Hafta Başı (88): NATO Zirvesi’ni beklerken | Kadir İnanır’ın ardından | Özgür Özel Diyarbakır’daydı

İSTANBUL (Medyascope) – Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, haftanın öne çıkan siyasi ve toplumsal gelişmelerini değerlendirdi. Yayında, Türk sinemasının usta ismi Kadir İnanır’ın vefatının ardından oluşan toplumsal yankılar, CHP’nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel’in Diyarbakır ziyareti, Kürt meselesi, iktidar-muhalefet ilişkileri, NATO Zirvesi’ni beklerken de gündemin nasıl şekillendiği masaya yatırıldı.

Haberin özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, haftanın siyasi gelişmelerini değerlendirdi.
  • Kadir İnanır’ın vefatı, Türk sinemasındaki yeri ve politik duruşu konuşuldu.
  • Özgür Özel’in Diyarbakır ve Gaziantep ziyaretleri konuşuldu.
  • NATO Zirvesi, Türkiye’nin NATO içindeki rolü ve Avrupa’nın savunma kapasitesi üzerine yorumlar yapıldı.
  • Kadri Gürsel, Türkiye’nin NATO’daki görünürlük ve etkinliğini artırma çabalarını vurguladı.

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Kadri Gürsel ile Hafta Başı’nın bu bölümünde öne çıkan siyasi ve toplumsal gelişmeleri ele aldı. Kadri Gürsel, Kadir İnanır’ın yalnızca Türk sinemasının önemli isimlerinden biri olmadığını, aynı zamanda politik duruşuyla da hafızalarda yer ettiğini söyledi. “Kadirizm” tanımının bugün hâlâ toplumsal karşılığı olan ahlaki bir duruşu temsil ettiğini vurgulayan Gürsel sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kadir İnanır’ın vefatı sadece çok sevilen bir oyuncunun kaybı değil. Aynı zamanda Türkiye’de kapanmış bir dönemin sembollerinden birinin aramızdan ayrılması anlamına geliyor. Bugün ‘Kadirizm’ diye ifade edilen şey aslında çok kıymetli bir duruş. Bu, mafyatik ya da külhanbeyi bir kabadayılık değil, haksızlığın karşısında duran, ezilenden yana tavır alan, gerektiğinde bunun bedelini ödeyen bir anlayış.”

NATO Zirvesi'ni beklerken
NATO Zirvesi’ni beklerken | Kadir İnanır’ın ardından | Özgür Özel Diyarbakır’daydı

Özgür Özel Diyarbakır’daydı 

Yayında, CHP’de yaşanan mutlak butlan sürecine de değinildi. Ruşen Çakır, Özgür Özel’in Diyarbakır ve Gaziantep ziyaretlerinin yalnızca siyasi değil, toplumsal açıdan da önemli mesajlar içerdiğini söyledi:

“Özgür Özel Diyarbakır’da namaz kıldı, çarşıyı dolaştı, aile ziyaretleri yaptı. Gaziantep’te de sokakta vatandaşlarla buluştu. Gittiği her yerde insanlara dokunuyor, insanların da kendisine dokunmasına izin veriyor. Özellikle kadınlarla kurduğu temas dikkat çekiyor. Son dönemde en güçlü verdiği mesaj ise şu: ‘Eğer önümüz kesilecekse kendimize yeni bir yol açacağız’ Artık yeni parti ihtimali de çok daha açık şekilde konuşuluyor.”

NATO Zirvesi

Yayında Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi değerlendirildi. Türkiye’nin son yıllarda NATO içinde daha görünür ve daha aktif bir pozisyona geçtiğini dile getiren Kadri Gürsel, “Türkiye son yıllarda NATO içerisinde çok daha güçlü bir pozisyon almaya çalışıyor. Bunun temel nedenlerinden biri İsrail, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’de oluşan yeni güvenlik dengeleri. Ankara kendisini NATO’nun en sadık üyelerinden biri olarak konumlandırarak hem Batı ittifakı içindeki yerini güçlendirmeyi hem de kendisine yönelik güvenlik kaygılarını azaltmayı hedefliyor” dedi.

Gürsel, zirvenin en önemli gündem maddelerinden birinin Avrupa’nın savunma kapasitesi olacağını söyledi:

“Bu zirvede yalnızca Ukrayna ya da Ortadoğu konuşulmayacak. Asıl mesele Avrupa’nın kendi savunmasını daha fazla üstlenmesi. ABD uzun süredir Avrupa’nın daha fazla savunma harcaması yapmasını istiyor. NATO içinde yeni güvenlik mimarisi tartışılıyor. Türkiye de bunun dışında kalmak istemiyor. Çünkü Avrupa’nın güvenlik yapısının dışında kalmak, Ankara açısından yeni stratejik riskler anlamına geliyor.”




Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız. Yine Kadri Gürsel’le haftanın önemli olaylarını konuşacağız. Kadri, geçen haftaki yayından kalan birkaç husus var, onları konuşalım. Yayının sonunda sana NATO Zirvesi’ni sormak istiyorum. Çünkü akreditasyon, yasaklar, tutuklamalar konuşuldu, ama bir de zirvenin kendisini, zirvenin nasıl bir anlamı olduğunu yayının sonunda ele alalım.

Biliyorsun dün Kadir İnanır defnedildi, 77 yaşında hayatını kaybetti. Ben değişik vesilelerle yayınlarımda kendisinden bahsettim. Tarık Akan’la birlikte, çocukluğumuzun ve ilk gençlik yıllarımızın en öne çıkan jönlerinden birisiydi. Çok iyi filmleri var. Piyasa filmleri de yapmış birisi, ama tam bir stardı. Bir de, Türkiye’de sinemada pek olmayan bir şekilde politik birisiydi ama Yılmaz Güney politikliği değildi onunkisi. Galatasaray’da okurken hep “Kadir İnanır solcuymuş” derdik, böyle bir rivayet vardı. En son, daha önceki çözüm sürecinde âkil insanlar heyetindeydi, Selahattin Demirtaş’la, Sırrı Süreyya Önder’le dostluklarını da biliyoruz. Senin Kadir İnanır hakkında söylemek istediğin bir şeyler vardır diye tahmin ediyorum.

Kadri Gürsel: Elbette. Kadir İnanır’ın vefatı, Türkiye’de artık zaten kapanmış olan bir devrin sembollerinin birer birer aramızdan ayrılması bakımından üzücü. Kadir İnanır’ın ölümü, ondan önce Tarık Akan’ın vefatı, başlı başına üzücü bir olay olmasının ötesinde, bir politik, kültürel ve tarihsel bağlama oturuyor. Bugün yaşı 40’ın üzerinde olanların hatırlayabileceği insanlar bunlar. O dönemin üçlüsü olarak Cüneyt Arkın’ı da koyabiliriz, ama Tarık Akan ve Kadir İnanır politik tutum sahibi insanlardı. Tarık Akan’ın daha aktivist özellikleri vardı, yürüyüşlere katılırdı. Ama Kadir İnanır’ın, toplumun onun duruşuna verdiği isim itibarıyla “Kadirizm” diye ifade edilen duruşu, bugünkü hâlimize baktığımız zaman saygıdeğer bir duruş bence. Olumsuz anlamlar atfedilemeyecek bir kabadayılık bu. Yani çeteci, mafyacı olmayan bir kabadayılık. Külhanbeyliği başkadır, zayıfı ezer, gücü ve zoru gördü mü kaçar. Kabadayı öyle değildir; haksızlığın karşısında durur, sağlam ahlâk normları vardır. Ezilenin yanındadır, haksızlığa karşı çıkar ve bunun için gerekirse bedel öder, gerekirse sisteme karşı çıkar. Hep Tatar Ramazan karakteriyle de özdeşleştiriliyor.

Kadir İnanır’ın “Kadirizm” ifadesinde anlamını bulan tutumunu birkaç kelimeyle açıklamak gerekirse; Türk sinemasının en yakışıklı aktörüydü. Yakışıklılığının yanında tutarlıydı, vicdanlıydı. Samimiydi ve müdanasızdı, eyvallahı yoktu. Müdanasız olmak, politik tutumları olan insanlar açısından en ideal özelliktir. Çünkü politik tutum aldığında dengelere göre pozisyon almazsın, almaman gerekir. Siyasetçi olmadan siyasi davranabilen, düşünebilen bir insan. Ama aynı zamanda bunu bir siyasi amaca, arka planda bir kariyer planlamasına yönelik yapmayan bir adam. Tamamen vicdanı, kendi doğruları ona öyle yapması gerektiğini buyurduğu için yapan ve sonuçlarıyla çok ilgilenmeyen bir adam. Çünkü o zaten Kadir İnanır olmuş bir kere.

İnsanların olduğu şeyden güç alması önemli, ama olduklarından hareketle başka bir şeye dönüşmek isterlerken o olduklarını kaybetmeleri söz konusu olabiliyor. Kadir İnanır’da bu yaşanmadı. Biraz daha somut konuşayım, mesela Orhan Gencebay. Orhan Gencebay ile Kadir İnanır aynı dönemde yıldızları yükselen insanlardır. Orhan Gencebay da filmlerde oynadı. Ama Orhan Gencebay’ın hikayesi şöyle: Kırdan kente göçün, önce gecekondularda arabeski üretip, arabeske güç verip, 12 Eylül darbesinden sonra önce sola eğilim gösterip, solun ezilmesinden sonra da Şerif Mardin’in “çeper-merkez” ilişkisi olarak gördüğü çeper ve merkez arasında köprü oluşturmasından sonra iktidara yürümesi, devleti kontrol etmesi, devletin sahibi ve devletin kendisi olmasıdır. Orhan Gencebay’ın hikayesi böyle. “İsyanım var” deyip, gelip sarayın misafiri, sarayın gözdesi olmak. Buna Fransızca “Courtesan” denir. Orhan Gencebay da sarayın Courtesan’ı. Ama konumuz Orhan Gencebay değil. Kadir İnanır hiç böyle olmadı. Kadir İnanır’ın değeri bir açıdan delikanlı bir duruş olmasıdır. ‘’Kadirizm’’ derken, Orhan Gencebay’da bu delikanlılığı göremiyoruz, Kadir İnanır’da görüyoruz. Olay bu. Kendisine bu kadar çok saygı duyulması, sadece ülkenin batısı değil doğusunda da sevilmesi bunu gösteriyor. Çünkü o, Kürt sorununun çözümünü, vicdanı böyle bir sorunun olmasını kabul etmediği için istedi. Vicdanının terazisinde tartmış her şeyi. Doğru, kamusal bir vicdanı var, toplumsal ahlâkı var ve etik açıdan tartışılması zor bir ahlâk.

Bu açıdan cenazesi gerçekten bir toplumsal buluşma oldu. Ayrışmış bir toplumun cenaze namazında birleşmesi, bütünleşmesi oldu. Bütünleşmesi derken, Kadir İnanır’ın tabutunun etrafında tabii. Daha sonra tekrar ayrışıp kendi yollarına gitti herkes, ama orada en azından bu şuuru, bu ânı yaşadılar. Kadir İnanır, cenazesiyle de topluma ve toplumsal barışa böyle bir katkıda bulundu. Bunu herkes yapamaz.

Ruşen Çakır: Sırrı Süreyya’nın cenazesi de öyleydi biliyorsun. Tabii Kadir İnanır’ın cenazesinde önemli bir istisna var; Kılıçdaroğlu’nun yuhalanması olayı. O çok trajik bir olay aslında. ‘’Atanmış CHP’’nin yöneticileri bunu organize bir kötülük olarak tarif etmeye çalışıyorlar. Ben cenazeye gidemedim, İstanbul’da değilim zaten. Ama bizim arkadaşlar takip etti, anladığım kadarıyla tamamen spontane gelişmiş bir şey ve hiç şaşırmadım. Kılıçdaroğlu’nun böyle bir yerde, böyle bir zamanda bulunmasını yanlış bulan çok kişi olacağını tahmin ediyorum. Bir not düşeyim: Bu yuhalanma epeyce yankı yapınca, Ankara’ya dönüş yolunda, Kılıçdaroğlu ve ekibi bir dinlenme tesisine gidiyorlar. Kılıçdaroğlu orada vatandaşların elini sıkıp fotoğraf çektiriyor. Atanmış CHP’nin genel merkezi o fotoğrafları servis etti, “gerçek Kılıçdaroğlu’nun halkla ilişkisi budur” diye. Orada 10 kişiyle el sıkmış, onu gösterdiler. Mesela Gürsel Tekin, Cumhuriyet Gazetesi’nden bir muhabirin çektiği videoya “montaj” demiş. Muhabir de videoyu tekrar yayınladı, “Bunda montaj yok, ben çektim, oradaydım, olay böyle oldu. Kılıçdaroğlu Cenazede en öne gelmek istediği zaman bu yaşandı’’ diyor. Videoyu görmüşsündür; çok acı. Kadir İnanır açısından ve onu sevenler açısından üzüldüm. Keşke cenazede böyle şeyler olmasaydı. Ama bir de Kılıçdaroğlu realitesi var.

Kadri Gürsel: Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni haliyle Kadir İnanır’ın cenazesinde olması, belli ki cenaze cemaatinin bir kısmı tarafından benimsenmedi ve tasvip edilmedi. Demin bahsettiğim gibi, Kadir İnanır’ın şahsında onun temsil ettiği duruş bakımından, Kılıçdaroğlu oraya hiç yakışmıyordu. ‘’Kadirizm,’’ Kılıçdaroğlu’nun orada olmamasını icap ettirirdi. Kadir İnanır’ın nasıl yaşadığı belli. Kendisinden, kişiliğinden, duruşundan hiç taviz vermeden herkesle konuştu, herkesle bir temas kurabildi ama kendisinden vazgeçmedi. Eyyamcılık yapmadı, tuhaf, kirli işbirlikleri içine girmedi, hayatta her zaman her şeyin hesabını verebildi ve vicdanen çok rahat bir insan olarak göçtü gitti. Kılıçdaroğlu bu tablodaki “Integrity” yani ahlâki bütünlükle kıyaslandığında, paramparça, periyotları ayrıştırarak inceleyebileceğimiz bir karakter. Kılıçdaroğlu’nun periyodizasyonu ayrıca tartışılır. Ne zaman neydi, neye dönüştü, hep öyle miydi, değil miydi, o bir tartışmadır, yapılması gerekir. Ama siyasi amaçlara matuf olmadan yapmak gerekir bunu. Kadir İnanır’ın hayatında böyle bir periyodizasyon yok. 70’li yıllarda solcu olduğu tevatür ediliyor, sonra solcu ya da sosyal demokrat olduğunu görüyoruz. Aslında sol vicdanın penceresinden hayata bakıyor ve öyle davranıyor. Solcu olup olmadığı bir yana, sol vicdanı, kalbi olan bir insan.

Kemal Bey’in durumu bu açıdan içler acısı. Sadece cenazede maruz kaldığı muamele değil, Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ndeki anma töreninde çelenginin salona alınmadığı haber oldu. Peki, Kemal Bey’in çelengini, “Bu montaj, bu sahte” deyip yetişen yakın çevresi niye sokmamışlar? Kimse yok muymuş, orada da yalnız mı bırakmışlar Kemal Bey’i? Beş kişi sırtlanıp bir çelengi içeri niye alamamışlar mesela? Kemal Bey bence sadece halkta karşılığı olmamakla kalmıyor, karşıtlığı var. Kadir İnanır’ın cenazesi vesilesiyle bu tartışmanın bittiği bir dönemi yaşıyoruz aslında. CHP seçmeninin yüzde 95’inin, yüzde 98’inin yeni kurulacak partiye gideceği iddia ediliyor, yoklamalarda karşımıza öyle sonuçlar geliyor. Kılıçdaroğlu’nun halkta karşılığı yok ama ona yönelik bir karşıtlık var. Bu derin, uzlaşmaz karşıtlık sürdüğü müddetçe, ben Kılıçdaroğlu’nun sokağa çıkabileceğini zannetmiyorum. Çünkü insanlar onu görünce yaptıklarını hatırlayacaklar. Kendisini her gün biraz daha yakıp bitiren o ateşi harlıyor. Ayrılamaz da genel başkanlıktan. CHP’de ‘’partiyi geri alırız’’ diye bekleyenlerin boşuna beklediklerini düşünüyorum çünkü arkasında rejim ve iktidar var. O müsaade etmez. Olursa da sürpriz olur, bağlam ve şartlar değişir, CHP’nin geri alınmasından başka bir medet umarlar. Böyle kesin konuşmamak lazım, siyasette her şey olabilir.

Ruşen Çakır: O meseleyi de Özgür Özel’den bahsederken konuşalım. Kılıçdaroğlu çıkamazken, Özgür Özel, Diyarbakır’a ve Gaziantep’e gitti. Diyarbakır ve Gaziantep’i arkadaşlarımız yakından takip ettiler. Özgecan Özgenç Diyarbakır için “Çok kalabalık olmasa da çok duygu yüklüydü” dedi. Özgür Özel, Diyarbakır’da namaz kıldı, çarşıda dolaştı, birtakım kapalı toplantılar yaptı. Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş’in ailelerini de ziyaret etti. Sonra Antep’te vatandaşlarla buluştu. Orada bir kamyon kasasının üzerinde konuşma yaptı. Özgür Özel insanlara dokunuyor ve insanların kendisine dokunmasını sağlıyor. Her gittiği yerde kadınlar, özellikle yaşlı kadınlar var. Sadece Ege’de değil, Antep’te de benzer görüntüler gördük. Antep’te de “Eğer önümüz tıkanacaksa kendimize yol açacağız” dedi, o vurguyu yaptı. Partinin fiilen kapatıldığını, eğer geri alamazlarsa başka bir şekilde yürüyeceklerini söylüyor. Ekrem İmamoğlu içeriden yaptığı açıklamalarda bunu daha net söylüyor. Özgür Özel de yeni parti ihtimalini çok daha fazla seslendiriyor. Bu arada, var olan bir partiye geçmek, yeni parti açmak ciddi bir şekilde konuşuluyor ve anlaşılan o ki, temmuz ayının sonuna kadar bu iş netleşecek.

Kadri Gürsel: Evet, bir vadenin gelmesi bekleniyor. O vade de kurultayın yapılmayacağının kesinleşmesi olacak. Bu zaten belli olan bir şey ama resmen kesinleşmesi gerekiyor. O kesinleştikten sonra, seçilmişlerin bu CHP’de kalmalarının gereği olmayacak. Kaldıkları zaman da iktidarın değirmenine su taşımış olmaktan başka bir şey yapmış olmazlar. Ayrılmaları, yeni bir parti kurmaları veya eski sahipleriyle anlaşarak var olan bir partiye girmeleri ve onu sahiplenmeleri söz konusu olacaktır. Tabii bu yolun kendine özgü zorlukları var. Yeni bir parti teşkilatlanması kurmak, o partinin fikri çerçevesini, dünya görüşünü, ideolojisinin ana hatlarını tespit etmek gerekecek, gerçek bir siyasi parti olacaksa ve iktidara gelmeye aday bir siyasi parti olarak görülüyorsa böyle olacak. CHP’yi kopyalayarak mı yapacaklar bunu? Ya da CHP’ye, geleneksel sahadan veya siyasal İslamcı cenahtan, muhafazakâr kesimlerden atılan suçlamalardan artık etkilenmemek için yeniden mi dizayn edecekler? Yeniden kalibre edilmesi gerekecektir.

‘’Türkiye İttifakı’nın partisi olacak’’ gibi bir mesaj vardı. Hatta Özgür Özel “Türkiye İttifakı” dediğine göre, CHP’nin net, kesin ideolojik çizgileri yeniden inşa edilmeyecektir diye düşünmek mümkün. İlk seçimde iktidar olma hedefine dönük bir parti örgütlenmesi, siyasetin, iktidar tarafından önünün kapatıldığı bir noktada bunu açacak bir maymuncuk işlevi görmesi icap eder. Tabii ki zorluklarla karşılaşacaklar. İktidarın Cumhuriyet Halk Partisi’ndeyken onlara çektirdiklerinin benzerlerini, yeni partiye geçtikten sonra da çekmeye devam edebilirler. Ama artık bu, Türkiye’de siyaset yapma iddiası olan herkesin öngörmesi gereken bir bedel. Bir bedel ödemeyi göze almadan kimse artık Türkiye’de muhalefet saflarında siyaset yapamayacaktır. Toplumsal muhalefet için de bu geçerli tabii.

Ruşen Çakır: Son olarak şu NATO’yu anlatır mısın? Bu, tam senin uzmanlık alanın. NATO Zirvesi nedeniyle yolların nasıl kapanacağı konuşuldu, yapılan operasyonlar var, 100’ün üzerinde insan -ki aralarında TEMA Vakfı gönüllüleri, öğretim üyeleri var-, örgüt iddiasıyla gözaltına alındı, 103 kişi tutuklandı. Her türlü gösteri yasak. Bir de akreditasyon yasağı var. Neredeyse iktidar medyasından olmayan kimseye akreditasyon vermemişler. Normalde bu işleri NATO Genel Sekreterliği yapıyor, bizim İletişim Başkanlığı değil. Ama onlar da utangaç bir şekilde ev sahibi ülkenin kararı olduğunu ima ettiler. İktidar yanlısı birkaç gazetecinin de akredite olmadığını gördük. Ama mesela bizden iki arkadaşımız başvurdu, ikisi de reddedildi. Birçok bağımsız kurumun reddedildiğini gördük. Bunlar olayın bir yanı.

Bir de Ankara’da bu zirvenin toplanacak olması var. Trump’ın gelmeyebileceği konuşuluyordu ama Trump “Erdoğan dostum olduğu için gidiyorum” dedi. Hatta NATO Genel Sekreteri de “Benim için de geliyorsunuzdur” diye aklı sıra şirinlik yapmaya çalışıyor. Trump da gelecek, her yer kilit olacak. Erdoğan kendisini ‘’dünya lideri’’ olarak göstermek için bunu büyük bir fırsat olarak kullanacak. Zaten akreditasyon yasakları da birtakım bağımsız gazeteciler buraya taş koymasın diye yapıldı diye tahmin ediyorum. NATO’nun şu anda gündemi nedir? Avrupa ve ABD arasındaki gerginlikler çok önemli, değil mi?

Kadri Gürsel: Önce, Ankara’nın, iktidarın NATO Zirvesi öncesinde takındığı tutuma dair bir şeyler söyleyeyim. Tarihsel olarak baktığımız zaman, toplumumuzun “gavura” olan alerjisinin siyasi yelpazenin solunda antiemperyalizm olarak da bulunmasına bir etkisi var. Bu alerji sayesinde biraz da bu Batı karşıtlığının Türkiye’de toplumsal, tarihsel bir tabanı var. Bu da solun antiemperyalizmini besliyor. Ama sadece bu değil, çeşitli sol akımların Sovyetler Birliği ve Çin ile kurdukları ideolojik, siyasi ilişkiler, Türkiye’de bir Moskova ve Pekin etkisinin de olduğunu gösteriyor. Hatta iktidarı destekleyen bir parti var, tarihi kökleri çok eskilere giden bir hareket, tek kişiyle temsil edilir ve Pekin’in duruşuna göre değişen bir tutumu vardır. Neyse bunu bir kenara bırakalım.

Çeşitli, zengin, antiemperyalist ama aynı zamanda Moskova ve Pekin’in etkisinde olmak, onun politik ajanlığını, temsilciliğini yapmak gibi misyonlar edinmiş güçler, partiler var. Medyada da varlar. NATO karşıtlığı da o eski Varşova Paktı-NATO karşıtlığından gelen bir anlam da taşıyor bugün. Yani NATO’ya karşı olmak, bu solculuğun bir gereği olarak görülüyor. Ankara’da NATO Zirvesi yapılıyorsa, bunların kendisini ifade etmesi doğal olurdu. Çünkü normal bir ülkede itiraz olur, muhalefet olur, bu iktidarın ‘’çatlak ses’’ diye nitelendirebileceği sesler çıkar. Bu da, Türkiye’ye gelecek NATO liderlerinin, medyasının, Türkiye’de muhalefetin ve itirazın sesinin kısılmadığı, sesini çıkarabildiği bir ülke olarak görmesini sağlar. Ama öyle değil. Çünkü Trump ne zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı övse, onun çok güçlü biri olduğunu söylüyor. Trump’ın güçlü liderlere bir hayranlığı var, bunu hiçbir zaman saklamıyor. İktidar tarafından, muhalefetin, itirazın bu güce karşı bir meydan okuma olarak algılandığını görüyoruz ve iktidarın siyasi kültürü, Ankara’da zirvenin yapıldığı yerin uzağında bile olsa, hiçbir şekilde böyle bir muhalif tutumun kendini ifade etmesine tahammül edemiyor. Bunu bir kenara bırakalım. Zaten 25 yıllık Melih Gökçek iktidarı Ankara’yı Orta Asya Cumhuriyetlerinin başkentlerine benzetti, şimdi daha da benzeyecek. Bir Batı başkentinde olsaydı, NATO ve Amerika karşıtları mutlaka bir gösteri yaparlardı.

Son birkaç yıldır, Türkiye’nin giderek NATO-perver bir tutum aldığını görüyoruz. Türkiye hiçbir zaman NATO’ya olan sorumluluklarını yerine getirmekten imtina etmedi. Ankara NATO’yu sorgulamadı. Ama şimdi sadık bir üyesi olarak davranıyor ve bir numaralı NATO’cu oldu. Özellikle Doğu Akdeniz’de izlenen politikanın militarizasyonunun tıkanmasından sonra, Türkiye yeniden hizalanmaya girdi. 7 Ekim saldırısından sonra denklem tamamen değişti ve Türkiye, kendisini İsrail’e karşı sağlama alma kaygısıyla NATO’cu olmayı seçti. İsrail’in, NATO üyesi Yunanistan’la ve AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınan Güney Kıbrıs’la geliştirdiği stratejik, savunma ve güvenlik ilişkilerinin Türkiye’ye zarar vermemesi için de Türkiye NATO’cu oluyor. Türkiye, “Ben NATO’nun sadık bir üyesiyim. Bu ittifakı ayakta tutmak için her türlü fedakarlığı yapmaya hazırım. Dolayısıyla NATO üyesi bir ülkeye karşı İsrail’in, Yunanistan’ın tezleri geçersizdir, tehdit algılanması boşunadır. Çünkü ben NATO’nun ittifak prensiplerini ve anlayışını içine sindirmiş bir ülkeyim” diyor. Bunu yaparken de Moskova’yla olan ilişkilerini de aşama aşama mesafelendiriyor, Moskova’dan uzaklaşıyor. Türkiye, İsrail ve Yunanistan tarafından suçlanırken “Bakın zaten doğudaki despotizmlerle, Batı’yı doğrudan tehdit eden otoriter rejimlerle arası çok iyi, Türkiye zaten dışarıda kalmış bir unsur” deniyor. Türkiye de demokrasiden, hukuktan uzaklaşmış olmasının açığını bu şekilde, en azından güvenlikle elinden geleni yaparak dengeliyor. Böyle bir tutumu var. Bence bu konuda başarılı. Türkiye bir numaralı NATO’cu olarak NATO’daki muarızlarından, NATO’nun içinden gelebilecek tehditlerden kendisini korumayı başarıyor, şu ana kadar başardı.

NATO zirvesinin gündeminde çok önemli konular var. Bu sıradan bir zirve değil, sonuçlarına bakarak konuşmak lazım tabii. Trump’ın gelir gelmez Danimarka’nın hükümranlığındaki Grönland’ı ilhak etmekten söz ederek işe başlamasını hatırlayalım. Atlantik’in iki yakasında, Kuzey Amerika’nın kuzeyi ve güneyi, yani Amerika ve Kanada arasında ciddi bir güvensizlik var. Bu güvensizlik aşılacak mı, nasıl aşılacak gibi bir sorunsal var. Amerika’nın, Soğuk Savaş döneminde taşıdığı yükten yorulmasının etkisiyle, savunma harcamalarının ülkeler bazında GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarılması gibi bir talebi var. Bu konu giderek benimseniyor. Bu bakımdan savunma sanayine yapılacak yatırımlar, Avrupa’nın, kendisini Amerikan yardımı ve desteği olmadan da savunabilir hale gelmiş bir kıta olarak NATO’nun içinde yer alması ve bu şekilde Amerika’nın şikayetlerinin en aza indirgenerek, NATO’nun devamının sağlanması. Bunun için de Avrupa ülkeleri hem savunma sanayilerini güçlendirecekler hem silahlanacaklar. Türkiye de bunun dışında kalmak istemiyor tabii, Avrupa’nın güvenlik mimarisinin içinde yer almak istiyor. Çünkü yer almazsa, bunun içinde yer alan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi daha avantajlı duruma geçecek.

Zirvenin gündeminde Ukrayna meselesi, İran ve Ortadoğu konuları da tartışılacaktır. Bir de ikili ilişkiler var. İkili ilişkilerde de Trump buraya kadar gelmişse, herhalde Cumhurbaşkanı Erdoğan’la da görüşecektir. Ama bir o kadar önemli ikili temaslar arasında, Macron’un dış politikası nedeniyle Türkiye’ye karşı son yıllarda muarız, kışkırtıcı bir tutum almaya başlayan Fransa da var. Macron ve Erdoğan’ın bir görüşme yapmaları da bekleniyor; sanıyorum olacaktır bu görüşme. Bu konuyu bir hatırlatalım: Fransa, Güney Kıbrıs’ta asker konuşlandırma kararı aldı ya da konuşlandırdı. Eğer İsrail Türkiye ile bir çatışma isterse, bunu Suriye’de başarabilirler. Şu aralar isteyeceğini pek sanmıyorum ama bilemiyorum, çünkü şu anda İsrail’i aşırı sağcı, manyak, gözü dönmüş fanatik tipler yönetiyor, rasyonel insanlar olmaktan çıktılar, Türkiye’yi Suriye’de bir çatışmanın içine çekerlerse, bu, Kıbrıs’a yansır. Fransa oraya askerlerini koymuş durumda, caydırıcı olacak güya Türkiye’ye karşı. Onlar da etkilenir. Yani işler çok karışık. Bu durum birdenbire yayılacak bir ateşe dönüşebilir. Bu bakımdan Fransa’yla konuşulması lazım, Almanya’yla da konuşmak gerekecektir. Bu önemli üyelerin liderleriyle yapılacak ikili görüşmeler, Türkiye’nin savunması ve güvenliği açısından çok önem taşıyor diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Peki, noktayı koyalım Kadri.

Kadri Gürsel: Sen bir şey söylemeyecek misin?

Ruşen Çakır: NATO konusunda mı? Ben ‘’NATO’ya hayır’’ diyorum.

Kadri Gürsel: Sen de onlardansın.

Ruşen Çakır: Bir bilen olarak sana sordum, şapkam yok ama sana şapka çıkartıyorum.

Kadri Gürsel: Teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Ben yine NATO’ya hayır’’ diyorum. Çok teşekkürler Kadri. İzleyicilerimize de teşekkürler. ‘’Hafta Başı’’ burada noktalanıyor. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Kadri Gürsel: İyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş