Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı: 15 Temmuz’dan 16 Temmuz’a geçmenin vakti geldi mi?

Bu yazıyı özellikle 16 Temmuz için kaleme almak istedim.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin üzerinden on yıl geçti. Bu süreç boyunca medya, siyaset, yargı, güvenlik bürokrasisi ve diğer devlet kurumları doğal olarak yaşananları büyük ölçüde 15 Temmuz gecesini merkeze alarak değerlendirdi. Oysa bu süreci yalnızca tek bir güne indirgemek, yaşanan dönüşümü bütün yönleriyle anlamaya yetmiyor.

Yakın geçmişe baktığımızda, son on üç yılı bu konu özelinde üç ayrı dönem halinde incelemenin daha sağlıklı bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Bu ayrımı yapmamın en önemli nedenlerinden biri; siyasi konjonktürün, yürütme ve yargı erklerinin izlediği yöntemlerin ve çok hızlı değişen politikaların her dönemde farklı bir tablo ortaya çıkarmasıdır. Bunun yanında, giderek daha girift bir hâl alan bu süreci bir nebze olsun sağlıklı analiz edebilmek için de böyle bir tasnifin gerekli olduğuna inanıyorum.

15 Temmuz'dan 16 Temmuz'a
Şeyma Hatica Bozoğlu yazdı: 15 Temmuz’dan 16 Temmuz’a geçmenin vakti geldi mi?

İlk dönem, 17-25 Aralık 2013 sürecinden 15 Temmuz 2016’ya kadar uzanan, devlet ile Fetullahçı kadrolar, cemaat medyası ve cemaate angaje sivil toplum örgütleri arasındaki çatışmanın giderek derinleştiği yıllardı.

İkinci dönem dediğim ise yalnızca 15 Temmuz gecesinde yaşanan olayları kapsıyor. Gerçekten de Türkiye tarihinin belki de en uzun gecelerinden biri olarak kayda geçen o güne ilişkin yaşananların önemli bir bölümünü hâlâ net bir şekilde bilmiyoruz. Peki bunun sebebi belge ya da bilgi eksikliği mi? Bana göre hayır. Aksine, çok fazla bilgi ve iddianın derli toplu ortaya konulamaması, farklı aktörler tarafından üretilen dezenformasyonun geçen yıllarla birlikte katlanarak devam etmesi ve gerçek ile yorumun çoğu zaman birbirine karışmasıdır.

O gece, kendi dinamikleri ve hâlâ tartışılmaya devam eden birçok yönü nedeniyle başlı başına bir inceleme alanı olmayı sürdürüyor. Buna ilaveten Fetullahçı yapının medya ayağı ise, tıpkı Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde olduğu gibi, her önemli yıldönümünde “yeni kanıtlar” diye servis ettiği, büyük ölçüde algı oluşturmaya yönelik senaryolu medya içeriklerini dolaşıma sokuyor. Bunun tabandaki kafa karışıklığını gidermeye değil, aksine daha da derinleştirmeye hizmet ettiğini göz ardı etmemek gerek.

Üçüncü dönem diye adlandırdığım zaman dilimi ise 16 Temmuz 2016’dan günümüze kadar uzanan süreci kapsıyor. Yaklaşık bir yıldır kaleme aldığım yazılarda esas olarak bu üçüncü dönemi, yani benim “cemaatin çöküşü” olarak tanımladığım evreyi ele almaya çalışıyorum. Çünkü bugün yaşanan gelişmeler, liderin ölümüyle birlikte hızlanan parçalanmayı ve uzun yıllar tek merkezden yönetilen bu yapının geleceğini belirleyecek yeni bir evreyi temsil ediyor.

Elbette bu üç ana dönem kendi içinde çok sayıda alt başlığa ayrılabilir. Hukukçular, siyaset bilimciler, güvenlik uzmanları, sosyologlar veya gazeteciler aynı döneme farklı açılardan bakacak; her biri kendi çalışma alanına göre farklı sorular soracaktır. Benim amacım ise bu geniş sürecin özellikle son evresinde yaşanan dönüşümü anlamaya ve tartışmaya katkı sunmaktır.

Gülen’in 1960’lardan itibaren ilmek ilmek inşa ettiği ve onlarca yıl boyunca birçok siyasi badireyi aşmayı başaran bu yapının elbette bir anda dağılması mümkün değildi. Bunun en önemli nedenlerinden biri, cemaat liderinin Ekim 2024’teki ölümüne kadar postunu bırakmaması ve hareket üzerindeki belirleyici etkisini korumasıydı. Bununla birlikte, Türkiye’de kalan ve yapıya bağlı olduğu düşünülen çok geniş bir kitlenin maruz kaldığı ağır yargısal ve toplumsal süreçler karşısında uzun yıllar boyunca adeta üç maymunu oynaması; verdiği vaazlarda takipçilerini gerçek dışı ve ezoterik anlatılarla adeta narkoz etkisi altında tutarak konsolide etmeye çalışması da yapının çöküş döneminde olduğu gerçeğini bulanıklaştırdı.

Ancak Gülen’in ölümüyle birlikte bu tablo değişmeye başladı. Yıllardır tek bir liderin otoritesiyle bastırılan fikir ayrılıkları, güç mücadeleleri ve yön arayışları giderek daha görünür hâle geldi. Kısacası, bastırılan gerçeklik artık gizlenemez hâle geldi.

Bugün iktidarın ve devletin resmî söyleminde FETÖ, yalnızca bir terör örgütü olarak değil; aynı zamanda “dış destekli, casusluk faaliyeti yürüten, devleti içeriden ele geçirerek millî egemenliği ortadan kaldırmayı amaçlayan siyasal gerici ve faşist bir yapı” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlama, Türkiye’nin son yıllarda benimsediği güvenlik yaklaşımındaki değişimi de ortaya koyuyor. Devletin önceliğinin artık büyük ölçüde yurt içindeki taban, finans ve ticaret ağının tasfiyesinden; yurt dışındaki örgütlenme, uluslararası faaliyetler ve istihbarat bağlantıları olduğu değerlendirilen yapılara kaydığı anlaşılıyor.

Bu yaklaşım dikkate alındığında, önümüzdeki dönemde diasporadaki yapılanmanın da daha yoğun biçimde deşifre edilmeye çalışılacağını ve özellikle yurt dışındaki üst düzey yöneticilerin farklı yöntemlerle daha görünür hâle geleceğini söylemek mümkün. Son dönemde yaşanan bazı gelişmeler de bu değerlendirmeyi destekliyor. Almanya’da yayımlanan iç istihbarat raporunda, Millî İstihbarat Teşkilatı’nın PKK ve FETÖ mensuplarına yönelik faaliyetlerine dikkat çekildi.

ABD tarafında ise fiilî cemaat lideri olarak görülen Cevdet Türkyolu’nun yüksek servetine ilişkin iddialar, Türkiye tarafından açılan davalar kapsamında ABD’de de takip edilmeye çalışılıyor. Ayrıca Adalet Bakanı Akın Gürlek’in, yurt dışında firari durumda bulunan üst düzey yöneticiler, mahrem yapılanma mensupları ve darbe girişimine katıldığı belirlenen eski askerler hakkında bulundukları ülkelerden iade taleplerinin kararlılıkla sürdürüldüğünü açıklaması da devletin odağının giderek FETÖ-yurt dışı yönetici kadrolarına kaydığını işaret ediyor.

Yeni Herkul

Şeyma Hatica Bozoğlu yazdı: 15 Temmuz’dan 16 Temmuz’a geçmenin vakti geldi mi?

Tüm bu gelişmeler ışığında, çöküş sürecini gösteren dikkat çekici örneklerden biri de “Yeni Herkul” girişimi oldu. Cemaat içinde yıllarca farklı kademelerde görev almış bir grup ismin, Gülen’le özdeşleşen ve uzun yıllar boyunca onun vaazlarının ve propaganda faaliyetlerinin yayımlandığı iletişim mecrası olan “Herkül” isminin önüne “Yeni” ekleyerek yurt dışında yeni bir arayışa yönelmesi, sıradan bir isim tercihinden çok daha fazlasını ifade ediyor.

Bu girişim, diaspora içinde mevcut yönetime muhalif damarın giderek güçlendiğini ve özgüven kazandığını gösteren sembolik gelişmelerden biri olarak okunabilir. Daha da önemlisi, bu oluşumun içinde yer alan isimlerin kendi ifadeleriyle artık “Türkiye ile barışma ve kucaklaşma”, “eski kabuklarını kırma” ve hareketi tüm yönleriyle şeffaf biçimde yeniden değerlendirme söylemini açıkça dillendirmeleri oldukça dikkat çekici.

Dolayısıyla çözüm arayışlarının ve değişim taleplerinin ilk kez bu kadar görünür biçimde örgütün kendi içinden yükselmesi; bunun da ABD, Kanada, Almanya ve İngiltere başta olmak üzere diasporanın farklı merkezlerinde karşılık bulmaya başlaması, çöküş sürecinin daha da hızlandığını gösteriyor. Nitekim Yeni Herkul platformundan yükselen mevcut cemaat yönetimine yönelik eleştiriler ile Türkiye’ye ilişkin yeni söylem ve çözüm arayışları kısa süre içinde Türk medyasında da karşılık buldu. Konu, farklı siyasi çizgilerden birçok köşe yazarı tarafından ele alındı ve bu yeni oluşuma dikkat çekildi.

Özetle, yıllarca mutlak itaat kültürü üzerine inşa edilen bir yapıda, liderin ölümünün ardından böylesine açık bir özeleştirinin, farklı çözüm arayışlarının ve alternatif söylemlerin ortaya çıkabilmesi bile eski bütünlüğün artık sürdürülemez hâle geldiğini gösteriyor.

Bu, uzun bir yol. On yıldır giderek katılaşan ve her geçen yıl adeta bir kartopu gibi büyüyen bu sorunun ne ölçüde ve ne zaman çözülebileceğini bugünden kestirmek mümkün değil. Ancak on yıldır aynı tezler ve aynı inanç sistemi üzerinden yürütülen propagandanın gönüllü savunucularından bir grubun bugün buna itiraz etmeye başlaması, küçümsenmeyecek bir gelişmedir.

Hele ki devletin ve hükümetin cemaatle mücadelesinde ağırlık merkezini giderek yurt dışındaki örgütlenmeye kaydırdığı bir dönemde, bu yeni platformun nasıl bir yol izleyeceği, hangi söylemleri geliştireceği ve nasıl bir etki oluşturacağı önümüzdeki dönemde dikkatle takip edilmesi gereken başlıklardan biri olacaktır.

Belki de ilk kez, on yıldır yalnızca devlet ile örgüt arasındaki mücadeleyi konuşan Türkiye, artık örgütün diaspora merkezli iç çözülmesini de tartışmaya başlıyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş