İSTANBUL (Medyascope) – Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Ekrem İmamoğlu’nun yargı süreci, komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanması ve yaklaşan NATO Zirvesi’nin Türkiye için anlamını değerlendirdi.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Türkiye gündeminde Ekrem İmamoğlu’nun yargı sürecini ve Deniz Göktaş’ın CHP’ye olan etkisini değerlendirdi.
- Gürsel, İmamoğlu’nun savunmasının muhalefet açısından kritik olacağını belirtti.
- Çakır, NATO Zirvesi’nin Türkiye’deki otoriterleşme tartışmalarıyla bağını vurguladı.
- Deniz Göktaş’ın stand-up komedisi aracılığıyla Türkiye’deki fikir özgürlüğü eksikliğini eleştirdi.
- Zirve, Erdoğan’ın siyasi gücünü sergileme fırsatı olarak görülüyor.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Türkiye gündemini değerlendirdi. Gürsel, İmamoğlu’nun savunmasının muhalefetin geleceği açısından belirleyici olacağını söylerken, Çakır ise NATO Zirvesi’nin Türkiye’deki otoriterleşme tartışmalarının gölgesinde gerçekleşeceğini savundu.
“İmamoğlu’nun savunması”
Ekrem İmamoğlu’ndan siyasi bir savunma beklediğini söyleyen Gürsel, “Bu siyasi savunmanın seviyesi, ideolojik çerçevesi, kendisinin neden yargılandığının bu muhtelif davalarda açıkça tüm tarihsel, ideolojik, politik arka planlarıyla birlikte sunulması, savunmanın başarısını ortaya koyacaktır” dedi. Ardından siyasi savunmaların, bu savunmaları yapan insanların geleceğe bıraktığı miraslar olduğunu söyledi.
İmamoğlu’nun savunmasının CHP içindeki durumu açısından önem taşıdığını söyleyen Gürsel, doğrudan rejim pratiklerine yönelik suçlamaların aynı zamanda Özgür Özel ve arkadaşlarının bundan sonraki siyasi neticesi açısından da önem taşıdığını ekledi.

“Deniz Göktaş ve CHP”
Son dönemlerde halkla temasları olumsuz sonuçlanan Kılıçdaroğlu’nun Deniz Göktaş’a yaptığı destek ziyareti Göktaş’ın “CHP’yi salın” demesi ile sonlandı. Çakır, Kılıçdaroğlu için “Çağlayan Adliyesi’nde içeri girmesi için ona bir imtiyaz sağlanmış, yoksa kimseyi içeriye sokmuyorlar. Burada Deniz Göktaş’ın duruşu da çok kıymetli” dedi.
Deniz Göktaş için “Özgür ve demokratik ülkelerde örneklerini gördüğümüz stand-up komedyenlerinin yaptığını yaptı” diyen Gürsel, Göktaş’ın Türkiye’de demokrasi, hukuk ve fikir hürriyeti varmış gibi davranarak aslında bunların hiçbirinin olmadığını Türkiye’ye ve dünyaya gösterdiğini söyledi:
“Deniz Göktaş siyasal bir eylemci. Ve stand-up komediyi de bu siyasal eyleminin platformu olarak kullandı. Bir ülkede fikir özgürlüğü, demokrasi ve hukuk yoksa ve iktidar bunun var olduğunu iddia ediyorsa çeşitli biçimlerde, o zaman siyasetçilere, aydınlara, entelektüellere ve tabii ki stand-up komedyenlere bir görev düşüyor. Ülkede fikir özgürlüğü, demokrasi ve hukuk varmış gibi yaşamak, düşünmek, konuşmak, yazmak, çizmek ve davranmak. Tam olarak bunu yaptı Deniz Göktaş.”
“NATO Zirvesi’nin anlamı”
NATO’da en çok Trump ve Erdoğan’ın dikkat çekeceğini söyleyen Çakır, Erdoğan’ın zirveyi kendi siyasi gücünü göstermek için kullanmak isteyeceğini söyledi:
“Ama tam da bu dönemde bunu kendi siyasi gücünü göstermek için kullanmak isteyecek. Düşünün, yarın ne başlıyor? Ekrem İmamoğlu’nun savunması başlıyor. İstanbul’da her iki seçmenden en az birinin oyunu alarak seçilmiş bir ismin savunmasının başladığı gün, aynı zamanda NATO Zirvesi de başlıyor. “NATO liderleri bunu dert etmeyecek. Sonuçta bu tamamen siyasi bir dava. Zaten NATO’nun demokrasi gibi bir derdi olduğunu söylemek de zor. Her ne kadar yıllar boyunca kendilerini dünyada demokrasinin koruyucusu olarak sunsalar da, tam da Türkiye’nin demokrasiden daha da uzaklaştığı ve otoriterliğin iyice güçlendiği bir dönemde yapılan NATO Zirvesi, bu otoriter sistemin işine yarayacak bir gelişme olacak. Ben böyle görüyorum.”
NATO, mevcut tehditleri karşılamak için Avrupalı üyelerinin savunma harcamalarını artırdığını söyleyen Kadri Gürsel sözlerine şöyle devam etti:
“Amerika ise Avrupa’nın savunması konusunda üstlendiği yükümlülüklerden geri çekiliyor ve Avrupa’ya diyor ki ‘siz kendinizi savunun ama benim nükleer şemsiyem kalmaya devam edecek’. Çünkü onu çektiği anda nükleer silahlanma yarışı başlar. Kimse bunun sonuçlarını göze alamaz. Bu noktada Türkiye’nin yeri ve önemi artıyor. Haritaya baktığın zaman bu anlaşılıyor.”
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’nda Kadri Gürsel beraberiz. Birlikte haftanın olaylarını konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Geçen haftaya Deniz Göktaş damga vurdu. O konuyu daha çok konuşacağız. Yayında da konuşacağız ama önce bugünden başlayalım. Bugün Ekrem İmamoğlu’nun üç duruşması birden vardı. Biri Diploma davası. Resmî belgede sahtecilikle yargılanıyor. Dava 25 Aralık’a ertelendi. Casusluk davası ve bir de İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası. Ama İBB davasında henüz Ekrem İmamoğlu’na sıra gelmedi ve bu sıranın muhtemelen yarın gelmesi bekleniyor. Yarın, yani Salı gününden Perşembe sonuna kadar Ekrem İmamoğlu savunma yapacak görünüyor. Ondan sonra Ağustos’a kadar mahkemeye ara verecekler. Anladığım kadarıyla Ekrem İmamoğlu, oradaki eylem diye sunulan yüzü iddiaya cevap vermek yerine daha siyasi bir savunma yapacak; şu ana kadarki tavrı da bunu gösteriyor. Duruşmaların TRT’den yayınlanması söz konusu olmuştu. Bahçeli de ister gibi yaptı ama tabii ki yapmadılar. Öyle bir şey olsaydı, yarın bütün Türkiye baştan sona izlemese bile o savunmaya bir göz atacaktı. Bu, davadaki en önemli kritik eşiğin aşılması anlamına geliyor. Sonra ağustos ayında bir tutuklu sanık kalıyor ve sonra da benim de aralarında olduğum tutuksuz sanıklar gelecek. Ama Ekrem İmamoğlu savunması davanın en önemli zirvelerinden birisi olacak. Ben sabah bu konuyla ilgili bir yayın yaptım, çok uzatmak istemiyorum. Sen nasıl bir savunma bekliyorsun Ekrem İmamoğlu’ndan?
Kadri Gürsel: Ekrem İmamoğlu’ndan beklediğim savunma tabii ki siyasi bir savunma. Bu siyasi savunmanın seviyesi, ideolojik çerçevesi, kendisinin muhtelif davalarda neden yargılandığının, açıkça bütün tarihsel, ideolojik, politik arka planlarıyla birlikte sunulması bu savunmanın başarısını ortaya koyacaktır. Siyasi davalarda, siyasi mahpusların yapacakları savunmaların niteliği kendi siyasi çizgileri, performansları ve tarihe bırakacakları miras açısından çok önem taşıyor. Çünkü siyasi savunmalar, bu savunmaları yapan insanların geleceğe bıraktıkları mirastır. Bunlar daha sonra büyüklükleri, anlamları, önemlerine göre genellikle kitaplaştırılırlar. Muhtemelen bu savunma da ileride kitaplaştırılacak. Çünkü iddia makamının iddiası neyse, savunmanın kendisini nasıl savunduğu ve nerede durarak savunduğu önem taşıyor.
İmamoğlu’nun savunması aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi’nin durumu açısından da önem taşıyor. Özgür Özel’in temsil ettiği ‘’seçilmiş CHP’’ kanadı ile ‘’atanmış CHP’’ ki artık bu iki kanat için de ‘’CHP’’ tanımını kullanmak yadırgatıcı olmaya başladı; kendimi yabancılaşmış hissediyorum. Kılıçdaroğlu için CHP Genel Başkanı demekten imtina ediyorum. İmamoğlu’nu belli ki unutturmaya çalışıyorlar, bu çok açık. Özgür Özel ve İmamoğlu arasındaki bağlantıyı, dayanışmayı, yoldaşlık ilişkisini de koparmaya çalışıyorlar, bu da çok açık. İmamoğlu sadece cezaevinde yatıyor diye siyaseti bırakmış değil, bu siyasete elinden geldiğince katkıda bulunmaya çalışıyor. Tabii dolaylı yoldan yönetime ortak olmak kolay bir şey değil ama bunu yapmaya çalışıyor. Bu bakımdan da İmamoğlu’nun geleceğe kendisini nasıl intikal ettireceği açısından bu savunmalar önem taşıyacak. İktidarı, rejimi suçlayan bir savunma bekliyorum. Bunun çerçevesinin nasıl çizileceğini, duygu, politika ve ideolojik çerçeve açısından dengelerin nasıl oluşacağını ben de merakla bekliyorum elbette. Akıllıca bir şey tabii. İmamoğlu kendisine yönelik suçlamaları tek tek çürütmek yerine, savunma olarak, aslında savunma değil, siyasi suçlama yapacaktır. Ezberimizde öyle kaldığı için ‘’savunma’’ diyoruz ama aslında bir siyasi suçlama metni çıkacak ortaya. Bunun yol gösterici metin olması lazım İmamoğlu’nun geleceğe intikali açısından. Tabii rejimin devamı ve İmamoğlu’nun hapsinin devamı arasında bir koşulluluk var gibi geliyor bana. İmamoğlu’nun da arkadaşlarının da durumu kolay değil. Geçmişe, 10 yıl öncesine gittiğimizde, Selahattin Demirtaş’ı, Osman Kavala’yı görüyoruz.
İmamoğlu’nun mahkeme karşısında yapacağı “savunmanın” veyahut bu heyete, iddianameye, doğrudan rejime ve rejimin pratiklerine yönelik suçlamasının, aynı zamanda, Özgür Özel ve arkadaşlarının bundan sonraki siyasi serencamı açısından da çok önem taşıyacağını düşünüyorum. CHP’den ayrılıp yeni bir parti kurmak da bir seçenek. Öteden beri bunu hep söyledim: CHP içinde kalınarak siyaset yapılamaz, yapılırsa bile bu çok kısır bir siyaset olur. Bugün sosyal medyada ve televizyonlarda, bütün enerjilerini ve zamanlarını Kılıçdaroğlu’nu daha da gayrimeşrulaştırmaya uğraşan -zaten meşru bir konumda olduğunu düşünmüyorum- Kılıçdaroğlu ve atanmış CHP ile mücadele eden bir heyet var. Bu, iktidarın tam da CHP’nin içine düşmesini istediği tuzak. Özgür Özel, arkadaşları ve her ne ad altında olursa olsun Cumhuriyet Halk Partisi’nin mirası ve onu geleceğe taşıyacak olan ekip, bu tuzaktan selametle ne kadar kısa sürede kurtulabilirse, Türkiye’nin demokrasi umutlarının taze tutulması için o kadar faydalı olacaktır.
Ruşen Çakır: Kılıçdaroğlu’ndan bahsettin. ‘’Neye el atsa kurutuyor’’ denir ya, Kılıçdaroğlu öyle oldu. Gittiği yerlerde genellikle kötü karşılanıyor. Deniz Göktaş’ın yargılanmasına destek vermeye gitti, ama sonra Deniz Göktaş’ın avukatı üzerinden yaptığı açıklamayla işin rengi değişti. Deniz Göktaş ona “CHP’yi salın” demiş. Orada ilginç bir şey oldu, izlemişsindir, aslında şaşırtıcı da değil. ‘’Atanmış CHP’’ tarafından bir açıklama yapıldı ve bunun kesinlikle yalan olduğu söylendi; “İftira, medya operasyonu” dediler. Sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun avukatı, sözcüsü, kuyruğa girip, hepimize gazetecilik öğrettiler. Deniz Göktaş cuma günü tutuklandı. Avukatlar cumartesi günü tekrar gitti, tekrar sordular ve daha detaylı bir şekilde olayın doğru olduğunu Göktaş’tan da öğrendiler. Başka giden de olmuş. Mesela Cenk Yiğiter avukat olarak gitmiş, o da sormuş aynı şeyi. Hatta oradaki devlet görevlilerinin Deniz Göktaş’a “Yazık oldu, adama ayıp ettin” dediklerini söyledi. Kılıçdaroğlu bir yerlerde görünmek istiyor, bulunmak istiyor ama olamıyor. Adliyeye gittiğinde de yuhalandı biliyorsun. Onu da bir avuç provokatör diye geçiştirmeye çalıştılar. Ama en önemlisi, o tarihte, yani cuma itibarıyla Deniz Göktaş’ın videosu 5-6 milyon kişi tarafından izlenmişti, şimdi 10 milyonu aşmış. Kılıçdaroğlu, ülkenin gündeminde olan bir genç komedyen üzerinden çıkış yapmak istedi. Polis nezaretinde ilk aşamada, hatta sabah görüşmek istediğinde Deniz Göktaş reddetmiş, o detay çok ilginç. Sonra, savcılık ifadesinden Sulh Ceza’ya çıkmadan önce, Kılıçdaroğlu o arada gelmiş, orada Deniz Göktaş “Ben sizi görmek istemedim” diye suratına söylemiş. Tabii çok da fazla bir şey söyleyemiyorlar ama top çevirmeye çalışıyorlar. Bir de İstanbul-Ankara arasındaki mola yerlerinde, insanların elini sıkarken “Halkın arasında” diye yaptıkları videolar var.
Bu arada Özgür Özel cuma günü Kastamonu’daydı. Cumartesi günü Zonguldak’taydı ve sokaklardaydı. Diyarbakır’da da, Antep’te de… Hep sokaklarda biliyorsun. Bir taraf tamamen toplumla iç içe, bir diğeri toplumla değil ama devletin gücüyle… Mesela Çağlayan Adliyesi’nde Kılıçdaroğlu’na bir imtiyaz sağlanmış içeri girsin diye. Yoksa kimseyi içeri sokmuyorlar. İki ifade arasında yanına girsin diye tamamen ona bir kıyak geçmişler, ama herhalde pişman olmuştur. Deniz Göktaş’ın duruşu da çok kıymetli. Dün onu ziyarete Özgür Özel gitti biliyorsun. Bugün İsmail Saymaz’a anlatmış neler olduğunu. Sabah 09.00’da gidiyor. Bu arada, Deniz Göktaş Çorlu’da kuyu tipi cezaevinde, en kötü şartlardan birisinde kalıyor. Hani ‘’züccaciye dükkanına giren fil’’ lafı var ya, Kılıçdaroğlu’na uyuyor mu. Ne dersin?
Kadri Gürsel: Artık buna siyasi yaşam denilebilir mi bilmiyorum, Kılıçdaroğlu’nun siyasi yaşamı, kendisini duçar ettiği mahkûmiyet hayatı. Boynuna geçirdiği bir değirmen taşıyla dolaşıyor. Eskiden, suçlu oldukları anlaşılsın ve ceza çektiklerini her an hissetsinler, diye suçluların boyunlarına değirmen taşı geçirirlermiş. Böyle görünmeyen bir değirmen taşıyla dolaşan bir adam Kılıçdaroğlu ve kendi talihini de bu şekilde makus hâle getirdi. Sürekli varlık göstermek zorunda olduğunu biliyor, ama varlığını, gittiği yerlerde protesto edilerek, aşağılanarak, hakarete uğrayarak, yuhalanarak gösteriyor. “Hain Kemal,” “Butlancılar dışarı” gibi sloganlar duyulduğu zaman orada Kılıçdaroğlu’nun olduğunu anlayabiliriz. Bu kadar acıklı bir durum, bu bir trajedi. Aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun anti-kahraman olarak boy gösterdiği bir trajedi. Duyarlı bir insan olsaydı bu hayata tahammül edemezdi diye düşünüyorum. Ama Kılıçdaroğlu’nun duyarlı bir insan olmadığını düşünüyorum. Empati yapma yeteneğinin de fazla olmadığını veya yitirdiğini düşünüyorum. Çünkü gerçekten tahammül edilmesi zor bir hayat. Ama bunun böyle olacağı belliydi, çok ötelerden, bunun bu noktaya geleceğini gören gördü. Kendisi de gördü mü bilemiyorum; göre göre mi kendisini bu noktaya düşürdü? Yanındakiler de ondan çok farklı değil. Bir yerde artık teflonla kaplı olarak dolaşacaklar. ‘’Teflon Kılıçdaroğlu’’ olacak bundan sonra. Yapışmayacak, böyle olmak zorunda. Ya da hiçbir şey aldırmayacak. Ama normal bir insanın çekebileceği bir hayat değil bu. Kendi düşen ağlamaz. Kılıçdaroğlu için bu aşamada harcanan zaman ve enerjiyi zûl addediyorum. Ama CHP’de ayrışma olmadığı müddetçe, Özgür Özel ve arkadaşları, ‘’seçilmiş CHP’’ bu CHP içinde kaldığı müddetçe, biz bunları konuşmaya devam edeceğiz.
Aslında iktidarın istediği de tam bu zaten. Vadesi gelmişse, sonuçları ne olursa olsun zor bir iş, zor bir görev. CHP’nin mirasını nasıl devredecekler? Hangi çerçeve içinde devredecekler? Bu yeni kurulacak olan parti, ilk seçimi kazanmaya yönelik bir misyon partisi mi olacak? Yoksa Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi, siyasi ve ideolojik mirasını bazı değişikliklerle, artık bazıları için yük veya pranga olarak görülen bazı hususlarından da arındırarak ileriye taşımak, modernleştirmek için o partiyi en geniş kesimlerin desteğine teveccühüne açmak için tasarlanmış bir çıkış mı yapacaklar? Bunu göreceğiz. Bu da kolay bir şey değil. Burada ciddi fikir insanlarına, ideologlara ihtiyaç var ve ciddi bir entelektüel çalışma gerektiriyor. Bu vakit var mı, bu şartlar mevcut mu, bunlar da ayrı konular. Ama Cumhuriyet Halk Partisi’nde kalmak Özgür Özel ve arkadaşlarına bir konfor sağlamayacak. Cumhuriyet Halk Partisi ile beraber bu şartlarda siyaset yapamayacakları bir ortamda, kendilerini kısır, gündelik polemiklere mahkûm ettikleri, gerçekten ilk seçimi de muhtemelen kaybedecekleri bir sonuç doğuracak bir karar olacak kalmaları hâlinde. Çünkü aday da olamayacaklar. Genel Başkan Kılıçdaroğlu “Bu partiyi ben yönetiyorum” diyor. Siyasi erk, yürütme, yargı hepsi arkasında. Dolayısıyla, maruz kalacakları baskının şiddeti ne olursa olsun ileride bir ayrışma kaçınılmaz görünüyor. Eğer ayrılmazlarsa halkın da teveccühünün devam edeceği kanaatinde değilim. Çünkü her yerde karşılaştıkları “Ayrılın, başka parti kurun” mesajı. Bu mesajın gereğini yapmazlarsa muhalif toplum umudu başka yerlerde arar diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Yarın nihayet Ankara’da NATO Zirvesi toplanıyor.
Kadri Gürsel: Deniz Göktaş’ı konuşmayacak mıyız? Özür dilerim ama Deniz Göktaş hakkında birkaç şey söylemeyeyim mi?
Ruşen Çakır: Söyle tabii.
Kadri Gürsel: Deniz Göktaş’tan bahsettik de, bu konu öyle geçerken vesileyle konuşulacak bir şey değil. Çok konuştun, bununla ilgili yayınlar yaptın, çok konuşuldu. Ben de çok kısa, Deniz Göktaş hadisesini nasıl gördüğümü paylaşayım izleyicilerle. Deniz Göktaş siyasal bir eylemci ve stand-up komediyi bu siyasal eyleminin platformu olarak kullandı. Bir ülkede fikir özgürlüğü, demokrasi ve hukuk yoksa ve iktidar çeşitli biçimlerde bunun var olduğunu iddia ediyorsa, o zaman siyasetçilere, aydınlara, entelektüellere ve tabii ki stand-up komedyenlere bir görev düşüyor: Ülkede fikir özgürlüğü, demokrasi ve hukuk varmış gibi yaşamak, düşünmek, konuşmak, yazmak, çizmek ve davranmak. Deniz Göktaş tam olarak bunu yaptı. Özgür ve demokratik ülkelerde örneklerini gördüğümüz stand-up komedyenlerinin yaptığını yaptı aslında. Onlar her şeyin şakasını yaparlar, her şeyi şakalarına alet ederler, her şeyle dalga geçerler. Dalga geçmek ifadesini kullanırken orada biraz duraksadım, ama orada yaptıkları tam olarak bu. Eski kültürle, ideolojiyle, yeni kültürlerle dalgasını geçerler. Mesela Avustralyalı Jim Jefferies vardır. O da LGBT ile dalgasını geçiyor ama kesinlikle seksist bir adam değil, Alay ediyor, hiciv yapıyor.
Mesela Ricky Gervais vardır, çok meşhur İngiliz stand-upçı; Amerika’da da el üstünde tutulan, çok büyük bir izleyici kitlesi olan birisi. Ricky Gervais ateizm ve din tartışmaları, Tanrı’nın varlığı-yokluğu üzerine bir komedi stand-up programı yapabiliyor ve burada düşüncelerini açıklarken “Başıma ne gelir?” diye düşünmüyor. Oscarların sunumunu yaptı; bütün Hollywood’la dalgasını geçti. Bunu çok kıyıcı, acıtıcı bir şekilde yapıyor. Stand-up komedisi eğlenmek için yapılan bir şey değil; kızdırıcıdır, provoke edicidir, kışkırtıcıdır, güldürür ama eğlendirmeyebilir. Bence Deniz Göktaş tam da bunu yaptı. Türkiye’nin yeni tabularına saldırdı. İktidar, kurduğu yeni rejimin tabularını yerleştirdiğini düşünüyordu, ama Deniz Göktaş olayında gördük ki 32 yaşında bir Alevi genci çıkmış, bütün bu tabulara saldırıyor. Tabii ki çok kızdılar kendisine. Ama zaten Deniz Göktaş Türkiye’de demokrasi, hukuk ve fikir hürriyeti varmış gibi davranarak, aslında bunların hiçbirinin olmadığını, dünyaya ve Türkiye’ye bir kez daha gösterdi ve ülkenin üzerindeki ölü toprağının biraz silkelenmesine de bu şekilde vesile oldu. Bu “Ölü Deniz” videosu 11-12 gündür yayında. En son baktığımda 12 milyon izlenmiş. Böyle bir izlenme Türkiye’de görülmüş bir şey değil. Sen daha iyi bilirsin, varsa söyle.
Ruşen Çakır: Sedat Peker zamanında videolar 12 milyon filan olmuştu, o da çok yüksekti.
Kadri Gürsel: Bir de bu videoyu Madımak Katliamı’nın yıldönümüne getirdi. Siyasi olarak zamanlaması çok önceden hesaplanmış bir eylem ve sonucunu da biliyordu. Bu genç adam başına gelecekleri de biliyordu. Dolayısıyla Türkiye’de stand-up komedi böyle bir tekil olay olarak kaldı. Bundan sonra başkaları çıkar mı emin değilim. 90’lı yıllarda çıkan Cem Yılmaz yahut Yılmaz Erdoğan, siyasi hiciv işine hiç girmediler. Özgürken de girmediler.
Ruşen Çakır: Rüstem Batum yapıyordu.
Kadri Gürsel: Evet, o da yapıyordu. İktidar, Türkiye’de komediyi, hicvi ve siyasi mizahı öldürdüğünü, bitirdiğini zannediyordu. Böyle bir stand-up fedaisi çıktı, kendini feda etti ve çok ilginç bir örnek çıkarttı. Bu bir laboratuvar deneyi. Umarım hapiste uzun süre kalmaz, en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşur.
Ruşen Çakır: Senin internet bağlantın biraz kötü Kadri, farkında mısın bilmiyorum. Onun için hızlıca NATO Zirvesi’yle noktalayalım. NATO’da en çok Trump dikkat çekecek, o damga vuracak. Bir de tabii ki Erdoğan’ın görüşmeleri. Trump, gelmeden Amerikan futbol takımından kırmızı kartlı oyuncunun işini halletti. Bugün sabaha karşı ABD takımının Belçika’yla amacı vardı. Trump FIFA Başkanı’nı arayarak, oyuncuya verilen kırmızı kartı iptal ettirdi. Tam anlamıyla işin suyu çıkmış durumda, kurallar hiçbir yerde işlemiyor artık. Geçen haftaki yayında NATO Zirvesi’nin gündemini anlatmıştın; operasyonlar sürdü, daha çok soldan ama bir kısım NATO karşıtı İslamcıların da tutuklandığı söyleniyor. Güllük gülistanlık bir şey olacak herhalde. Normalde dünyanın neresinde yapılsa muhakkak protestolar olurdu. Ankara’da, hatta Türkiye’de protesto yaptırmamaya çalışıyorlar belli ki.
Bir de en önemli husus şu: Erdoğan bu zirveyi kendi gücünü pekiştirmek için kullanacak. Tabii ki Türkiye’nin savunma meselesi önemli. Ama tam da bu dönemde, bunu kendi siyasi gücünü göstermek için kullanmak isteyecek. Yarın Ekrem İmamoğlu’nun savunması başlıyor. Her iki İstanbulludan birinin oyunu alarak seçilmiş birisinin savunması başlarken, NATO Zirvesi de başlıyor. Buna tevafuk mu diyorlar? NATO’nun, Batı dünyasının liderleri, hiçbir şekilde tam olarak siyasi olan bir davayı dert etmeyecekler. Her ne kadar kendilerini yıllar boyunca demokrasinin koruyucusu olarak sunsalar da, NATO’nun demokrasi diye bir derdi olduğu söylenemez. Tam da Türkiye’nin iyice demokrasiden çıktığı ve otoriterliğin iyice yükseldiği bir dönemde, NATO zirvesi bu otoriter sistemin işine yarayacak bir olay olacak. Ben böyle görüyorum.
Kadri Gürsel: Şu meselenin üstünden kısaca bir geçelim. Birincisi, NATO’nun Avrupalı üyelerinin mevcut tehditleri karşılamak gerekçesiyle savunma harcamalarını artırmaları, silahlanmaya daha çok para harcamaları isteniyor. Amerika ise Avrupa’nın savunması konusunda üstlendiği yükümlülüklerden geri çekiliyor ve “Siz kendinizi savunun ama benim nükleer şemsiyem var kalmaya devam edecek” diyor. Çünkü onu çektiği anda nükleer silahlanma yarışı başlar. Onun sonuçlarını da kimse göze alamaz. Bu noktada Türkiye’nin yeri ve önemi artıyor. Haritaya baktığın zaman anlaşılıyor bu. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi, Türkiye’nin otoriterleşmesi, demokrasi ve hukukun rafa kaldırılması, Atlantik’in iki yakasını birbirine bağlayan değerler sisteminde büyük bir çöküntü yaşandığından dolayı, Türkiye’deki otoriterleşme, büyük bir problem ve ahlâk sorunu olarak tartışılmıyor, konu edilmiyor. Çünkü zaten en başta, Soğuk Savaş döneminde NATO’nun patronu olarak görülen Amerika’nın hâli Trump nedeniyle ortada. Türkiye ilginç bir değişimi yaşarken NATO’ya ev sahipliği yapıyor.
Avantajlı konumu şu: Bir 10 yıl öncesine kadar Türkiye’nin ekonominin lokomotif sektörü inşaat ve turizmdi. Geçenlerde Erdoğan “Artık savunma sanayi ekonomimizin lokomotif sektörüdür” dedi. Savunma sanayiinin durumu da şu açıdan önem arz ediyor: Türkiye bir askeri endüstriyel kompleks kurdu. Bu askeri endüstriyel kompleks, bu şekilde tanımlayarak anlaşılmıyor, başına “politik” ifadesini koyma lazım. Yani ‘’politik askeri endüstriyel kompleks’’ olarak tanımlamak lazım. Bu ne demek? Bütün belli başlı savunma şirketlerinin yönetiminin iktidara çok yakın ve iktidarın kontrolünde olması, bunlar arasında da görev paylaşımının mükemmele yakın bir seviyede yapılması ve kararların çok hızlı alınması. Devlet kaynaklarıyla, tabii ki Genelkurmay ve Savunma Bakanlığı da kurumsal olarak burada doğrudan etkileşim içinde. Askeri yapı dediğimiz zaman Genelkurmay, Savunma Bakanlığı ve şirketlerdir, ama sadece o değil, politik bir özelliği de var. Böyle tek parçalı bir yapı.
Türkiye’nin stratejik otonomi arayışı var, bunun en önemli ayağı silah. Yani ülke savunmasının yabancı güçlerin insafına terk edilmemesi ve yerli ve milli savunma kapasitesinin geliştirilmesi. Diğer taraftan, enerjide dışa bağımlılığın azaltılması için de çabalar görüyoruz. Bunun nedeni, özellikle Türkiye’nin, Soğuk Savaş bitiminden sonra dünyada kendisine bir yer bulamaması. Yer derken Doğu, Batı, Ortadoğu gibi herhangi bir yere eklemlenememesi. Türkiye bu otonomi arayışına girmeye mecbur kaldı. Son kertede Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisinin dışında kalmasının, kendisi için ciddi siyasi ve jeopolitik riskler içerdiğini gördü. Ne yapıp edip, bu mimarinin bir parçası olmaya karar verdi ve şimdi bunu zorluyor. NATO’nun Avrupalılaşması, Avrupa’nın savunmasının Avrupa’ya devredilmesinin de Türkiye’nin şansını artırdığını görüyoruz. Eğer Türkiye yerini sağlamlaştırabilirse, önünde bu perspektif açılabilirse, Ege’de ve en önemlisi Suriye’den kaynaklı İsrail’le gireceği bir çatışmanın önünün kesileceği, Türkiye’nin bu tür çatışma risklerinden korunacağını öngörebiliriz. Özellikle savunma sanayi yoluyla NATO’daki yerinin güçlenmesi, Türkiye’nin, Batılı müttefikleri ve Batı’nın müttefikleri karşısındaki güvencelerini artırıyor. İsrail yarın istese, Türkiye ile bir çatışmayı çok rahat başlatabilir, Dürzi hadisesinden dolayı Şam’a bir kuşatma uygular. Bu, Türkiye ve İsrail’i çatışma noktasına getirir. Ardından Kıbrıs buna dâhil olur. Çünkü İsrail Kıbrıs’ta bir güç projeksiyonu yapıyor, oraya birtakım sistemler konuşlandırdı. Sonra Fransa buna dahil olur Fransa’nın da garantörlüğü ve bir nevi fiili olarak konuşlandırdığı sistemler var. Ardından da Yunanistan’a… Böyle bir zincirleme reaksiyon senaryosu yabana atılır bir senaryo değil; çok gerçekçi bir senaryo. Bundan uzak durmanın yolu, Türkiye’nin NATO’daki gücünü artırması ve CAATSA sorunu çözülürse, özellikle Trump’ın desteğiyle F-110 motorlarının alınması. Türkiye’nin pozisyonu, başka bir yolun görülmediğini gösteriyor. Bu bakımdan NATO Zirvesi Türkiye açısından çok önemli olacak.
Ruşen Çakır: Bir izleyici hatırlattı, onu ekleyerek bitirelim. Dün galiba Özgür Özel’e anlatmış bunu. Deniz Göktaş’ın ters kelepçeli bir videosu servis edilmişti biliyorsun. Aslında onu hep önden çekmişler, ama her seferinde gülümsediği için, polis beş kere iptal edip, arkadan yüzü görünmeden çekmiş. Bu bile neyin ne olduğunu gösteriyor. Deniz Göktaş’ın bir an önce serbest bırakılması temennisiyle yayınımızı bitirelim. Hafta Başı’nı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere, iyi günler.








