Kurtlar Sofrasında Kadınlar’a katılan Emine Uçak Erdoğan, Türk siyasetinin yakın dönemdeki sancılı yıllarının hem tanığı hem aktörü. Siyasete Saadet Partisi’nde başlayıp, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un kurduğu HAS Parti’de devam eden Erdoğan, Kurtulmuş’un partiyi kapatarak ekibiyle birlikte AKP’ye geçtiği dönemde siyasetle yolunu ayırdı. Bu süre içinde gazetecilik ve yazarlık faaliyetlerine hız veren Emine Uçak Erdoğan, bir yandan sivil toplum alanındaki çalışmalarını sürdürdü. 2019’dan itibaren Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyalarına yön veren ekipte yer alan Erdoğan, çalışmalarına aynı dönemde kurulan Reform Enstitüsü’nde devam etti. Birden çok şapkası olan Emine Uçak Erdoğan, Göksel Göksu’ya siyaset sahnesindeki kurtlar sofrasını anlattı.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Emine Uçak Erdoğan videoda siyaset hayatını, gazeteciliğini ve sivil toplum çalışmalarını anlatıyor.
- Kadının kimliğini ön planda tutan Erdoğan, sivil toplum ve gazetecilikte kadının rolünü vurguluyor.
- Erdoğan, kadınların karşılaştığı eşitsizliklere dikkat çeker ve kadınların siyasette kendilerini kanıtlaması gerektiğini söyler.
- Medya alanındaki zorlukları dile getiren Erdoğan, seçim dönemlerinde kimlik tartışmalarına odaklanılmasına eleştirir.
- Erdoğan, Ekrem İmamoğlu ile çalışma sürecini anlatırken, Türkiye’nin siyasi tarihinde yaşanan kırılmaların önemine vurgu yapar.
Bilmeniz gerekenler

“Kadın kadının ‘kurdu’ değil ‘yurdu’dur”
“Kadın kadının kurdudur” sözüne karşı çıkıp kadını, kadının yurdu olarak gören Emine Uçak Erdoğan, siyasetten sivil toplum kuruluşlarında yürüttüğü çalışmalara, gazetecilikten yazarlığa pek çok alanda taşıdığı şapkaların ortak paydasını “kadın kimliği” olarak açıkladı.
Erdoğan demokratikleşme için çaba gösteren yanını, “hak savunuculuğun, siyaseti, sivil toplum çalışmalarını bu kimliğin kişisel bir hikayesi, birer yönü” olarak tanımlıyor, “Gazeteciliğime de hep böyle baktım. Toplumsal sorunların görünürlüğü konusunda, mesleğimi yaparken hep bir sorumluluk bilinciyle hareket ettim. Yazma serüvenini de hep öyle gördüm. O yüzden kadınlık çok ortak bir kimlik” dedi.
Türkiye’de kadınların karşı karşıya kaldığı yapısal eşitsizliklere, medyadaki dönüşüme ve siyasetteki kutuplaşmaya dikkat çeken Emine Uçak Erdoğan’a göre, kadınların her birinin bulunduğu yerde bir kurtlar sofrasıyla karşılaştığını ve daima kendisini kanıtlamak zorunda kaldığını belirtti:
“Ev kadını için de var, siyasetin en tepesindeki kadın için de var. Çünkü Türkiye’de evdeki hayat da, sokaktaki hayat da, siyasetteki hayat da erkekler için domine edilmiş. Erkekler bu düzenin içine doğal bir şekilde doğuyor ama kadınların sürekli kendini yeniden inşa etmesi ve kendini kanıtlaması gerekiyor. Liyakat tartışmalarında kadınlar sürekli sorgulanıyor. ‘Bu kadınlar uygun mu?’ diye bakılıyor ama erkekler için bu süreç çok doğal kabul ediliyor. Halbuki kadınlar çok daha donanımlı, çok daha fazla çaba gösteriyor. Üstelik sadece kendileri için değil; çocukları için, çevreleri için, bulundukları alanı dönüştürerek ilerliyorlar.”
“Farklı fikirlerle, birlikte var olabiliriz”
Medya alanındaki değişime de değinen Erdoğan, gazetecilik faaliyetlerinin giderek zorlaştığını ifade etti:
“Türkiye’de gazetecilik yapmak çok zor. Medyanın bu kadar tek tipleştiği, bu kadar içeriksizleştiği ve baskının bu kadar arttığı çok az dönem var. Eskiden muhabirlerin daha özgün durabildiği alanlar vardı, şimdi bu alanlar çok daha dar. Benim en çok zorlandığım şey kutuplaşma oldu. Sürekli bir yere yerleştirilmek, tek bir kimlikle tanımlanmak… Halbuki hiçbirimiz tek bir kimlikten ibaret değiliz. Farklı fikirlerle birlikte var olabiliriz ama sistem sizi mutlaka bir kutuya koymak istiyor.”
“İktidar CHP’yi kimlik tartışmalarının etrafına koymak istiyor”
Programda 28 Şubat sürecine dair deneyimlerini de paylaşan Erdoğan, başörtüsü meselesinin bugün bir yasak meselesi olmaktan çıktığını ve konunun sürekli kimlik tartışmasına sıkıştırılmasını doğru bulmuyor. Erdoğan iktidarın başörtüsü konusundaki tutumunu “Kadınların yapısallaşmış sorunlarını çözmek için uğraşması gerekirken özellikle seçim dönemlerinde başta CHP’yi bu kimlik tartışmalarının etrafına koymak istiyor. Ama ben Türkiye’de siyasetin tam da sosyolojik dönüşümlerle bu sorunu geride bıraktığını düşünüyorum” sözleriyle eleştiriyor. Erdoğan, kadınların mevcut sorunlarını “güvencesiz çalışma, emek sömürüsü, eşit ücret, şiddet” başlıkları altında tanımlıyor.
SP’den HAS Parti’ye, HAS Parti’den CHP’ye uzanan yolculuğu
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi çatısı altında siyaset yapan Erdoğan, Saadet Partisi’nden HAS Parti’ye uzanan süreci ve aktif siyasete yeniden dönüş kararını anlattı:
“Siyasette üç dönemim var. İlk olarak Saadet Partisi’nin Genel İdare Kurulu’na seçilerek başladım. Kürt meselesi, demokratikleşme ve emek meselesi zaten sivil toplumda ve gazetecilikte çalıştığım alanlardı. Siyaset de bazen bu meselelerin çözümü için daha hızlı bir alan sağlıyor. Biraz da inançla, bir şeyi değiştirebileceğine güvenmekle girdim siyasete. O dönem elini taşın altına koymak gerektiğini düşündüm. Saadet Partisi’nde o hedefleri gerçekleştiremedik. O yüzden ayrılıp HAS Parti’yi kurduk. Türkiye’de emek meselesi, adil kalkınma ve demokratikleşme açısından çok önemli bir çıkıştı. Uzun ömürlü olmadı ama ben o projeye inanarak kurucuları arasında yer aldım.”
Erdoğan, HAS Parti’nin ardından Adalet ve Kalkınma Partisi’ne katılmama kararını da anlattı:
“AK Parti’ye katılmadım. Çünkü bizim en temel itirazımız emek bölüşümü ve adil kalkınma konusundaydı. O çizgide bir yere gitmek istemedim. Ayrıca siyaset alanı her zaman düşündüğünüzü açıkça söylemeye çok uygun bir alan değil. Bazen liderleri eleştirmek, açık konuşmak mümkün olmuyor.”
Bu dönemde aktif siyaseti bir süre bıraksa da siyasetten tamamen kopmadığını ve yolunun Türkiye’deki kırılma sürecine paralel olarak ve Özgür Özel’in teklifiyle CHP ile kesiştiğini söyledi:
“19 Mart sonrasında yaşananları Türkiye için büyük bir kırılma olarak görüyorum. Böyle bir dönemde kenarda durmak mümkün değildi. Özgür Özel’den teklif aldım ve aktif siyasete dönme kararı verdim. Bir yıldır CHP Parti Meclisi’ndeyim.”
“Eşi benzeri olmayan bir dönemden geçiyoruz”
Emine Uçak Erdoğan 2019’dan itibaren Ekrem İmamoğlu ile birlikte çalıştığını da belirterek, bu sürecin daha çok profesyonel bir ilişki çerçevesinde başladığını ifade etti:
“Ekrem İmamoğlu ile sosyal politika ve siyasi iletişim alanında çalıştım. Sahada birlikte çalışma imkanı buldum. Toplumla kurduğu bağa ve eşitlik vurgusuna yakından tanıklık ettim. Eşi benzeri olmayan bir dönemden geçiyoruz. 28 Şubat sürecinde de ağır müdahaleler oldu ama bugün yaşananların kapsamı çok daha geniş. Kurumların aşındığı, kuralların işlemediği, insanların hayatlarına bu kadar kolay müdahale edildiği bir dönem olmadı. Casusluk davalarında sıradan mesleklerini yapan insanların çok ağır suçlamalarla uzun süre tutuklu kalmasının örneği yok. Bu, geçmişten gelen kırılmaların bugün ulaştığı noktayı gösteriyor.”
Erdoğan, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki kırılmaların bugünkü tabloyu hazırladığını belirterek, yaşanan sürecin yalnızca bugüne ait değil, uzun bir dönemin sonucu olduğunu ifade etti.
Video deşifresi
- Kurtlar Sofrasında Kadınlar programında bugün Emine Uçak Erdoğan’ı ağırlayacağız. Emine Uçak Erdoğan hem gazeteci hem yazar hem sivil toplum kuruluşlarının vazgeçilmez aktörlerinden biri ve tabi CHP’nin parti meclisi üyesi ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı aday ofisi ben söylerken yoruldum. Hoş geldiniz. Bütün bunların hepsini şunun altında toplayarak başlayalım dilerseniz aslında çok fazla platformdasınız. Birden çok şapkanız var ve çok aktifsiniz. Bu aktifliğinizin şöyle bir özelliği var. Yakın dönem demokrasi tarihinin tanığısınız. Yakın dönem sancılı yılları bizzat yaşamış bir tanıksınız. Bütün bunlarla, bu yönleriyle sizin oturduğunuz kurtlar sofralarını konuşmak istiyoruz.. Siz kendinizi öncelikle hangi şapkanızla tanımlıyorsunuz? Hangisi daha öncelikli sizin için?
Aslında bu şapkaların hepsinin ortak paydası bence kadın kimliği. Dönüyor, dolaşıyor, oraya geliyor. Ama tabi bunun bir demokratikleşme için çaba gösteren bir tarafı, bir hak savunuculuğu tarafı var. Siyaset de bunun bir yönü, sivil toplumda olmak da bir yönü. Ben gazeteciliğime de hep böyle baktım. Toplumsal sorunların görünürlüğü konusunda, mesleğimi yaparken hep bir sorumluluk bilinciyle hareket ettim. Yani bir yandan tabi ki yazmak çok ayrı bir konu. Ama ben bu yazma serüveninde hep öyle gördüm. O yüzden kadınlık çok ortak bir kimlik. Ama Türkiye’nin demokrasi tarihine ufak da olsa bir katkını sunabilmenin etrafında oldu benim hem kişisel hayat hikayem hem de içinde olduğum bütün platformlar. Kısaca böyle söyleyebilirim.
- Yazarlığınızdan söz ettiniz. Bir de teşekkür ediyorum benim için imzaladınız. Kitaplarınızdan biri bu, Keje. Bir Gecede Büyümek. En kısa zamanda okuyacağım ve gerçekten de çok merak ediyorum. Şunu sormak istiyorum bu noktada. Kadınlık ortak paydasının altını çizdiğiniz için gazetecilik, siyaset, hak savunuculuğu, sivil toplum kuruluşlarında çabalarınız… Kadın olmak farklı bir perspektif katıyor mu? Her kadın için bunu söyleyebilir miyiz? Yoksa siz böyle bir kadın mısınız?
Şimdi şöyle, kadın olmak bu alanların hepsinde ve bence saymadığımız alanlarda da bir zorluğu karşılıyor. Yani bir zorluk anlamına geliyor ama bir yandan da aslında bir mücadele. Yani Türkiye’de kadın olmak, bence gündelik hayatın içinde de, bu saydığımız bütün alanlarda da mücadele ile ilgili. Bence bu mücadele tarafında bütün kadınlar var.
- Var. Herkes bulunduğu yerde bir kurtlar sofrasıyla karşılaşıyor, onunla bir şekilde kendi yöntemleriyle baş ediyor. Her alanda ev kadını için de var, bu dediğiniz gibi siyasetin en tepesindeki kadın için de var.
Yani çünkü Türkiye’deki bütün her şey diyeyim yani evdeki hayat da, sokaktaki hayat da, siyasetteki hayat da gerçekten erkekler için domine edilmiş. Onlar için yani doğal habitus gibi yani onlar çok rahat bir şekilde içine doğuyorlar. Ama kadının mücadele etmesi gerekiyor. Kadının sürekli tekrardan tekrardan kendini inşa etmesi gerekiyor. Sistem ona uygun zaten… Ve kendini kanıtlaması gerekiyor. Mesela ben siyasette liyakat tartışmalarına o yüzden hep başından itibaren çok karşı çıkıyorum. Evet liyakat esas ama bu liyakatı sadece kadınlar olduğunda çok konuşuyoruz. Yani” bu kadınlar buna uygun mu?”yu konuşuyoruz ama erkekler için sanki çok doğal bir süreç. Halbuki aslında gördüğüm kadarıyla ve siz de şahit oluyorsunuz kadınlar çok donanımlı, kadınlar kendilerini çok yetiştiriyorlar, çok uğraşıyorlar ve üstelik sadece kendilerine yatırım da yapmıyorlar. Çocuklarına yapıyorlar, bulundukları ortama yapıyorlar. Yani tek başına bir yükselme ile değil, inşa ederek etrafını da içine katarak büyütüyorlar. O yüzden de zaten bir mücadele alanı. Ama tabii ki hani sistem bazen kadınları da onlar gibi olmaya, tırnak içinde erkekler gibi davranmaya da itebiliyor ama….
- O dünyanın içinde erkekleşerek var olabiliyor çünkü.
Evet biraz ona onu dayatıyor ama genel itibariyle kadınlar aslında bu sisteme yenilmiyorlar. Her şeye rağmen mücadele ediyorlar ve kadınların tarihi hep bir mücadele tarihi. Benim gördüğüm bu.
- Birden çok alandan söz ettik ya en çok nerede zorlandınız?
Şimdi bu masalar aslında birbirinden çok uzak değiller dediğim gibi, demokratikleşmenin etrafında, toplumsal sorunların çözümü etrafında… Ama bunların hepsinin de zorlaştığı alanlar oluyor. Mesela siz de gazetecisiniz biliyorsunuz. Türkiye’de gazeteci olmak çok zor, gazetecilik yapabilmek çok zor. Yani sadece şimdi değil hep böyleydi. Ama tabii ki medyanın bu kadar tek tipleştiği, bu kadar içeriksizleştiği ve bu kadar baskının olduğu çok az dönem var. Yani ben işte çok daha önce gazetecilik yaptığım zamanlarda da mesela sonuçta iktidarın bir baskısı olur veya işte bazı konularda bir yayının ona göre dizayn edilmesi istenebilir öyle örnekler hatırlıyorum ama yine de hani muhabirlerin veya yönetmenlerin böyle tek başına bir karar alıp özgün bir şekilde durabilme imkanı olabiliyordu, böyle bir mecra olabiliyordu. Bir şekilde hepsi teslim olmuyordu ama şimdi çok tektipleşmiş, çok içeriksizleşmiş, bu dijital medyanın artmasıyla biraz da kolaycılaşmış… O yüzden de gazetecilik yapmak çok zor. Yani ben oralarda zorlandığımı hatırlıyorum. Sivil toplum tarafında da aynı meseleler var. Orada da bir kutuplaşma alanı var. Orada da bir baskı veya işte iktidarın güdümüne göre veya iktidarlara yani sonuçta sivil toplumun kendi içinde de iktidarlar oluşuyor. Yani oraya göre bir iş yapma biçimi oluyor. Siyaset için de aynısını söyleyebilirim.
Ama benim asıl zorlandığım şey şu. Yapım gereği “ya hep ya hiç” olan birisi olmadım ben, hep başkaları var. Yani farklı fikirler var, her şey siyah beyaz olmak zorunda değil, her şeyi konuşabiliriz, her şeyi müzakere edebiliriz “aynı düşünmeyebiliriz ama toplamında varız” gibi bir yerden bakan birisi olduğum için; kutuplaşmanın etrafında olan alanlar sürekli bir yerlere bir kutucuğa sizi koymak istiyorlar. Bu mesela beni çok zorlayan… Benim en çok hayatımda zorlandığım konu bu oldu. Kategorize edilmek, yaptığınızın bir yere mal edilmesi, sizin tek kimliğinizle, tek tarafınızla tanımlanmanız. Halbuki hiçbirimiz öyle değiliz. Bizi tamamlayan parçacıklarla birlikte bir bütün oluyoruz. Buralarda çok zorlandım. Bu çünkü Türkiye’nin de aslında meselesi. Türkiye böyle bir ülke değil ama bir yandan da sürekli kutuplaşmanın, rövanşizmin işte onlar bunlar.
- Özellikle son yıllarda daha da artan bir dozda.
Bu hep aslında üretilen de bir şey. Yani onlar veya bunlar işte makbul bir vatandaş, makbul bir yurttaş modeli.
- Öteki üzerinden kendini konumlandırma hali.
Aynen öyle. Yani bu öteki üzerinden konumlanma haline ben çok rahatsız oluyorum. Yani en çok da zaten konu bu. Halbuki aslında hani sizin ne olduğunuz önemli. Yani ötekine bakıp kendi kimliğinize çok sarılıyorsanız, ötekinin üzerinden kendinizi var ediyorsanız, aslında siz de… Bu anlamda bir sıkıntı var. Yani böyle bakıyorum. O yüzden buralarda çok zorlandım. Sadece ben değil. Bence Türkiye’de bu alanda yani hani kutuplaşmayı aşmak isteyen, birlikte yaşamak isteyen, farklılıkların gücüne inananlar için hep zor oldu. Birlikte zorlandık. Öyle söyleyebilirim.
- Peki sizi biraz geriye götüreceğim şimdi. Çünkü bugünü konuştuk ağırlıklı olarak, aslına bakarsanız ama bugüne gelindi ama bugüne bir anda gelmedik, bir takım evrelerden geçildi. Sizin de muhafazakar bir çevreden geldiğinizi düşünerek, özellikle 28 Şubat’ta da yaşadığınız sancılar vardı diye düşünüyorum. Siz denk geldiniz mi o sürece?
Ben 28 Şubat sürecinde başörtü yasaklarının özellikle yoğun olarak yaşandığı dönemde üniversiteyi bitirmiştim. Ama mesleğe ilk atıldığım zamanlarda ve tabii ki bu o dönemi yaşayanlardan, o dönemle mücadele edenlerden biriyim en önemlisi. Yani hani nihayetinde….
- Bitirmiştim dediğiniz için soruyorum. Siz başörtülü bir şekilde üniversiteye gidebilmiştiniz. Öyle mi anlamalıyım?
Tabii 90-94 yıllarında İstanbul İletişim’de okudum ve o dönem başörtü yasağı yoktu. Ama hemen sonrasında yani biz mezun olduktan bir iki yıl sonra yasak kendini göstermeye başladı. Ama benim okuduğum dönemde yoktu ama üniversite sınavında şöyle bir hikaye yaşadığımı hatırlıyorum. Ben düz lise mezunuyum. Liseyi bitirdikten sonra başımı örtmeye karar verdim. Ve ilk başörtü meselesiyle tanışmam da, yani yasakla tanışmam da üniversite sınavında oldu.
- Neden başınızı örtmeye karar verdiniz?
Şöyle, yani ben zaten dindar bir ailede büyüdüm. Siirt’te, Şirvan’da bir ailede büyüdüm. Dini vecibelerini yerine getiren biriydim. Belli bir yaşa geldikten sonra bu örtünme ile ilgili ayetleri ve bununla ilgili olan şeyleri daha iyi okuduktan sonra kendi içimde bu ihtiyacı hissettim ve başımı örtmeye başladım. İbadetlerime, bu zaten bir bütün olarak daha bana uygun bir yaşam. Ondan önce zaten lise ve ortaokul çok daha bunları idrak edemeyeceğiniz yaşlar. Hani dindar bir aileydi ama mesela böyle büyük bir baskıyla veya işte kendisini gibi zorlamayla ilgili bir şey değil. Bu benim tamamen kendi düşünmem ve kendi inancımı geliştirmemle ilgili bir şekilde oldu. Bunu şundan dolayı anlatıyorum ama hani sonuçta sınava başörtüsüz bir fotoğraf göndermiştim. Yani başı açık bir fotoğraf göndermiştim. O zaman zaten başörtülü fotoğraf alınmıyordu. Ama sınava başörtülü girdim ve ilk mesela görevlinin bir itirazıyla hatta sert bir itirazıyla yani böyle giremezsiniz ile ilk orada karşılaştım. Yani benim aslında devletin o yüzüğü ile karşılaşmam üniversite sınavında oldu. Neyse salon görevlilerinin işte içine böyle müdahil olmasıyla bir şekilde atlatıldı ama hani işte şöyle düşünün ben o zaman işte Şirvan’da yaşıyorum küçük bir ilçe Diyarbakır’da sınava girdim ve bir yönüyle Türkiye’de nelerin yaşandığını çocukluğumdan biliyorum Kürt meselesinin etrafında ama yeni olarak da başörtünün etrafında dindar kimliğimin etrafındaki ilk hikayem odur devlette karşılaşma hikayem. Ama üniversite yıllarında bir sıkıntı yoktu. Yani o zaman daha…
- Nerede okunmuştunuz?
İstanbul Üniversitesi’nde. Ben mezun olduktan sonra ilk gazetecilik yapmaya başladığım zamanlarda bu yaşanmaya başladı. Bu tabi ki sadece okullarla ilgili değil. Nihayetinde ben de üniversiteye haber yapmaya girdiğimde alınmadığım veya resmi kurumlara girdiğimde alınmadığım dönemler oldu. Ama bu tabii ki yaşayıp yaşamamanızla ilgili bir konu değil. Mesela geçtiğimiz gün bir hak savunucusuyla konuşuyoruz. Bunu anlatayım size. Şey dedi “ülkede nerede bir sıkıntı varsa, bir tarafa çok yükleniliyorsa sen orada oluyorsun”. Benim şu an ki Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyaset yapmamla ilgili. “Hani Alevi kimliğin yok, onlarla ilgili bir sıkıntı olduğunda en azından bundan azade olursun” gibi bir espri yaptı. Ben de dedim ki yani olmak gerekmiyor ki, bugün sonuçta Alevilerin yaşadığı sorunlara karşı çıkmak, hak talebi için Alevi olmak mı gerekiyor? Ya da işte başörtü yasağına karşı çıkmak için başörtülü olmak mı gerekiyor? Biz 28 Şubat sürecinde başörtü yasağına karşı seküler arkadaşlarımızla, seküler kadın arkadaşlarımızla, birçok demokrat çevreyle başörtü yasağına karşı mücadele ettik.
- Üniversitesinin önündeki o sözünü ettiğiniz tabloyu ben bizzat biliyorum. Yani orada öğrenciler başörtü için eylem yaparlarken sözünü ettiğiniz gibi o seküler diye tanımladığınız gruptaki kadınlar.
Ya tabi sol gruplar tabi… Zaten Türkiye’nin meselesi bu. Yani herkesin kendi haklarına sadece kendi hakkı olduğu için sahip çıkmasının olağan karşılanması. Halbuki hak dediğimiz şey herkes için olunca bir anlamı olan… Yoksa bir tarafta her türlü hakka, imkana ulaşan mutlu bir kesim, bir tarafta da işte hiçbirine ulaşamayan bir kesim. Yani bu mesela bir toplumu toplum yapmaya, millet yapmaya, birlikte yaşamaya yaşar hale getirebilir mi? Veya işte bu yaşama hali uzun yaşayabilir Erimli olabilir mi? Olmaz. O yüzden zaten, mesele sizin başınıza bir şey gelmeden buna karşı çıkmak. Yani yaşananlar size değmese de bunun karşısında olabilmek.
- Yazılarınızda şunu görüyorum. Diyorsunuz ki evet bu yaşandı fakat sonrasında bu sorun aşıldı. Mevcut iktidarsa şu anda bunu kutuplaşmayı körüklemek için kullanma yönünde temayül gösteriyor. Doğru mu anlıyorum? Yani mağduriyet üretiyor bunun üzerinden. Oysa o günün mağduriyeti evet buydu. Fakat bugünün mağduriyetleri farklı diye mi bakıyorsunuz?
Şimdi şöyle… O dönem sadece iktidarın açtığı bir alan değil. Bir kere bunu görmek lazım. Biz AK Parti iktidarının ilk 10 yılında da başörtü mücadelesi yürüttük.
- Evet ben onu da hatırlıyorum. O zaman dönemin başbakanı Erdoğan’a ben çok iyi biliyorum. Heyetler geliyordu ve görüşmeler yapılıyordu ama bir türlü sonuç alınamıyordu. Çok iyi hatırlıyorum.
Hem ülkenin içinde bulunduğu koşullar hem de aslında bize mesela hep böyle bekleyin işte şu an sırası değil deniliyordu. Yaptığımız kampanyalarda çok destek bulmuyordu. Yani çünkü “iktidarın başını ağrıtmayın” olarak bakılıyordu. O yüzden bu kadınların mücadelesi. Böyle bakmak lazım. Bu şu an okullarda, kamusal alanda bir sıkıntı değil. Ama bu kadınların sorunları bitti anlamına da gelmiyor. Başörtülü kadınların sorunu bitti anlamına da gelmiyor. Yani bununla ilgili mücadele etmek lazım ise bu konuyu ele alma biçimi tabii ki bir kimlik ve kutuplaşmanın etrafında, bir mağduriyetin etrafında ve kendisini de kurtarıcı olarak göstermeli ve bununla ilgili bir rıza inşasının etrafında sürüyor. Yani bunu içinde böyle hisseden kadınlar da var ve ben bunu çok anlıyorum. Yani nihayetinde siz işte okullara alınmıyorsunuz. Kamu kurumlarına alınmıyorsunuz ve seçilme hakkınız bile yok. Başörtü yasağı mesela Meclis’te de sürdüğü sürece kadınların seçilme hakkı yoktu. Yani bunlar çok önemli. Temel konular ve bu konularla ilgili yaşanan travma çok gerçek bir travma. Yani kadınların bu empatisini de, bu bağlılığını da ve buna önem atfetmesini de ben çok iyi anlıyorum. Bu çok önemli bir konu. Ama bu kadınların, bu duygusunu sürekli Türkiye’de kutuplaşmayı, daha doğrusu şu anki sorunların üstünü örtmek için kullanılmasına karşı çıkıyorum. Yani şöyle söyleyeyim, bugün bir başörtü meselesi konuşacaksak ben Dilovası’nda yangında kaybettiğimiz başörtülü kızları konuşmak isterim. Zeytinburnu’nda, ülkenin başka bir yerinde, Güneydoğu’da tekstil atölyelerinde hiçbir hakkı olmadan çalışan kadınları, başörtülü kadınları konuşmak isterim. Çünkü başörtü yasağıyla ilgili bir sorun olmayabilir ama nihayetinde emek sorunu var. Güvenceli yaşam sorunu var ve kadınlar en çok da buna maruz kalıyor. Biliyorsunuz güneydoğuda tekstil sektörü mesela çok oralara kaydı ve bir rapor var ve bu kadınların yani genç kızların kadınların o atölyelerde hayatlarını sürdürmek için yaşadıkları mobbing sıkıntılar bir sürü şey var ve bunlar hiç görünmüyor. Yani o kadınlar da başörtülü bugün bir başörtülü meselesi konuşacaksak Bunları konuşalım.
- Başörtülü olmayanı da var elbette. Yani başörtüsünden azade bambaşka sorunlar var ortada. Bu da kadınların ortak yaşadığı sorunlar. Biz bu payda üzerinden başörtülü başörtüsüz bütün kadınları mı konuşalım diyorsunuz yoksa başörtülü kadınların yaşadığı ekstra bir durum mu tespit ediyorsunuz burada?
Güvencesiz emeklerinin sömürülmesini konuşalım diyorum. Tabi ki hepsi başörtülü değil. Ama şu anda hani o mesela Dilovası’ndaki kadınların yaşadıklarını, kızlarımızı O yangında kaybediyor olmamızı bu kadar kolay bir şekilde geride bırakmamamız lazım. Bir kere hani mesela halen özel sektörde başörtüyle ilgili bazı sıkıntılar yaşandığıyla ilgili anlatılar var. Ya da böyle şeyler yaşadıklarını söyleyenler var. Ben şunu söylüyorum, diyorum ki Türkiye’de bu sürekli şu an bir yasak yokken başörtü meselesinin etrafında kadınları konuşmak, kadınları da aslında çok dar bir alana koymak. Haklarla ilgili de, işte imkanlara erişmekle ilgili, güvenceli yaşamla, kamusal alanda eşit temsille, eşit ücret almakla ilgili başka birçok sorunu var. Kadınların şiddetle karşılaşmak, şiddetle ilgili bir sorunu var. Yani bu mesela hiç bu şiddete maruz kalmak kadınları başörtülü veya başörtüsü olarak ayırmıyor. İkisi de aynı. O yüzden hani iktidar kadınların yapısallaşmış sorunlarını çözmek için uğraşması gerekirken özellikle seçim dönemlerinde sürekli bunu kimlik tartışmalarının etrafına koyuyor ve bunda da diğer siyasi partileri başta da Cumhuriyet Halk Partisi’ni bu kimlik tartışmalarının etrafına koymak istiyor. Ama ben Türkiye’de siyasetin tam da sosyolojik dönüşümlerle hani bu toplumun dönüşümüne ayak uydurmakla yoksa belki siyasetin tekamül noktası da olmayabilir ama geride bıraktığını düşünüyorum. Şöyle yani en son mesela Eskişehir’de bir belediye başkanına yine iyi partili birisi bir hakikaten başörtüsünden dolayı. Haklılık kıyafetinden dolayı kabul edilemez bir hakarette bulundu. Buna bütün kadınlar ve bütün siyasi partiler çok karşı çıktı. Hatta kendi partisi karşı çıktı. O yüzden hani bu geride kalan bir konu olmak zorunda. Ama şimdi tekrar böyle bir şey olduğunda yasak gibi bir söz şey söz konusu olduğunda, olacağını düşünmüyorum. Çünkü dediğim gibi Türkiye bu konuyu geride bıraktı. Sosyolojik olarak bıraktı geride. Toplum bunu geride bıraktı. Ama kadınlar bununla mücadele eder. Yine eder. Yani sonuçta zaten mücadelemizle kazandık. Şimdi yine mücadele ederiz.
- Peki siyasetle yolunuz nasıl kesişti? Çünkü bütün bunlar önemli. Tabi ki bunların hiçbiri siyasetten bağımsız değil. Siyaset hayatın belki de ta kendisi. Bakkaldan bir şey alırken bile ama profesyonel bir siyasetçi olmayı seçmek tabi ayrı bir tercih. Siz sanıyorum Saadet Partisi’nde başladınız siyasete. Nasıl kesişti yolunuz?
Siyasette üç dönemim var, öyle diyeyim. İlk Saadet Partisi’nin GİK’ine, yani Genel İdare Kurulu’na seçilmiştim. Onunla başlamıştım.
- Ama sizi durduk yerde seçmediler oraya. Değil mi? Yolunuz nasıl kesişti?
Kürt meselesinin çözümü dediğim gibi demokratikleşme meselesi, emek meselesi yani bunlar benim sivil toplumda da ve gazetecilikte de çalışma alanlarımdı ve bu konularla ilgili sürekli hep çalıştım. Siyaset de bazen bu meselelerin çözümü için daha hızlı bir alan sağlıyor. Yani böyle bir toplumsal sorumluluk hissiyle. Biraz da ben aslında siyasete daha duygusal şeylerle girebilen birisiyim. İnançla, bir harekete inanmakla, bir şeyi değiştireceğine güvenmekle. O dönem biraz da elini taşın altına koymakla ilgili diye hissediyorum. Yani sorumluluk duygum bence orada biraz harekete geçiyor. Numan Bey’le birlikte siyasete girdim. Biz Saadet Partisi’ndeki o dönem bunu yapamadık ve Saadet Partisi çok ilginçtir… Kayyum denemeleri onun zamanında da oldu ve biz o yüzden Saadet Partisi’nden ayrılıp Has Parti’yi kurduk, ki Has Parti Türkiye’de sonuçta uzun erimli olamadı. O ayrı bir tartışma konusu ama Türkiye’nin emek meselesini, hak yani İnsanların güvenli geleceğini, emeklerinin karşılığını alabilmesi ve demokratikleşme ile ilgili çok büyük bir anlamı olan bir birliktelikti. Uzun erimli olamadı. Yani ona çok inanarak Has Parti’nin kurucusu oldum. Sonrasında da siyaseti bıraktım. Yani AK Parti’ye gittiklerinde ben gitmek istemedim. Çünkü bizim zaten AK Parti’ye en temel itirazımız emek bölüşümü, adil kalkınmanın etrafındaydı.
- Şimdi ben tarihin tanıklığını yapmış hissettim kendimi siz böyle anlatınca. O dönemi de mesela şöyle hatırlıyorum, bizzat gittiğim toplantılarda kendi gözlerimle gördüm. Dönemin başbakanı Erdoğan’a en sert çıkışları yapan isimlerden biriydi mevcut TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Has Parti’deyken. Hatta bir keresinde katıldığım bir toplantıda Tayyip Erdoğan kendisi de o toplantıdayken, gözlerinin içine bakarak söylediği sözler karşısında böyle kalmıştım ve acaba ne olacak şimdi diye beklemiştim. Sonra bu kadar sert çıkışları olan biri bir baktık ki AK Parti’ye katıldı. Siz niye katılmadınız, niye birlikte davranmadınız?
Şimdi o yıllarda siz katılmışsınızdır. Aslında hani o Has Parti çıkışı muhafazakarlar arasında AK Parti’nin çevresindeki daha demokratikleşme, daha adil kalkınmayı önceleyenler arasında aslında çok ses getiren bir çıkıştı. Ama tabii ki AK Parti çok güçlüydü o zamanda. Bu yüzden açıktan destek vermek bir sorundu. İşte yine o zaman belki bulunduğunuz pozisyonlarınla ilgili sıkıntı yaşamak veya işte diyelim ki herhangi bir baskıyla karşılaşmak gibi bir şeyle kimse aslında tam olarak kamusal anda varlığını gösteremiyordu. Biraz da o yüzden direkt içinde olmak anlamlı geldi ve destek verdim. Ama sonra yani AK Parti dediğim gibi bu itirazları bu yapan bir yerde AK Parti’ye katılmak istemedim. Ve siyaset de aslında çok da benim yapıma da uygun değildi bir yönüyle.
Dünyaya da uygun olmayan şeyler yapmanıza uygun Şöyle değil. Hani o zaman mesela çocuklarım çok küçüktü onlarınla ilgili de benim bazı şeylerim vardı, ondan çok geride kalıyordu. Onun dışında siyaset alanı ne yazık ki halen çok böyle dobra dobra konuşmaya liderleri eleştirebilmeye veya işte düşündüklerinizi çok açık bir şekilde söylemeye uygun değil. Yani bazen olmuyor. Şu an mesela biraz daha….
- Biz ona dışarıdan bakınca biat etmek diyoruz.
Yani evet biraz öyle bir tarafı oluyor. Ben de hani bu konularda aslında öyle birisi olmadım yani ondan sonra. Ve zaten hani ihtiyaç da yok. Hatta hatırlıyorum Numan Bey’e onu söylediğimi, yani “gittiğiniz yerde zaten çok insan var size çok destek olacak. Benden buraya kadar”. Gitmek istemedim ve siyaseti de bıraktım.
- Tepki görmediniz yani gitmek istemediğiniz için.
Yok öyle bir şeyimiz olmadı. Gitseydim tabii kihem AK Parti’den böyle bir talep vardı hem de birlikte yol yürümek konusunda. Ama gitmedim. Sonra da siyaseti bıraktım. Yani sivil toplumda medyadaki işlerime geri döndüm.
- Ne kadar süre bıraktınız?
Ama şöyle siyaseti bıraktım. Aktif ve grupsal siyaseti bıraktım. Sonuçta siyasetin içindeyiz yazmaya çizmeye devam ettim. Sonrasında da işte 19 Mart’tan sonra Türkiye’nin yine bir kırılma dönemi olarak bakıyorum.
- O kadar basit değil tabi hemen hani birdenbire tamam siyaseti bıraktım sonra da CHP’ye geçtim gibi…
Şöyle oldu aslında bazı hani bazı dönemlerde teklifler aldım yeni partiler kurulurken veya işte başka çalışmalarda siyaset yapanlardan. Hem araştırma dünyasının etrafından biraz daha profesyonel ilişki bu tarafı. Yani kampanyada, siyasi iletişimde tabii ki çalışmalarım oldu. Hani böyle bir organik ilişki var ama biraz daha profesyonel ilişki. Ama siyasete tekrar girmek, yani kurumsal siyasete tekrar girmek 19 Mart sonrasındaki ilk kurultayla oldu.
- Teklif geldi değil mi? Yoksa siz zaten o yapının içinde bir şekilde varlık gösteriyor muydunuz o sırada?
Tabii ki teklif geldi. Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’den böyle bir teklif aldım. Ben 2019’dan bu yana zaten Ekrem Başkanla birlikte sosyal politika alanında, siyasi iletişim alanında ona danışmanlık yapıyordum. Birlikte çalışıyorduk kampanyalarında, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kampanyalarında yer almıştım. Ama bunlar biraz daha profesyonel tarafıydı. Türkiye’de dediğim gibi 19 Mart gibi bu kadar büyük bir kırılma yaşanınca, demokrasiye bu kadar büyük bir darbe yapıldığında, tekrar hani bir kenarda duralım işte profesyonel hatta kalalım olmuyor. Yani burası artık benim de hani gerçekten elini taşının altına koymak istediğim ve bunun için aktif siyasette mücadele edeceğim bir alan oldu. Ve o yüzden de işte bir yıldır Cumhuriyet Halk Partisi’nin parti meclisindeyim. Aynı zamanda….
- Çok yoğun çalıştığınızı da görüyorum bu arada.
Hepimizin yoğun çalıştığı bir dönem.
- CHP çünkü olan dışı bir dönemden geçiyor.
CHP de olan şimdiye kadar karşılaşmadığı bir olağan dışı dönemden geçiyor ama Türkiye’nin de 30 yıldır Türkiye’nin yakın tarihindeki kırılma anlarına şahitlik etmiş birisi olarak gerçekten çok önemli bir yerden geçtiğini düşünüyorum. Bütün kurumların aşındığı, bütün kuralların aşındığı artık kılıfını uydurma ihtiyacı bile hissedilmeden çok açık bir şekilde hem gerçeğin eğip büküldüğü hem bu kadar kolay insanların hayatlarına müdahale edildiği ve demokratik siyasetin etrafına bu kadar müdahale edildiği bir dönem olmadı. O yüzden de hani herkesin çok yoğun çalıştığı, herkesin gerçekten gecesinin gündüzüne karıştığı bir dönemde mücadele ediyoruz.
- Ekrem Bey ile yolunuz nasıl kesişmişti?
Sosyal politika alanında ve yine siyasi iletişim alanında, araştırma alanında ben yıllarca tarımsal sürdürülebilirlik, kadın araştırmaları, yani bir de öyle bir yönüm var… Yani işin bu taraflarında da çalıştığım için sunumlar yaptık. Zaten sonra Reform Enstitüsü kurulunca orada çalışmak için teklif aldım ve böylece birlikte çalışmaya başladık. Ben özellikle Türkiye’deki çok farklı illere gittiği saha çalışmalarına birlikte gittim ve aslında o yüzden onun hani toplumla kurduğu bağı, meselelere yaklaşımı, Türkiye’nin gerçekten herkes için o eşit özgür diyoruz ya işte adil olmasıyla ilgili motivasyonuna çok yakın tanıklık eden biriyim ve o yüzden de onun o heyecanını, o azmini çok yakından gören ve buna da hakikaten katkı koymak isteyen biriyim.
- Peki şöyle başladık ya konuşmamıza: Yakın dönemdeki sancılı yılların tanığı. Aynı zamanda tabii ki yakın dönem siyasi tarihe de hakimsiniz. Bugün bu yaşadığımız süreci, baktığınız zaman o kırılma noktalarıyla yan yana koyduğunuzda hangisine denk getirebiliyorsunuz? Ya da eşi benzeri olmayan bir dönemden mi geçiyoruz?
Eşi benzeri olmayan bir dönem olduğu aşikar. Yani 28 Şubat’ta da işte demokrasiye çok ağır bir darbe vuruldu. İnsanların yaşam biçimlerine veya özellikle sivil toplum kuruluşlarına veya medyaya birçok müdahale oldu. Siyasi partilere, Türkiye’de siyasi partilere hem Kürt siyasi hareketinin partilerine hem muhafazakar siyasetin partilerine müdahaleler oldu, partiler kapatıldı. Bunlar hep yaşandı. Ama bu dönemin şöyle bir tarafı var. Ailelerine kadar… Mesela o dönemde de işte diyelim ki bazı kurumların vakıfların kapatıldı veya diyelim ki mal varlıklarına el konuldu ama bu kadar kitlesel bir şekilde bu kadar alakası olmayan kişiler… Mesela bir casusluk davası! Yani casusluk davasında sıradan sosyal araştırmacıların, sıradan şehir plancıların, yani mesleklerini yapmaktan başka ve kamu hizmeti yapmaktan başka hiçbir şeyi olmayan gencecik insanların çok büyük bir suçlamayla ve üstelik tamamen içi boş bir dosyayla bir yıldır hapiste tutulmasının örneği yok. Yoksa Türkiye tabii ki bir siyasi parti liderini, eş başkanlarını 10 yıldır hapiste tutuyor. Osman Kavala’yı 10 yıldır hapiste tutuyor. Yani bir yönüyle aslında bu bugün başlayan bir şey değil. Başlayan bir kırılmanın sonu. Ama hani işte siz de davalara geliyorsunuz, işte görüyorsunuz. Bu kadar seçilmiş belediye başkanlarını, bu bürokratları bu kadar itirafçının bile hayalperest bulduğu bir büyük örgüt anlatısının içine koyup, iddianameye koyup bunu yargılamak ve bu davayı açan kişinin yani iddianameyi yazan savcının adalet bakanı olması, o adalet bakanının tarafsız bir şekilde bütün herkese eşit olacağını söylemesi vs. Gerçekten hani böyle nasıl diyeyim distopik yani hani böyle bir ancak şey gündelik hayat filminde veya tarihi filmde değil de daha çok distopik bir filmde görebileceğimiz bir şey. Bu mesela nerede yaşandı? Böyle bir şey, bir başsavcının bakan yardımcısı iken başsavcı olması, başsavcı iken bakan olması. Bunlar mesela Türkiye’nin bence görmediği…
- Peki nereye doğru gidiliyor, siz ne düşünüyorsunuz? Çünkü genel olarak biz sokağın da nabzını tutan insanlarız. Umutsuzluğun giderek hakim olduğu bir hava esiyor sanki. Siz umutsuz bir tablo görüyor musunuz?
Ben Aydın’dan geliyorum. Mesela çiftçilerle iki gün boyunca görüşmeler yaptık. Yani tabi ki mesela tarımda olan, bir başa çıkmak, işi sürdürebilmek, geleceğini görebilmek çok kaotik. Çünkü çok sorun var, çok yapısallaşan sorun var. Ama ben bir umutsuzluk görmüyorum. Yani bu toplum… Milletimiz, vatandaşlar, karşılaştığım herkes bu olan bitenden çok rahatsız ama bir umutsuzluğa dönmüyor. Yani bunun değişmesi gerektiğine, bir değişim isteğine evriliyor. Veya işte bu mesela….
- Peki o değişimin koşulları var mı sizce?
Bu değişimin koşulları var. Türkiye’de, dünyada da örneklerini görüyoruz. Sürekli baskıyla, sürekli kötü bir şekilde gitmesiyle, bunun bir kanıksanıp buna teslim olunacağıyla ilgili bir örnek yok. Dönem olarak uzuyor, evet zorlanıyor ama sonuçta bu aşılıyor. Bence Macaristan örneği bununla ilgili. Türkiye’de de siyaset de çok sıkışmış durumda. İktidar siyaset alanını çok, hakikaten yargıyla ve siyasi mühendisliğiyle çok boğmaya çalışıyor. Ama Türkiye’nin bir aklı selim her zaman oldu. Yani onun, o rasyonalitenin bir şekilde çalışacağına inanıyorum. Toplumda bunun izlerini görüyorum. Dediğim gibi yani bu sıkışmışlık, bu geleceksizlik hissi, o zaman buradan bir şey olmaz gibi bir duygu oluşturmuyor benim gördüğüm. Aksine değişmeli ve ben de bunun bir tarafı içinde yer almalıyım duygusu var. O yüzden çok büyük bir merakla, ilgiyle insanlar bizimle görüşmek istiyor, gelmek istiyorlar. Yani öyle bir şey görüyorum. Özellikle Anadolu’da yaptığımız ziyaretlerde.
- Dönelim yine kadınlara… Şimdi genellikle bu tür durumlarda en büyük yük kadınların omzuna biniyor. Savaş döneminde de böyledir ya, ya da çatışmalı ortamlarda da böyledir. Dönüyor, dolaşıyor. Acısını da, sıkıntısını da kat be kat daha fazla yaşıyor kadınlar. Bu dönemin kadınları ve bu dönemin o kurtlar sofrasını tarif etmek isteseniz, nasıl tarif edersiniz? Yavaş yavaş programın da sonuna geliyorken sizden öyle bir tanım alayım.
Kadınlar şu anda bu kurtlar sofrasında yapısallaşmış, sorunları artmış yani birbirleriyle devletin çoğu yerden hani sadece güçle olduğu, sorunları çözmediği bir yerde kadınlar aslında sistemi korumaya çalışan bir durumdalar. Yani eğitimde eksikler oluyor, onlar çaba gösteriyor çocuklarına daha çok işte uğraşarak bir şekilde eğitimi düzeltmeye çalışıyorlar. Whatsapp gruplarını biliyorsunuz işte ve okul aile birliklerine giriyorlar, okul önlerinden ayrılmıyorlar. Sağlık sisteminde bir sürü sorun var, randevu alınamıyor vesaire. Bunların hepsini çözmek için kadınlar uğraşıyor. İşte ekonomik krizi, kriz pazarda alışveriş yaparken, sebze alırken bile mesela….
- Akşam olmasını bekliyor.
Bekliyor. O evin bütçesini bu yaşanan krizden nasıl etkilenmeden….
- En hafif hasarla nasıl atlatırım diye.
Evet yani bu yaşanan sistem krizini kadınlar aslında mücadeleleriyle doldurmaya çalışıyorlar. Aile içinde doldurmaya çalışıyorlar. Kamusal alanda doldurmaya çalışıyorlar. Dediğim gibi yani sürekli böyle takip ediyorlar. Sürekli kendilerinden veriyorlar. Bazen en çok önce kendi ihtiyaçlarını erteliyorlar. Kendi zamanlarını veriyorlar. Ama ayakta durmaya çalışıyorlar. Toplumu da ayakta tutmaya çalışıyorlar. Çocuklarını da ayakta tutmaya çalışıyorlar. Ama bu sadece kadınların sırtına verilebilecek bir yük değil. O yüzden zaten kurumların işlemesi, o yüzden herkesin kendi görevini yerine getirmesi ve iyi yönetmesi gerekiyor. Kadınlar bu sistemin boşluğunu dolduran yerdeler. Ve çok güçlüler ama çok yoruldular. O yüzden de gerçekten onların güçlerini bölüşmek gerekiyor.
- Ve bu da herhalde onların kurtlar sofrası. Kurtlar sofrasındaki kadınlara, izleyenlere, siyasetin kurtlar sofrasında oturanlara söyleyecek son bir cümlenizi rica edeyim ben sizden. Ne dersiniz?
Siyasetteki kurtlar sofrasındaki kadınlara söyleyeyim. Yani siyasette var olmak çok zor.
Dediğim gibi en başta yani kadınların, kadınlar için yaratılmış bir alan değil. Ama kadınlar hem kadınların eşit temsili için hem kamusal alandaki ve siyasetteki kadın varlığını artırmak için mücadele etmeye devam etsinler diyorum. Biz Türkiye’de bütün haklarımızı mücadele ederek aldık. O mücadeleyi sürdürmekten ve büyütmekten ve en çok da dayanışmaktan başka yapacağımız bir şey yok. Bir de son olarak şunu söyleyeyim hep kadınları kadın kadının kurdudur gibi bir yere sıkıştırmaya çalışıyorlar. Ben kadın kadının yurdudur inanan kadınlardanım ve o yüzden de birbirimizin yurdu olmaya devam edelim.
- Suikast sonucu öldürülen Hamas lideri İsmail Haniye kimdir?
- Özgür Özel’den bayram mesajı: “Normalleşmeyle beraber siyasetin halkın gündemi etrafında şekillenmesi gerekiyor”
- İddia: İsmail Haniye Türkiye’de, Erdoğan ile görüşecek
- Diyarbakır’ın ilk pazarı kapatıldı: Etrafı tel örgüyle çevrildi, olay yargıda
- Hamas lideri Haniye: “İsrail ile ateşkes anlaşmasına yakınız”








