Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı | Cemaatin muhalifleri: Arınma mı, yeni bir tarafgirlik mi?

Soğuk Savaş boyunca Sovyet istihbaratının “illegal/sleeper agent” olarak tanımladığı ajanlar, Batı ülkelerinde yıllarca sahte kimliklerle ve sıradan hayatların içinde yaşadılar. Kimileri öğretmendi, kimileri emlakçı, kimileri ise küçük işletme sahibiydi. Çoğu zaman eşleri ve çocukları bile onların gerçekte kim olduklarını bilmeden yaşadı. Bu ajanları farklı kılan yalnızca yürüttükleri gizli faaliyetler değildi. Asıl dikkat çekici olan, kendilerine biçilen hayatı gerçek hayatlarıymış gibi yaşayabilmeleri; ilişkilerini ve hatta ailelerini görevlerinin bir parçası hâline getirebilmeleri, başka bir ifadeyle davaya adanmışlık seviyeleriydi.

Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı | Cemaatin muhalifleri: Arınma mı, yeni bir tarafgirlik mi?
Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı | Cemaatin muhalifleri: Arınma mı, yeni bir tarafgirlik mi?

Liderin ölümünün ardından, yavaş yavaş da olsa özellikle sosyal medya platformlarında çözülmelerin yaşandığına tanık olduğumuz Gülen cemaatinde, geçen haftalarda üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir itiraf kamuoyuna yansıdı. Örgütün kurucu liderinin ardından oluşan yeni yönetimin de facto sözcüsü gibi hareket eden Emre Uslu, yurt dışında yaşayan ve statükoya muhalif bir çizgi izleyen eski emniyet mahrem imamlarından birini kamuoyu önünde ifşa etti. Bunun üzerine yıllarca Omertà’ya (örgüt içi suskunluk kuralına) bağlı kalan eski mahrem imam da sessizliğini bozarak dikkat çekici açıklamalarda bulundu.

Ortaya saçılan iddialar yalnızca örgüt içi hesaplaşmalarla sınırlı değildi. Konu, Türkiye’de milyonlarca kişinin hayatını etkileyen merkezi sınavlarda örgüt mensuplarına soruların önceden ulaştırılması iddialarına uzanınca, açıklamalar kısa sürede Türkiye’de de gündem oldu; bazı haber siteleri bunları haberleştirdi.

Kült özellikler taşıyan bu yapının, kritik görevlere hazırladığı mensuplarını örgütsel gizlilik ve çift kimlik anlayışıyla yetiştirdiği, son dönemde kamuoyuna yansıyan anlatımlarla daha görünür hâle geliyor. Bu kişilerin yeterlilik seviyesini elbette bir devletin profesyonel istihbarat aygıtıyla aynı kategoriye koymak mümkün değildir. Ancak hayatların operasyonel ihtiyaçlara göre yeniden tasarlanması ve gerçek aidiyetlerin gizlenmesi bakımından dikkat çekici benzerlikler görülebilir. Tarafların yıllarca reddettiği soru hırsızlığı ve örgüt yönlendirmesiyle yapılan evlilikler gibi temel meselelerin, ilk kez bu kadar ayrıntılı biçimde bizzat failler tarafından dile getirilmesi de bu nedenle önemli.

Ancak sarsıcı olan yalnızca itirafların kendisi değildi. Etkin pişmanlıktan yararlanan örgüt mensuplarının savcılık ifadeleri zaten yıllardır kamuoyuna yansıyor. Bu olayı farklı kılan, soru çalarak devlet memuru olduğunu bizzat kabul eden bir kişinin, bugün sırf mevcut cemaat yönetimine muhalif bir pozisyonda durduğu için bazı cemaat muhalifleri tarafından “delikanlı”, “yiğit” ve “dürüst” gibi sıfatlarla yüceltilmesiydi.

Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı | Cemaatin muhalifleri: Arınma mı, yeni bir tarafgirlik mi?
Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı | Cemaatin muhalifleri: Arınma mı, yeni bir tarafgirlik mi?

Bugün toplumun önemli bir kesiminin eski cemaat mensuplarına hâlâ mesafeyle yaklaşmasının nedenlerinden biri de tam olarak budur. Yanlışlarla yüzleşme iddiasındaki çevrelerin, geçmişte örgütün karar alıcı mekanizmalarında bulunmuş ve soru hırsızlığını kabul etmiş bir ismi, yalnızca bugün kendi saflarında yer aldığı için romantize etmesi samimiyet tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Elbette hiçbir sivil vatandaş, yüzlerin görünmediği ve takma isimlerin kullanıldığı X odalarında hâkimlik ya da savcılık yapamaz. Ancak ahlaki bir duruş sergilemek ile hukuki hüküm vermek aynı şey değil. Kendilerini yıllardır örgütün yanlışlarına karşı bir vicdan hareketi olarak tanımlayan kişilerin, faillerden birini yalnızca kendi saflarında yer aldığı için böylesine yüceltmeleri, cemaatin neden toplum nezdinde güven sorunu yaşamaya devam ettiğini de açıklıyor.

Olayın merkezindeki isim, cemaat içerisinde otuz yılı aşkın süre bulunduğunu, uzun yıllar emniyet mahrem yapılanmasında görev yaptığını anlatan ve sosyal medyada Fehmi Kuş adıyla bilinen eski mahrem imam. X platformunda yaptığı uzun yayınlarda yalnızca kendi faaliyetlerini değil, hayatının en mahrem kararlarının dahi nasıl “abiler” tarafından şekillendirildiğini anlattı. Anlattıkları, bir kişinin biyografisinden çok daha fazlasını; Gülen cemaatinin insan yetiştirme anlayışına, örgütsel gizlilik kültürüne ve mutlak sadakat beklentisine dair önemli ipuçları barındırmakta.

Çünkü dikkatle dinlendiğinde karşımıza yalnızca geçmişe dair suç isnatları çıkmıyor. Asıl görünen şey, bir insanın hayatının adım adım evleneceği kişiden yapacağı mesleğe, devlet içerisindeki konumundan yakalandığında vereceği ifadeye kadar birçok kritik kararın kendi iradesinden ziyade stratejik ihtiyaçlar doğrultusunda nasıl şekillendiği. Bir insan, kendi hayatının yazarı olmaktan çıkıp örgütün yazdığı bir biyografinin kahramanına dönüşüyor.

2010 KPSS ne oldu?

Yaşadıkları ve eylemleri gerçekten ürkütücü. Kendi ifadesine göre, içinde yer aldığı istişarelerde dönemin siyasi iktidarıyla yaşanacak kopuş yıllar öncesinden cemaatin üst yönetimince öngörülmüş. Bunun üzerine devlet memuru olmayan kritik isimlerin kamuda görevlendirilerek “birimciler” için kamuflaj ya da “renklendirmenin” yönünde karar alındığını anlatıyor. Kendisine 2010 KPSS sorularının ulaştırıldığını, bu sayede öğretmen olarak devlete girdiğini ve yıllarca bu kimliği ile faaliyetlerini sürdürdüğünü söylüyor.

2010 KPSS skandalı, Gülen yapılanmasının devlet kadrolarına yerleşme stratejisinin en önemli örneklerinden biri olarak öne çıktı. Eğitim Bilimleri sınavındaki usulsüzlük iddiaları üzerine başlatılan incelemelerde, sınav sorularının örgüt mensuplarına önceden sızdırıldığına ilişkin bulgulara ulaşıldı. Daha sonra yürütülen soruşturmalar ve yargı kararları da bu tespitleri destekledi. Polis Akademisi’nin 2017 tarihli raporunda ise örgütün 2000-2013 yılları arasında KPSS, ÖSS, ALES, Askerî Liseler Sınavı ve YDS başta olmak üzere çok sayıda merkezi sınavın sorularını ele geçirerek bunları özellikle stratejik kamu kadrolarına yerleşmek amacıyla kullandığı belirtildi.

Tekrar anlatımlara dönersek belki de en çarpıcı bölüm evliliğiyle ilgili. Kuş, “abilerinin” kendisinden, yürüttüğü mahrem görev nedeniyle cemaati hiç bilmeyen biriyle evlenmesini, yaptığı işleri eşine anlatmamasını ve bu hayatı yıllarca sürdürmesini istediğini söyledi. O da bu talimata uydu. Öyle ki darbe girişiminin ardından gözaltına alınıncaya kadar eşinin ne cemaat içindeki konumundan ne de yürüttüğü faaliyetlerden haberi olduğunu ifade ediyor.

Eşinin hâlen cezaevinde bulunduğunu hatta mahkemede kendisine yöneltilen cemaatle ilgili soruları, örgüt içinde kullanılan jargon ve kod isimleri dahi bilmediği için cevaplamakta zorlandığını da ekleyen Kuş, karısı ile yıllarca aynı evi paylaşmasına rağmen, onun örgüt içindeki gerçek konumundan habersizliğine vurgu yapıyor.

Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı | Cemaatin muhalifleri: Arınma mı, yeni bir tarafgirlik mi?
Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı | Cemaatin muhalifleri: Arınma mı, yeni bir tarafgirlik mi?

Arınma ve tarafgirlik

Kuş’un anlattıkları ve itirafları Türkiye’den değil, sığındığı bir Avrupa ülkesinden geliyor. Mültecilik başvurusunda ne söylediğini bilmiyoruz; ancak odalardaki söylemlerinden anlaşılan, Gülen’e yönelik saygı ve sevgisinin devam ettiği. Hatta kendi ifadesiyle hâlâ “bir mücadele içinde.” Konuşmalarında, sahip olduğu daha kirli ve daha derin bilgilere de zaman zaman işaret ediyor.

Emniyette verdiği, kendi ifadesiyle “kontrollü itiraflarında”, 70 saat boyunca sorgulandığını; kendisinden belirli bir cümleyi kabul etmesinin istendiğini, ancak o cümleyi söylemeden sorgudan çıktığını da gururla anlatıyor.

Öte yandan, Uslu’nun onu ifşa etmeseydi Omertà’ya bağlı kalacağını söyleyen Kuş, “meseleleri kaşımamaları” gerektiğini belirterek, aksi takdirde çalınan diğer sınav sorularında neler yapıldığını, hangi usulsüzlüklerin gerçekleştirildiğini bildiğini ima ediyor; adeta aba altından sopa gösteriyor.

Kendisini cemaatin muhalif kesiminde konumlandıran Kuş, bu kesimi de “mağduriyetlerden oluşan bir birliktelik” olarak tanımlıyor. Böylece aslında, 2010 KPSS sorularını önceden alarak girdiği memuriyetin en büyük mağdurlarından birinin kendisi olduğu fikrini, onu anlayışla dinleyen ve “arınma” çağrısı yapan cemaat içi muhalif çevrelere kabul ettiriyor; empati topluyor.

Peki, bu empati ve anlayış tam olarak nereden kaynaklanıyor? Örneğin soruların verilmesi sürecindeki “istişarede”, bunun Gülen’den gelen bir fetva olduğuna o günün şartlarında inandığını söylüyor. Ancak bugün, bunun mümkün olamayacağı sonucuna hangi delillerle ulaştığını ne açıklıyor ne de dinleyicilerine izah ediyor. Tam da bu noktada ciddi bir boşluk bulunuyor.

Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı | Cemaatin muhalifleri: Arınma mı, yeni bir tarafgirlik mi?
Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı | Cemaatin muhalifleri: Arınma mı, yeni bir tarafgirlik mi?

Türk toplumu ile yaşanan güven krizinin ve darbe girişiminden haberi dahi olmayan mağdur kesimlerin toplumda bekledikleri ölçüde anlayışla karşılanmamasının, yalnızca siyasi konjonktürle açıklanamayacağını söylesek bu ifşaatlar ışığında herhalde yanlış olmaz. Bunun yanında, hâlâ “Hocamızın etrafı kötü niyetli kişiler tarafından kuşatılmıştı, o adeta bir hapishanedeydi” söyleminin korunmaya ve yeniden kabul ettirilmeye çalışılmasının da toplumdaki tepkinin önemli sebeplerinden biri olduğu söylenemez mi?

Son kertede cemaat yönetimine muhalif olduğunu söyleyen kesim içinde “Liderimiz iyiydi, etrafı kötüydü” inancının büyük ölçüde sarsılmadan devam ettiği görülüyor. Bu yaklaşımı eleştirenler ise yine aynı “arınma”, “Türk toplumu ile barışma” söylemini benimseyen çevreler tarafından sert biçimde eleştiriliyor ve onlar “Siz Hocaefendi’ye duyduğunuz öfkeden dolayı ölçüsüz eleştiriler yapıyorsunuz” denilerek dışlanıyor.

O hâlde şu soruyu sormak gerekli: Kurucu lidere yönelik bu dokunulmazlık devam ettiği sürece hangi toplumla, hangi zeminde bir barış inşa edileceği düşünülüyor? Soruları çalarak kamuya yerleştiğini kabul eden bir kişinin, bugün daha yumuşak ve naif bir üslupla konuşmasının tek başına bir arınma süreci oluşturacağına gerçekten inanılıyor mu? Daha da önemlisi, toplumun hâlâ taşıdığı “Bu insanlar aslında aynı bağlılıkla yollarına devam ediyor” endişesi, suç işlediğini kabul eden kişileri yeniden içselleştirerek ve onların anlatılarını merkeze alarak mı giderilecek?

İşte bu nedenle bu hikâye yalnızca eski bir mahrem imamın kişisel geçmişi olarak okunmamalı. Ortaya çıkan tablo, örgütsel sadakatin bir bireyin evliliğinden mesleğine, kimliğinden vereceği ifadeye kadar hayatının en temel kararlarını nasıl şekillendirebildiğini ve bugün “arınma” iddiasındaki muhalif çevrelerin bu mirasla gerçekten yüzleşip yüzleşmediği sorusunu gündeme getiriyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş