Festival Direktörü Efruz Çakırkaya anlattı: İstanbul Müzik Festivali bu yıl neden bir “Deneyim” festivali?

İstanbul Müzik Festivali, bu yıl “Ânın İçinde” temasıyla yalnızca konser programı sunmayı değil; hız çağında yavaşlamayı, canlı müziğin biricik anına odaklanmayı ve sanatın kapsayıcı gücünü yeniden düşünmeyi hedefliyor. 11-25 Haziran tarihleri arasında İKSV tarafından düzenlenen 54. İstanbul Müzik Festivali, Borusan Holding sponsorluğunda İstanbul’un farklı noktalarındaki 14 mekânda gerçekleştireceği 22 konserle dünyanın önde gelen orkestralarını, solistlerini ve yeni nesil müzik yaklaşımlarını aynı programda buluşturuyor. Festivalin bu yılki programında yalnızca klasik müziğin büyük isimleri değil; erişilebilirlik, nöroçeşitlilik, genç izleyici alışkanlıkları ve konser deneyiminin dönüşümü gibi başlıklar da öne çıkıyor. Festival Direktörü Efruz Çakırkaya ile, “Ânın İçinde” temasının arkasındaki düşünceyi, ilk kez düzenlenen “Rahat Konser” modelini, genç kuşağın klasik müzikle kurduğu yeni ilişkiyi ve bugün büyük uluslararası festivaller düzenlemenin görünmeyen zorluklarını konuştuk.

İstanbul Müzik Festivali bu
Festival Direktörü Efruz Çakırkaya anlattı: İstanbul Müzik Festivali bu yıl neden bir “Deneyim” festivali?

Bu yılın teması olan “Ânın İçinde” fikri festival programını nasıl şekillendirdi? Festival bu yıl seyirciye nasıl bir deneyim sunmayı hedefliyor?

“Ânın İçinde” teması aslında son birkaç yıldır hepimizin hayatında giderek büyüyen bir eksiklik hissinden doğdu. Çok hızlı tüketilen, sürekli ekranlara ve bildirimlere bölünmüş bir çağda yaşıyoruz. Fiziksel olarak bir yerdeyiz ama zihinsel olarak çoğu zaman başka onlarca şeyin içindeyiz. Biz de bu yıl festival programını tam olarak bu hız duygusuna karşı bir nefes alanı olarak kurguladık.

Canlı müziğin en etkileyici tarafı, tamamen geçici olması – tıpkı hayatın kendisi gibi. Bir konser başladığı anda doğuyor, o anın içinde büyüyor ve bittiğinde artık geri getirilemeyecek bir deneyime dönüşüyor. Aynı eser ertesi gün tekrar çalınsa bile, ne müzisyenler ne dinleyici ne de salon artık aynı oluyor. “Ânın İçinde” teması da tam olarak bu biriciklik hissinden besleniyor.

Programı oluştururken yalnızca teknik mükemmelliği yüksek konserler sunmayı değil; izleyiciyi gerçekten yavaşlatacak, nefes aldıracak ve bulunduğu ana geri çağıracak deneyimler yaratmayı hedefledik. Bu yüzden doğaçlama performanslara, manevi derinliği olan projelere, tarihi mekânlarda gerçekleşecek çok katmanlı deneyimlere ve disiplinlerarası işlere özellikle ağırlık verdik. Bahariye Mevlevihanesi’ndeki “Nefesin İzinde” projesi, Kapalıçarşı’daki “Ânın Güzellikleri”, Kaan Bulak’ın “Maison Lale” projesi ya da çocuklarla doğada gerçekleştireceğimiz farkındalık yürüyüşleri ve genç müzisyenlere özel tasarlanan Atölye: Ânın İçinde Çalmak aslında aynı düşüncenin farklı yansımaları.

Bu yıl festivalin seyirciye sunduğu şey yalnızca konser izlemek değil; biraz durabilmek, dikkatini yeniden tek bir ana verebilmek ve müziğin zamanla kurduğu ilişkiyi fiziksel olarak hissedebilmek. Çünkü bazen sanatın en güçlü tarafı, bize yalnızca dinlediğimiz şeyi değil, yaşadığımız anı da fark ettirmesi oluyor.

“’Rahat Konser’ modeliyle bu görünmez baskıyı ortadan kaldırmak istedik”

İstanbul Müzik Festivali bu yıl neden bir “Deneyim” festivali?

İstanbul Müzik Festivali’nin ilk kez “Rahat Konser” düzenliyor, biraz anlatır mısınız, bu fikir nasıl ortaya çıktı?

İKSV olarak son birkaç yıldır kültür-sanatın daha erişilebilir, kapsayıcı ve eşitlikçi bir yapıya kavuşması için kapsamlı çalışmalar yürütüyoruz. DenizBank’ın “Erişilebilir Sanat Partneri” olarak bu sürece dahil olmasıyla birlikte, özellikle farklı bilişsel ve duyusal ihtiyaçları olan bireylerin festival etkinliklerine katılımı üzerine çok daha somut adımlar atmaya başladık.

İstanbul Müzik Festivali özelinde dünyadaki örnekleri incelediğimizde Avrupa ve Amerika’da uzun süredir uygulanan “Relaxed Performance” modelleriyle karşılaştık. Klasik müzik konserlerinin alışılmış kuralları —tam sessizlik beklentisi, hareket kısıtlılığı, alkış zamanlamaları gibi— aslında yalnızca otizm spektrumundaki bireyler için değil; demans veya Alzheimer yaşayan bireyler, dikkat eksikliği olan gençler, duyusal hassasiyeti bulunan dinleyiciler ve küçük çocuklu aileler için de ciddi bir bariyer oluşturabiliyor.

Biz de “Rahat Konser” modeliyle bu görünmez baskıyı ortadan kaldırmak istedik. Bu konserlerde ışık ve ses seviyeleri daha yumuşak tutuluyor, salon tamamen karartılmıyor, izleyiciler istedikleri anda salona girip çıkabiliyor, hareket etmek veya müziğe sesli tepki vermek doğal karşılanıyor. Süreyya Operası’nda oluşturduğumuz sessiz alanlar sayesinde dinleyiciler ihtiyaç duyduklarında kısa molalar da verebiliyorlar.

Bizim için bu proje yalnızca erişilebilirlik odaklı bir yan etkinlik değil; sanatın gerçekten herkes için bir hak olduğu fikrinin çok somut bir yansıması.

Bu konseri tasarlarken otizm spektrumundaki bireyler, demans veya Alzheimer yaşayan kişiler ve aileleriyle doğrudan görüşüldü mü?

Bu süreci oluştururken yalnızca teorik bir model kurmak istemedik; gerçekten ihtiyaçları anlamaya ve dinlemeye büyük önem verdik. Erişilebilirlik alanında çalışan uzmanlarla, danışman kurumlarla ve sahada doğrudan deneyimi olan paydaşlarla birlikte çalıştık. Tüm festival mekânları, tanıtım ve duyuru süreçleri ile erişilebilirlik kılavuzumuzun hazırlığında başta partnerimiz Alternatif Yaşam Derneği olmak üzere farklı sivil toplum kuruluşlarıyla görüşerek kapsamlı bir hazırlık yürüttük. Özellikle ailelerin yaşadığı temel kaygıları anlamak bizim için çok belirleyiciydi.

Birçok aile için asıl mesele yalnızca konser salonuna fiziksel erişim değil; “Acaba rahatsızlık olur mu?”, “Bir tepki verirse yargılanır mıyız?” ya da “Kendimizi ait hissedecek miyiz?” duygusu. Dolayısıyla biz bu konserleri tasarlarken yalnızca mekânsal değil, psikolojik bir güven hissi yaratmayı da merkeze aldık.

Rahat Konser” yalnızca nöroçeşitliliği olan bireyler için mi, yoksa klasik müzik dinleme kültürünü dönüştürmeye yönelik daha geniş bir yaklaşım mı? Bu modelin ileride diğer festival etkinliklerine yayılmasını planlanıyor musunuz?

Aslında bizim için “Rahat Konser” çok daha geniş bir kültürel dönüşüm fikrinin parçası. Çıkış noktası nöroçeşitliliği olan bireylerin erişimini artırmak olsa da, geldiğimiz noktada bunun klasik müzik dinleme kültürünü daha demokratik, daha esnek ve daha kapsayıcı hale getiren bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

Klasik müzik tarihsel olarak zaman zaman fazla “kurallı” ve mesafeli algılanabiliyor. Oysa müzik son derece canlı, fiziksel ve duygusal bir deneyim. İnsanların müziğe farklı biçimlerde tepki vermesi performansın değerini azaltmıyor; aksine onu daha insani bir yere taşıyor.

Dolayısıyla bu modeli yalnızca belirli bir grup için tasarlanmış özel bir format olarak görmüyoruz. Kendini geleneksel konser düzeni içinde rahat hissetmeyen herkes için alternatif bir deneyim alanı yaratmaya çalışıyoruz. Önümüzdeki yıllarda erişilebilirlik ve kapsayıcılık yaklaşımını festivalin farklı etkinliklerine daha güçlü şekilde yaymayı hedefliyoruz. Bu çalışmalar sadece İstanbul Müzik Festivali ile de sınırlı kalmayacak; İKSV tarafından organize edilen tüm festival ve etkinliklerde devam edecek. Çünkü kültür-sanat kurumlarının geleceğinde erişilebilirliğin “ekstra bir başlık” değil, yapının doğal bir parçası olması gerektiğine inanıyoruz.

Bu yaklaşımın yalnızca izleyici deneyimiyle sınırlı kalmaması da bizim için çok önemli. Bu yıl festival kapsamında farklı mekânlarda otizm spektrumundaki saha görevlilerimiz de görev alacak. Bunu yalnızca erişilebilirlik odağında değil, toplumsal fayda üretmek ve birlikte yaşama kültürünü gündelik hayatın doğal bir parçası haline getirmek açısından da çok kıymetli buluyoruz. Çünkü gerçek kapsayıcılığın yalnızca belirli grupları “içeri davet etmekle” değil, kültür-sanat üretiminin ve deneyiminin aktif bir parçası haline getirmekle mümkün olduğuna inanıyoruz.

“Gençler daha önyargısız”

İstanbul Müzik Festivali bu yıl neden bir “Deneyim” festivali?

Festival uzun yıllardır genç izleyici yaratmaya çalışıyor. Bugün gençlerin klasik müziğe yaklaşımında nasıl bir değişim görüyorsunuz?

Bence bugün genç kuşak klasik müziğe önceki nesillerden çok daha önyargısız yaklaşıyor. Eskiden klasik müzik biraz daha “uzaktan izlenen”, belli bir kültürel çevreye aitmiş gibi algılanan bir alandı. Bugün ise gençler türler arasında çok daha geçirgen bir ilişki kuruyorlar. Aynı kişinin playlist’inde Bach da olabiliyor, elektronik müzik de, Anadolu rock da. Bu geçirgenlik aslında klasik müzik için çok büyük bir avantaj.

Bugün dünyada da bunun çok güçlü örneklerini görüyoruz. Pek çok büyük pop, rock ve alternatif müzik sanatçısı artık orkestralarla çalışıyor; kendi şarkılarının senfonik düzenlemelerini yapıyor ve bunu yalnızca nostaljik bir jest olarak değil, müziğin anlatım alanını genişleten yaratıcı bir ifade biçimi olarak kullanıyor. Metallica’nın senfoni orkestrasıyla gerçekleştirdiği projeler, Hans Zimmer konserlerinin dev senfonik yapıları ya da Sting ve Bjork gibi sanatçıların orkestral düzenlemelerle kurduğu ilişki, genç kuşağın müziği artık çok daha geçirgen sınırlar içinde deneyimlediğini gösteriyor. Bunun yanında Rosalía gibi sanatçıların yarattığı etki de çok önemli. Rosalía’nın flamenkoyu elektronik müzikten çağdaş prodüksiyonlara kadar farklı alanlarla buluşturarak senfonik formatta genç kuşak için yeniden yorumlaması, geleneksel müzik formlarının doğru yaklaşımla ne kadar güçlü ve güncel bir karşılık bulabileceğini gösterdi. Bence klasik müzik için de ilham verici olan tam olarak bu yaklaşım: köklü bir mirası korurken onu bugünün dinleme kültürüyle yeniden ilişkilendirebilmek.

Özellikle genç dinleyicinin bugün en çok aradığı şeyin “samimiyet” ve “deneyim” olduğunu düşünüyorum. Yalnızca büyük isimleri izlemek değil; bir atmosferin, bir hikâyenin ve kolektif bir duygunun parçası olmak istiyorlar. Festival olarak biz de tam bu nedenle konser deneyimini yalnızca sahnedeki performansla sınırlı görmüyoruz. Tarihi mekânlar, disiplinlerarası projeler, genç sanatçılar, atölyeler ve farklı formatlar aslında bu yeni izleyiciyle daha güçlü bağ kurmanın yolları.

Gençlerin klasik müziğe ilgisinin arttığını çok net görüyoruz. Özellikle Eczacıbaşı Genç Bilet uygulamasıyla öğrencilerin festivale erişimini kolaylaştırmamızın da bunda büyük etkisi var. Bugün konser salonlarında çok daha genç ve meraklı bir izleyici profili görmeye başladık. Bu bizim için çok umut verici.

Genç kuşağın klasik müziğe ilgisini artırmak için geleneksel festival modelinin değişmesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Disko Klasik gibi etkinlikler yeni dinleyici kazanmak açısından ne kadar etkili?

Kültür-sanat kurumlarının yeni kuşaklarla ilişki kurabilmek için değişen dinleme alışkanlıklarını anlaması gerektiğini düşünüyorum. Bu, klasik müziğin özünden ödün vermek anlamına gelmiyor; onu farklı deneyim alanlarıyla buluşturabilmek anlamına geliyor.

Disko Klasik gibi projeleri de bu yüzden çok kıymetli buluyorum. Çünkü bu tür etkinlikler klasik müziği daha gündelik, daha sosyal ve daha erişilebilir bir deneyime dönüştürüyor. İnsanlar bazen ilk adımı atmakta çekinebiliyor; “Bu dünya bana ait mi?” hissi yaşayabiliyorlar. Daha rahat ve sınırları esnetilmiş formatlar ise o ilk teması kurmak açısından çok önemli.

Ama burada önemli olan şey yalnızca “eğlenceli” olmak değil; genç dinleyiciyle sahici bir bağ kurabilmek. Eğer biri Disko Klasik sayesinde ilk kez bir orkestrayı ya da barok bir sazın solist olduğu bir konser içeriğini canlı dinleyip ardından bir senfoni konserine gitme merakı duyuyorsa, bence en değerli dönüşüm tam da orada gerçekleşiyor.

Festival modeli elbette dönüşüyor ama özünde hâlâ aynı şeye dayanıyor: insanları canlı sanat deneyimi etrafında bir araya getirmek. Sadece artık bunu yapmanın yolları daha çoğul ve daha yaratıcı hale geliyor.

Büyük bir orkestrayı İstanbul’da ağırlamak…

İstanbul Müzik Festivali bu
Konzerthaus, Wien, Copyright www.peterrigaud.com

Viyana Senfoni Orkestrası gibi büyük toplulukların İstanbul’a gelmesi bugün nasıl bir organizasyon ve finansal süreç gerektiriyor?

Böylesine büyük ve prestijli toplulukları ağırlamak bugün gerçekten çok katmanlı bir organizasyon gerektiriyor. Dünyanın en önemli orkestralarının turne planları yıllar öncesinden şekilleniyor; dolayısıyla festival programlarını da çok uzun vadeli bir perspektifle oluşturuyoruz. Bugün itibarıyla 2027 programımız tamamlanmış durumda, 2028’in büyük kısmı netleşti ve 2029–2030 üzerine çalışıyoruz.

Bir orkestranın İstanbul’a gelişi yalnızca konser akşamından ibaret değil. Uçuşlardan enstrüman taşımalarına, prova takvimlerinden teknik rider’lara, konaklamadan salon altyapısına kadar çok büyük bir operasyon yürütülüyor. Özellikle büyük senfoni orkestralarında onlarca kişilik ekiplerin ve çok kıymetli enstrümanların şehirler ve ülkeler arasında kusursuz şekilde hareket etmesini sağlamak ciddi bir koordinasyon gerektiriyor.

Üstelik bugün yalnızca ekonomik değil, politik olarak da çok kırılgan bir dünya düzeninin içindeyiz. Hem Türkiye’de hem de global ölçekte yaşanan politik konjonktür, kültür-sanat organizasyonlarını doğrudan etkiliyor. Hâlihazırda Amerika–İsrail–İran hattında yaşanan gerilim, savaş atmosferi, enerji ve petrol krizleri, hava sahalarındaki değişimler ve uçuş maliyetlerindeki ciddi artışlar uluslararası turneleri her zamankinden daha karmaşık hale getiriyor. Bazen bir hava sahasının kapanması bile tüm turne akışlarını yeniden planlamayı gerektirebiliyor. Ulaşım ve lojistik maliyetleri özellikle son birkaç yılda dramatik biçimde yükseldi. Bunun yanında döviz bazlı giderler, enflasyon ve global ekonomik belirsizlikler festival yönetimini çok daha hassas bir noktaya taşıyor.

Dolayısıyla bugün büyük bir orkestrayı İstanbul’da ağırlamak yalnızca sanatsal değil; aynı zamanda diplomatik, lojistik ve finansal anlamda da çok güçlü bir hazırlık gerektiriyor. Bu nedenle sponsorlarımızın ve destekçilerimizin katkısı yalnızca finansal değil; aynı zamanda kültürel bir vizyon ortaklığı anlamına geliyor.

Viyana Senfoni Orkestrası gibi köklü bir topluluğun İstanbul’da sahne alması ise tüm bu zorluklara rağmen şehrin uluslararası klasik müzik haritasındaki güçlü konumunun çok önemli bir göstergesi. İstanbul hâlâ dünyanın en önemli sanatçılarının ve topluluklarının gelmek istediği çok özel kültür merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor.

Son yıllarda ekonomik koşullar festival organizasyonlarını nasıl etkiledi?

Son birkaç yıldır ekonomik koşullar kültür-sanat alanındaki tüm kurumlar için çok daha zorlayıcı hale geldi. Özellikle uluslararası çalışan festivaller için döviz bazlı maliyetlerin artışı, yüksek enflasyon ve uzun vadeli bütçe planlamasının zorlaşması süreci ciddi biçimde etkiliyor.

Ancak buna rağmen biz İstanbul Müzik Festivali’nin sanatsal kalitesinden ödün vermeden yoluna devam etmesini çok önemsiyoruz. Burada en kritik mesele sürdürülebilirlik. Çünkü bir festival yalnızca o yılın programını değil, gelecekteki kültürel hafızayı da inşa ediyor.

Bu nedenle işbirlikleri, ortak yapımlar ve uluslararası eş sipariş modelleri her geçen yıl daha önemli hale geliyor. Aynı zamanda yerel destek mekanizmalarının güçlenmesi de büyük önem taşıyor. Festival Sponsorumuz Borusan Holding başta olmak üzere tüm gösteri sponsorlarımız ve destekçilerimizin katkısı sayesinde, ekonomik zorluklara rağmen dünya standartlarında bir program sunmaya devam edebiliyoruz, hepsine müteşekkiriz.

Bir yandan da kriz dönemlerinin yaratıcılığı artırdığına inanıyorum. Bazen kısıtlar kurumları daha yaratıcı düşünmeye, yeni modeller geliştirmeye ve kültür üretiminin özüne yeniden dönmeye zorluyor. Biz de festivalin hem uluslararası niteliğini koruyan hem de toplumsal erişimini güçlendiren bir denge kurmaya çalışıyoruz.

*11-25 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek 54. İstanbul Müzik Festivali’nin biletleri passo.com.tr adresinde.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.