İsa Hafalır yazdı: Spinoza ve tanrısı

Einstein’a bir gün Tanrı’ya inanıp inanmadığı soruyorlar. O da şu mealde bir cevap veriyor: Var olan her şeyin düzenli uyumunda kendini gösteren Spinoza’nın Tanrısı’na inanıyorum; insanlığın kaderiyle ve yaptıklarıyla ilgilenen bir Tanrı’ya değil.

Bu cevap bence çok önemli. Çünkü “Tanrı’ya inanıyor musun?” sorusu ilk bakışta basit görünür ama aslında çok eksik bir soru. Asıl soru bence şu: Hangi Tanrı’ya?

Birinin Tanrısı gökte oturan bir hükümdar gibi. Birinin Tanrısı dualara cevap veren, seven, kızan, affeden bir varlık. Birinin Tanrısı ahlaki düzenin garantisi. Birinin Tanrısı ise evrenin derin düzeni, varlığın kendisi, sonsuz bir birlik. Spinoza’nın Tanrısı bu sonuncuya yakın.

17. yüzyılda yaşamış olan Baruch Spinoza, erken modern felsefenin en radikal ve önemli isimlerinden birisi. Amsterdam’da Yahudi bir çevrede yetişmiş, genç yaşta cemaatinden aforoz edilmiş, hayatını büyük ölçüde sakin ve mütevazı biçimde geçirmiş, mercek yontarak geçinmiş. En önemli eseri Ethica ölümünden sonra yayımlanmış. Fakat felsefesinin etkisi çok büyük. Çünkü Spinoza sadece bazı teolojik ayrıntıları tartışmıyor; Tanrı, doğa, insan, özgürlük ve ahlak hakkında düşünme biçimimizi baştan sona değiştiriyor.

Onun meşhur ifadesi şu: Deus sive Natura. Yani “Tanrı ya da Doğa” veya “Tanrı/Doğa.”

Bu ifadeye üzerinde çok düşünmeden bakınca yanlış anlaşılabilir. Spinoza sanki sadece “doğa Tanrı, Tanrı da doğa” demiş gibi görülebilir. Oysa söylediği şey daha sistemli. Ona göre var olan her şeyin temelinde tek bir sonsuz töz var. Töz, kendi başına var olan, var olmak için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan şey. Spinoza’ya göre böyle bir varlık ancak Tanrı olabilir. Fakat bu Tanrı, evrenin dışında duran ayrı bir yaratıcı değil. Evrenin üstünde, dışında, karşısında bulunan bir şahıs da değil. Tanrı, var olan her şeyin içkin temeli.

Spinoza ve tanrısı
İsa Hafalır yazdı: Spinoza ve tanrısı

Spinoza’ya göre Tanrı sonsuz. Eğer Tanrı gerçekten sonsuzsa, onun dışında bir şey olamaz. Çünkü Tanrı’nın dışında bir şey olsaydı, Tanrı artık sonsuz olmazdı; bir sınırı olurdu. Dolayısıyla var olan her şey Tanrı’nın içinde. Bizler, bedenlerimiz, düşüncelerimiz, ağaçlar, yıldızlar, hayvanlar, taşlar, sevinçler ve kederler Tanrı’nın dışında bağımsız varlıklar değiliz. Spinoza’nın bakışıyla, hepimiz Tanrı’nın modlarıyız; yani tek sonsuz tözün sonlu görünümleri.

Deniz ve dalga benzetmesi burada açıklayıcı olabilir. Dalga denizden ayrı bir varlık gibi görünür. Bir biçimi var, bir başlangıcı ve sonu var. Ama dalga, denizden bağımsız değil. Deniz olmadan dalga olmaz. Dalga, denizin belli bir anlık görünümü. Spinoza’ya göre insan da böyle. Kendi ayrı benliğimiz çok gerçek görünür; fakat derinde tek bir sonsuz varlığın geçici bir ifadesiyiz.

Spinoza’nın Tanrısı bu yüzden kişisel bir Tanrı değil. Bu Tanrı, irade sahibi bir kral gibi karar vermez. Kızmaz, darılmaz, fikir değiştirmez. Evreni yaratıp sonra dışarıdan izleyen bir mimar değil. Doğanın yasaları Tanrı’nın dışındaki kurallar değil; Tanrı’nın kendi doğasının zorunlu ifadesi.

Bu yüzden Spinoza mucize anlayışını da reddeder. Çünkü mucize, genellikle doğa yasalarının askıya alınması gibi düşünülür. Oysa Spinoza’ya göre doğa yasası Tanrı’nın düzeni. Tanrı’nın kendi düzenini bozması, Tanrı’nın kendisine aykırı davranması olurdu. Bu nedenle mucize diye gördüğümüz şey, aslında nedenlerini henüz bilmediğimiz olaylar. Bilmediğimiz yere hemen “Tanrı böyle istedi” demek, çoğu zaman düşünmenin bittiği yer.

Spinoza’ya göre insanlar çoğu zaman doğayı anlamadıkları zaman Tanrı’nın iradesine sığınır. Böylece cehalet kutsal bir açıklama gibi sunulur. Halbuki Tanrı’yı anlamanın yolu doğayı anlamaktan geçer. Çünkü doğa Tanrı’nın dışında bir alan değil. Doğanın zorunlu düzenini anlamak, Tanrı’yı anlamanın bir yolu.

Bu noktada Spinoza’nın düşüncesi hem dine hem bilime farklı bir kapı açar. Bir yandan geleneksel, müdahaleci, insan biçimli Tanrı anlayışını sarsar. Diğer yandan evreni keyfi, kopuk ve anlaşılmaz parçaların toplamı gibi de görmez; onu zorunlu, içkin ve akılla kavranabilir bir düzen olarak düşünür.

Spinoza’nın insan anlayışı da bu metafiziğin içinden çıkar. İnsan doğanın dışında özel bir krallık değil. İnsan da doğanın parçası. Bedeniyle, zihniyle, arzularıyla, korkularıyla, sevinciyle, kederiyle aynı zorunlu düzenin içinde. Bu yüzden Spinoza özgür irade konusunda da alışılmış düşünceye karşı çıkar.

Ona göre insanlar kendilerini özgür sanırlar, çünkü arzularının farkındadırlar ama bu arzuları belirleyen nedenlerin farkında değiller. Bir şeyi istediğimi bilirim; ama o isteğin hangi geçmiş deneyimlerden, hangi bedensel durumlardan, hangi korkulardan, hangi karşılaşmalardan doğduğunu çoğu zaman bilmem. Sonra da “ben özgürce seçtim” derim.

Spinoza’nın meşhur taş benzetmesi bunu anlatır. Havaya fırlatılan bir taş bilinçli olsaydı, kendi isteğiyle uçtuğunu zannedebilirdi. Çünkü onu iten nedeni bilmezdi. İnsan da çoğu zaman böyle yaşar. Hareketinin farkında, ama onu harekete geçiren nedenleri bilmez.

Peki Spinoza’ya göre özgürlük hiç mi yok? Var, ama bizim sandığımız anlamda değil. Özgürlük nedenselliğin dışına çıkmak değil. Özgürlük, zorunluluğu anlamak. Bir duygu beni ele geçirdiğinde tamamen edilgenim. Ama o duygunun nedenini anlamaya başladığımda, onunla arama bir mesafe girer. Korkumun, öfkemin, kıskançlığımın, arzumun nereden geldiğini anladıkça ona daha az köle olurum. Bu yüzden Spinoza’da bilgi sadece teorik bir şey değil. Bilmek, insanı dönüştürür. Doğru anlamak, biraz daha özgürleşmek demek.

Spinoza’nın duygu anlayışı da burada önem kazanır. Ona göre her varlık kendi varlığını sürdürmeye çalışır. Buna “conatus” denir. Ağaç kök salar, hayvan hayatta kalmaya çalışır, insan sevilmek, güvenlik bulmak, anlam kurmak ister. Bütün varlıklar kendi var olma güçlerini korumaya ve artırmaya çalışır.

Sevinç, bu gücün artması. Keder ise azalması. Bizi daha etkin, daha berrak, daha güçlü kılan şeyler sevinç doğurur. Bizi daraltan, edilgenleştiren, güçsüzleştiren şeyler keder doğurur. Fakat insan çoğu zaman duygularının nedenini bilmediği için onların oyuncağı olur. Spinoza’nın ahlakı, duyguları bastırmak üzerine değil, onları anlamak üzerine kurulu.

Bu da Spinoza’yı ilginç biçimde kuru bir akılcı olmaktan çıkarır. Evet, onun dili çok rasyonel. Ethica neredeyse geometrik bir kitap gibi yazılmış. Tanımlar, önermeler, kanıtlar var. Ama amacı insanı duygusuz yapmak değil. Tam tersine, insanı pasif duyguların esaretinden daha aktif, daha berrak, daha sevinçli bir yaşama taşımak.

Spinoza’nın en güzel kavramlarından biri de “sub specie aeternitatis” ifadesi. Türkçeye “sonsuzluk açısından” ya da “ezeliyet bakımından” diye çevrilebilir. İnsan normalde olaylara kendi dar zamanından bakar. Benim başarım, benim kaybım, benim kırgınlığım, benim korkum, benim çıkarım. Spinoza ise insanı daha geniş bir bakışa çağırır. Kendimizi sonsuz doğanın küçük bir parçası olarak gördüğümüzde, bazı tutkuların üzerimizdeki gücü azalır.

Bu bakış acıyı yok etmez. Ölümü, kaybı, haksızlığı, hastalığı ortadan kaldırmaz. Ama insanın kendisini evrenin merkezine koyan yanı biraz gevşer. Kişi kendisini daha büyük bir zorunlu düzenin içinde görmeye başlar. Spinoza’nın “Tanrı’nın entelektüel sevgisi” dediği şey de burada ortaya çıkar: Tanrı’yı, yani doğanın sonsuz düzenini anladıkça doğan sakin, derin, istikrarlı sevinç.

Bu sevgi, kişisel bir Tanrı’yla duygusal ilişki kurmak değil. Daha çok varlığın bütününü anlamanın ve o bütünle uyumlanmanın verdiği bir sevinç. Spinoza’nın maneviyatı varsa, burada aranmalı. Dua eden bir kul ile cevap veren bir Tanrı ilişkisi değil; anlayan bir zihin ile sonsuz doğa arasındaki berraklık ilişkisi.

Bu nedenle Spinoza tarih boyunca çok farklı şekillerde yorumlanmış. Kimileri onu ateist saymış, çünkü geleneksel kişisel Tanrı’yı reddeder. Kimileri panteist demiş, çünkü Tanrı ile doğayı birleştirir. Kimileri panenteist yoruma yakın bulmuş, çünkü her şey Tanrı’nın içinde ama Tanrı sadece tek tek şeylerin toplamına indirgenemez. Kimileri de onu “Tanrı sarhoşu” diye anmış.

Belki de Spinoza’yı tek bir etikete sıkıştırmak yerine, onun açtığı soruyu ciddiye almak gerekir. Tanrı’yı insan korkularının ve beklentilerinin büyütülmüş hali olarak mı düşüneceğiz? Yoksa var olan her şeyin içkin, zorunlu, sonsuz temeli olarak mı?

Spinoza’nın Tanrısı konuşmaz, emir vermez, mucize yapmaz, insan gibi sevmez ve kızmaz. Ama bütün varlık onun içinde. Doğanın düzeni onun düzeni. Aklın hakikati araması, insanın kendi tutkularını anlaması, sevinci daha aktif bir yaşama dönüştürmesi de bu düzenin bir parçası.

Hasılı Spinoza’nın Tanrısı, gökte oturan bir hükümdar değil; varlığın kendisi, doğanın sonsuz zorunluluğu, bütün çokluğun içindeki tek birlik.

Bu Tanrı bazılarına soğuk gelebilir. Ama belki de tam da bu soğuklukta insanı hurafeden, korkudan ve kendi hayal ettiği Tanrıların esaretinden kurtaran bir berraklık var.

Einstein’ın Spinoza’nın Ethica’sı için yazdığı şiirin baş kısmının, serbest bir Türkçe aktarımıyla bitireyim:

Bu soylu adamı nasıl da seviyorum,

Kelimelerle anlatılamayacak kadar çok.

Ama korkarım ki o yalnız duruyor,

Işıltılı, azizlere özgü parıltısıyla.

Belki Spinoza’nın kaderi de biraz buydu. Çok konuşuldu, çoğu zaman da yanlış anlaşıldı. Ama hâlâ aynı yerde duruyor: Tanrı’yı insan korkularımızın suretinden çıkarıp varlığın sonsuz düzeninde düşünmeye davet eden yalnız ve berrak bir ses olarak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş