz. Çin’in bugünkü küresel ağırlığının arkasındaki asıl siyasal, ekonomik ve kültürel dinamikler neler?

Büyüme rakamları ve ihracat kapasitesi, sadece istatistiki açıdan değil, Çin’i herkesin hayatının bir parçası haline getirdiği için de önemli. 2000’li yılların başlarını düşünelim, Türkiye’deki tekstilciler Çin’le fiyat açısından rekabet edemeyeceklerini anlayıp devletten koruma, teşvik vs. talep ediyor. Herkes yavaş yavaş mahallesinde yeni açılan “bir milyoncu” dükkanlarına yöneliyor. Daha önce Türkiye’de üretilen malların muadilleri Çin’de çok ucuz olduğu için ufaktan bir sanayisizleşme süreci başlamış. Bütün bunlar bugün çok daha vahim boyutta devam ediyor. Eskiden oyuncak, kırtasiye, tekstil üzerinden tarif ettiğimiz “Çin malları” artık 5G, elektrikli araç, güneş enerjisi paneli, sosyal medya platformlarını da içerecek şekilde genişlemiş. Bunlar işin hepimiz için görünen yönü. Arka planda da resmi ideoloji olarak 1990’lardan beri pompalanan Çin milliyetçiliği var. Bu milli seferberlik ruhu, 19. Yüzyılın Afyon savaşı sendromuyla ateşleniyor; 1930’lardaki Japon işgaline karşı verilen mücadelenin, Soğuk Savaş yıllarında da Amerikan karşıtlığının kolektif hafızasıyla besleniyor. Şi Cinping’in “ulusu tekrar ihya etme” vizyonu tüm bu haksızlık, yenilgi ve ezilmişlik hissiyatının üstesinden gelmek, Çin’e kaybettiği yılları geri kazandırmak derdinde. Tabii, buradan yola çıkarak Çin’in rövanşist bir ülke olduğunu söyleyemeyiz. Çin bir zamanların Nazi Almanya’sı ya da Emperyal Japonya’sı gibi silaha sarılmadı ama kurumsal düzeyde, prensipler ve normlar düzeyinde, dünyaya kendince yeniden şekil vermeye çalışıyor. Şangay’ı ve BRICS’i bu yüzden kurdu; Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni bu yüzden ilan etti.

Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz

Kültürel arkaplandan bahsederken 1989 Tiananmen Olayları’ndan çıkartılan dersleri mutlaka hatırlamak lazım. Çünkü dünyaya açık bir Çin’i yönetmek, Mao dönemindeki gibi kapalı bir Çin’i yönetmekten daha zor. 1980’lerdeki reformlar Çin’i dış dünyaya pragmatik nedenlerle (teknoloji ve yatırım çekmek için) açmak istiyordu ama bariyerleri, yasakları bir kez kaldırınca oradan demokrasi, insan hakları gibi fikirler de içeri girdi. Dolayısıyla, ÇKP kültürel anlamda savunmada kalmak zorunda olduğunu anladı. Son otuz beş yıldır bunu Konfüçyüsçülük, milliyetçilik ya da daha muğlak bir Asya değerler sistemi üzerinden yapmaya çalışıyor. Ana fikir, Batı tarzı bir demokrasinin Çin’e uygun olmadığı, Çin’deki sistemin bireyi değil, toplumu öncelediği, meritokrasinin demokrasiden daha iyi olduğu, vs. Ancak kitlesel meşruiyet açısından Çin’de bence bunlardan daha da önemlisi, ortalama bir Çin vatandaşının kendi hayatının anne ve babasından, nine ve dedesinden daha iyi olduğunu düşünmesi; eski yokluk günleriyle kıyasladığında, tüketim gücünün arttığını, her şeye rağmen ülkede bir ilerleme olduğunu hissetmesi. Yani ekonomik gelişme ivmesi, refah artışı sadece dış dünyanın baktığı istatistiki bir parametre değil, ÇKP’nin içeride kendini var etmesi, toplumun gözünde meşruiyetini koruması için de önemli bir faktör. 

Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
  • Peki, biraz da değişen dünya düzeni tartışmasına bakalım isterseniz. 2025’in başından itibaren sıklıkla konuşulan bir mevzu; yeni dünya düzeninin Çin’in artan özgül ağırlığına doğru meyletmesi. Ve buna mukabil, eski dünya düzeninin ABD merkezinden Çin merkezine doğru siyasi, ekonomik ve askeri yeniden hizalanmaya girdiğini konuşuyoruz. Bu bağlamda, ABD-Çin rekabeti teknoloji savaşlarından tedarik zincirlerine, Tayvan’dan yapay zekâya kadar birçok alana yayılmış durumda. Çin de ABD ile ticaret ve jeopolitik gerilimi sürerken nadir toprak elementleri, yabancı çipler ve tedarik zincirleri üzerinden ekonomik baskı araçlarını genişletiyor. Sizce bu rekabeti, eski düzenin düşen “kralıyla” yeni düzenin yükselen “kralı” arasındaki bir tarihsel dönüşüm rekabeti olarak mı okumalıyız?

Çin ve ABD arasındaki güç mücadelesi çok farklı şekillerde okundu. Birkaç yıl öncesine kadar Çin ve ABD’nin birbirine ekonomik açıdan bağımlı olduğu, hiçbir şekilde ayrışamayacağı görüşü hakimdi. İlk Trump döneminde Amerikan ticaret açığının bir güvenlik sorunu olarak görülmeye başlanması, Huawei’e yöneltilen casusluk suçlamaları ve COVID krizi için Çin’den tazminat istenmesi vs. bakış açısını çok sertleştirdi. Bugün de dünyada AB ve Rusya’nın da dahil olduğu çok-aktörlü bir güç sistemi mi var, Amerika ile Çin arasında geçen ikili bir hegemonya mücadelesi mi var, bu konularda net bir uzlaşı yok. Benim görüşüm dünyanın giderek daha iki kutuplu, eski Soğuk Savaş’ı belli yönlerden hatırlatan bir yapıya gittiği yönünde. Özellikle teknoloji sahası, ihracat kısıtlamaları, yaptırımlar, tarife ve tarife-dışı engeller ile yeniden şekilleniyor. Ticaret ve teknoloji, jeopolitik sahanın bir uzantısı haline geldi. ABD’nin başlattığı bu savaşa Çin’in de zaman içinde intibak ettiğini gördük. Öyle ki birkaç sene sonra kullandığımız teknolojik donanımların küresel bir standardı olmayabilir. Yarı iletkenlerden bulut teknolojisine kadar farklı sahalarda, ABD ve Çin’in öncülüğünde iki ayrı teknoloji kümelenmesi oluşmaya başladı. Çin’de halihazırdaki sosyal medya zaten dünyadan kopuktu; Amerika’nın dijital devleri uzun zaman önce değişik nedenlerle Çin piyasasından çekilmek zorunda kalmıştı. Şimdi bunu daha makro düzeyde yaşayacağımız bir çağ başlıyor. ABD’nin kendi teknolojisini sakınma refleksine Çin de kendi kendine yeterli olma azmiyle cevap veriyor.

Çin’in maddi üretim sahasında -gemi inşasından tutun da batarya üretimine kadar- belli sektörlerde küresel ağırlığını çok ciddi bir şekilde hissettirdiğini görüyoruz. Elektrikli araçlarda ve yenilenebilir enerji sahasında bu makro eğilimin baskılanması ya da geriye döndürülmesi çok zor. Yani evet, herkes çok yüksek sesle dillendirmese de bütün dünya “kral öldü, ölecek” hissiyatıyla yaşıyor. Türkiye gibi birçok orta ölçekli ülke de kendi riskini asgariye indirmek için Çin-ABD çatışmasında doğrudan taraf olmak istemiyor. Ancak “kral öldü, yaşasın yeni kral” diyebilmek için Çin’in ABD’nin son dönemde sıkça tanık olduğumuz keyfe keder askeri müdahalelerini durduracak ya da caydıracak bir güç olması gerekiyor. Oysa Venezuela, Gazze ve İran olayları bize ABD’nin hala tek taraflı olarak, korkusuzca, sonuçları gözetmeden hareket edebildiğini gösterdi. Yani, ABD’nin 20. yüzyılın ikinci yarısındaki Amerika olmadığını herkes görüyor ama kralın hastalanıp yaşlanmış olması yeterli değil. Onun tahtına talip olanın da kabiliyetli, istekli ve korkusuz olması şart. Aksi halde, düşkün bir kral da yıllarca tahtında oturmaya devam edebilir. Kısacası, bugün hepimiz eski düzenin yıkılmaya yüz tuttuğunu görüyoruz, ama Çin’in liderliğindeki bir dünya nasıl olur, onu pek kestiremiyoruz.     

Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
Prof. Dr. Çağdaş Üngör ile söyleşi – Çin hakkında bilmek istemediklerimiz
  • Gelelim bugüne ve son ayların en önemli gündemlerinden biri olan İran savaşına. İran savaşı ve Hürmüz Boğazı etrafındaki gerilim, Çin’in Ortadoğu’daki rolünü de yeniden gündeme getirdi. Çin bir yandan enerji güvenliği ve ticaret yolları açısından bölgesel istikrara bağımlı; diğer yandan ABD merkezli güvenlik düzenine alternatif bir diplomatik aktör gibi görünmek istiyor. Sizce İran savaşı Çin’in küresel rolü hakkında bize ne gösterdi? Çin gerçekten alternatif bir barış ve düzen vizyonu mu sunuyor, yoksa esas olarak kendi ekonomik çıkarlarını mı koruyor?

İran Savaşı bence Çin’in küresel güç misyonunun sınırlarını tam anlamıyla göstermiş oldu. Daha birkaç yıl önce “ABD’nin çıktığı Ortadoğu’ya artık Çin’in girdiği” konuşuluyordu. Çin, Filistin’deki farklı aktörleri, İran ve Suudi Arabistan’ı biraraya getiren başarılı arabuluculuk faaliyetleri üstlenmişti. Ancak Gazze soykırımıyla başlayan süreçte ABD’nin İsrail’in yanında sahaya topyekûn geri döndüğünü ve Pekin’in olayların akışını belirlemekte etkisiz kaldığını gördük. İran, biliyorsunuz birkaç yıl önce Şangay İş Birliği Örgütü’ne üye oldu ve ondan önce de adı hep Çin ve Rusya ile birlikte anılan bir ülkeydi. Dünyada Amerikan-karşıtı bir küresel mihver varsa, Tahran onun tam merkezinde yer alıyordu. Ancak İran savaşı Çin’i cepheye çekemedi; Çin’i ve Rusya’yı hesaba katan dünya savaşı senaryoları da zayi oldu. Pekin’in dış politika vizyonu genel olarak statükocudur; haritaların değişmesinden yana değildir. Ancak harita değiştiğinde ya da beklenmedik, olağanüstü krizler meydana geldiğinde uygulamaya sokacak bir B planı da yok. Kınama ve ayıplamayla yetiniyor. Bence bu olayı Venezuela ile birlikte düşündüğümüzde bunu “Avrasyacılığın ölümü, iflası” olarak görmek bile mümkün. Çünkü sırtlarını Çin’e dayamış, ABD’ye karşı Çin’e güvenmiş iki ülke de sükût-u hayale uğramış oldu. Oysa bunlar Çin diplomatik hiyerarşisinde öncelikli olan, Çin’e petrol ihraç eden ve stratejik ortak olarak adlandırılan ülkelerdi.

Bugün Hürmüz Boğazı’nın açılması için Pekin’in arka planda çaba sarf ettiğini, ABD ile İran arasında arabuluculuk yaptığını biliyoruz. Ama bu İran’a bariz bir avantaj sağlamak için değil, uluslararası ticaret yollarının açık kalması için yapıldı. Süveyş’in, Hürmüz’ün açık kalmasından en fazla çıkarı olan, buralardan en fazla mal sevkiyatı yapan ülkelerden biri Çin. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçenlerden para istemesi -bu para yuan cinsinden bile ödense -Çin açısından bir kazanım sayılamaz. Keza İran’ın boğazı istediği zaman açıp kapayacağı ve sigorta maliyetlerini birkaç kat arttıracağı herhangi bir durum. Oysa öyle tablolar konuşuluyor ki, sanki Çin daha birkaç hafta önce bedava geçtiği sulardan gemi başına 1 milyon dolar değerinde RMB ödeyerek geçmeyi kazanç sayacak; bunu da petrodolar sistemini yıkmak (ya da İran’a yardım etmek) için seve seve yapacak. Bunları Çin’e sahip olmadığı “anti-emperyalist” bir bakış açısı atfeden romantik varsayımlar olarak görüyorum. Gerçek şu ki, Pekin, Ortadoğu’daki hiçbir rejimi vazgeçilmez görmüyor. Son olaylar, Çin’in kendi çıkarlarını ya da kendisine yakın duran rejimleri ve liderleri savunmak için ABD ile çatışmaya girmeyeceğini gösterdi. Bunun tek istisnası ABD’nin Tayvan’a ya da Çin’in kendi egemenliği altında saydığı Asya topraklarına/denizlerine doğrudan müdahalesi olabilir. Ortadoğu’nun Üçüncü Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleme ihtimalinden çok bahsediliyor ama ben Çin’i herhangi bir Mihver Devletler oluşumu içinde göremiyorum…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.