İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin Ankara’da düzenlenmesini değerlendirdi. Çakır, zirvenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açısından uluslararası meşruiyet sağlayacağını belirterek, NATO ülkelerinin Türkiye’deki demokrasi ve hukuk ihlallerine sessiz kaldığını söyledi.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, NATO Zirvesi’nin Ankara’da düzenlenmesinin Erdoğan için uluslararası meşruiyet sağladığını ifade etti.
- Çakır, NATO ülkelerinin Türkiye’deki demokrasi ihlallerine sessiz kaldığını ve Avrupa’nın güçlü bir tepki vermediğini belirtti.
- Erdoğan, dış politikadaki desteği iç siyasetteki baskı politikalarını güçlendirmek için kullanıyor.
- Zirve öncesinde birçok gazeteci ve siyasi figürün gözaltına alındığına dikkat çekildi.
- Çakır, NATO Zirvesi’nin ardından muhalefete yönelik yeni operasyonların olabileceğini öne sürdü.
Ruşen Çakır, “NATO bizim neyimiz olur?” başlıklı yayınında Ankara’da başlayan NATO Zirvesi’nin en dikkat çekici isimlerinin ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olacağını söyledi. Trump’ın uzun süredir NATO ülkelerinin savunma harcamalarını artırmasını istediğini hatırlatan Çakır, buna rağmen ittifakın dağılmasının beklenmediğini ifade etti.
Türkiye’nin 1952’den bu yana NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip ülkesi olduğunu hatırlatan Çakır, zirvenin Ankara’da düzenlenmesinin Erdoğan açısından önemli bir diplomatik kazanım olduğunu belirtti.
Çakır, NATO’nun kendisini “özgür dünyanın koruyucusu” olarak tanımladığını ancak Türkiye’de muhalefet üzerindeki baskılar sürerken ittifak liderlerinin Ankara’da bir araya gelmesinin Erdoğan’a uluslararası meşruiyet kazandırdığını söyledi.

“NATO ülkeleri Türkiye’deki gelişmelere sessiz”
NATO liderlerinin Türkiye’deki demokratik gerilemeye kayıtsız kaldığını söyleyen Çakır, tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu hatırlatarak, Avrupa ülkelerinin bu konuda güçlü bir tepki vermediğini dile getirdi.
Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayisinde attığı adımların NATO açısından önemini artırdığını belirten Çakır, Erdoğan’ın da bu durumu dış politikada etkili biçimde kullandığını ifade etti.
“Dış politikadaki destek iç siyasete yansıyor”
Çakır, Erdoğan’ın geçmişte iç politikadaki gücünü dış politikaya taşıdığını, bugün ise dış politikadaki ilişkileri iç siyasetteki baskı politikalarını güçlendirmek için kullandığını savundu.
Gazze ve İran’a yönelik gelişmelere de değinen Çakır, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu süreçlerde belirleyici rol oynadığını söyledi.
NATO Zirvesi öncesindeki gözaltılar ve yasaklar
NATO Zirvesi öncesinde gerçekleştirilen operasyonlar, eylem yasakları ve gazetecilere yönelik akreditasyon engellerini de değerlendiren Çakır, çok sayıda gazeteci, öğrenci, avukat ve farklı siyasi çevrelerden kişilerin gözaltına alındığını ve tutuklandığını hatırlattı.
Çakır, zirvenin ardından muhalefete yönelik yeni operasyonların gelebileceğini öne sürerek, NATO ülkelerinden bu süreçte güçlü bir itiraz beklemediğini söyledi.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Ve nihayet NATO zirvesi bugün başlıyor. İki gün sürecek. Tabii ki gözler esas olarak ABD Başkanı Donald Trump’ta olacak ve tabii ki yine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’da olacak. Çünkü bu zirveyi en çok bu ikisi istiyor. Her ne kadar Trump istemediğini söylese de, katılmayı düşünmediğini ama Erdoğan hatırına geldiğini, gidecek olduğunu daha doğrusu söylese de Trump’ın NATO konusunda çok ısrarlı olduğunu, orada bir şeyler dayatmak istediğini biliyoruz. Uzun zamandan beri yaşanan bir olay bu. NATO’yu ABD’nin sırtında taşıdığını düşünüyor ve diğer ülkelerin de buna ortak olmaları gerektiğini tabii ki her zamanki küstahça ifadesiyle söylüyor ve bu da özellikle Avrupa’daki Fransa, Almanya gibi ülkeleri rahatsız ediyor. Onların ayrı bir Avrupa savunma konsepti arayışına yönelmelerine neden oluyor. Ama sonuçta NATO dağılacağa benzemiyor. Varlığını sürdüreceğe benziyor. Ve Türkiye de 1952’de üye olduğu bu anlaşmanın, bu birliğin en kalabalık ikinci ordusuna sahip ülke olma özelliğini koruyor.
Ev sahipliği tabii ki esas olarak Erdoğan için çok önemli bir husus. Bu büyük bir meşruiyet demek. Hatırlarsanız Amerikan büyükelçisi Barrack ne demişti? ‘‘Başkan Trump Erdoğan’a en çok ihtiyacı olan şeyi verdi: Meşruiyet’’ demişti. Şimdi bütün bir NATO’nun Ankara’ya gelerek Erdoğan’a bir meşruiyet vermesine tanık oluyoruz. Ne var bunda diyebilirsiniz. Şu var: NATO yıllardan beri hep kendini özgür dünyanın koruyucusu olarak sunar, gösterir; bir nevi tabii Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı demokrasinin, kendi tabirleriyle, koruyucusu olmuş NATO. Ama NATO’nun demokrasi konusundaki tecrübelerini zaten biliyoruz. Hiç de o kadar iyi bir sicili yok. Ama günümüzde, Türkiye’ye gelecek olursak NATO ülkeleri, NATO ülkelerinin yöneticileri öyle bir Türkiye’ye geliyor ki otoriterliğin zirvede olduğu bir ülke. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en önemli rakibinin uzun bir süredir hapiste tutulduğu bir ülke ve tam da aynı gün, NATO zirvesiyle aynı gün savunmasını yapacağı bir ülke.
Bu savunmanın siyasi bir savunma olacağını düşünüyoruz, muhtemelen dış politikadan da bahsedecektir ve muhtemelen NATO üyeliğinde kalmaktan da bahsedecektir. Böyle bir seçeneği olduğunu düşünmüyorum ama NATO ülkelerinin yöneticileri, hadi Trump’ın zaten umurunda değil ama bir Fransa’nın, Almanya’nın, İngiltere’nin ve diğer ülkelerin Türkiye’de yaşanan şeylere tam anlamıyla kayıtsız kaldığını göreceğiz. Ve Türkiye’nin öneminin özellikle de savunma sanayinde son dönemde yaptığı büyük atılımlarla birlikte bu NATO ülkeleri için katlanarak arttığını görüyoruz. Ve Erdoğan da bu kartı çok iyi oynuyor ve buradan kendisine bir ‘‘dünya lideri’’ imajı çizmeye çalışıyor. Normal şartlarda Erdoğan esas gücünü içeriden alırdı ve içeriden aldığı güçle dışarıya açılırdı ve kimi zaman da içerideki gücünü pekiştirmek için, daha sağlam tutmak için dışarıya yönelik, Batı’ya yönelik, çoğu da NATO ülkesi belki de hemen hemen hepsi NATO üyesi olan ülkelere yönelik birtakım sert çıkışlar da yapardı. Artık tersi daha çok oluyor. Dışarıda özellikle Batı’da NATO üyeleriyle barışı tesis etmek istiyor ki içeride istediği savaşı muhalefete karşı tam anlamıyla yürütebilsin. Bu, olayın bir yönü.
Bir diğer yönü, yakın zamana kadar bölgemizde yaşanan bir dizi olay var. Gazze’deki soykırım var, İran’a açılan savaş var. Bunların hepsinde öne çıkan unsur İsrail gibi gözüküyor; ama başından itibaren hele İran’a yönelik savaşta da ABD ve Trump bunun birinci derecede parçasıydı. O olmasa İsrail bunları yapamazdı; birlikte yaptılar, birlikte yürüttüler. Ve bugün o kişi, işte Trump Türkiye’de bando mızıkayla karşılanıyor. Köprülere Amerikan bayrakları asılıyor. Her yerde bir Amerikan ve ABD ve Trump sevgisi var. Tabii bu arada İsrail’e bol keseden saldırmak, İsrail’e bol keseden eleştiri yürütmek serbest. Sanki İsrail bunları kendi başına yapmış gibi… Son olarak NATO ile ilgili daha zirve olmadan yapılan operasyonlar, getirilen yasaklar, akreditasyon yasakları, şunlar bunlar hepsi de birlikte yaşadığımız olayın tamamen bir demokrasiyle alakası olmayan, özgürlükle alakası olmayan bambaşka bir şey olduğunu görüyoruz. Yurttaşları birinci derecede ilgilendiren şeyler değil. Tabii ki güvenlik herkes için çok önemli ama burada bizlerin güvenliğinden ziyade esas olarak yöneticilerin güvenliği, iktidarlarını güvence altına almaları tartışılacak.
Çok sayıda kişi tutuklandı. Bunların önemli bir kısmı soldan kişiler ama İslami hareketten de küçük gruplar, NATO karşıtı gruplara yönelik operasyonlar da oldu. Zaten bir süredir o gruplarla Türkiye’deki bazı sol gruplar neredeyse kardeş gibi oldular; beraber Filistin meselesinden itibaren, Gazze meselesinden itibaren birbirleriyle ya birlikte ya da paralel işler yapıyorlar ve hepsi devletin hışmına uğruyor. Ne olacak? Şimdi iki gün zirve olacak. Ondan sonra Türkiye’de iktidar buradan devşirdiği ek güçle herhalde muhalefete yönelik saldırılarının şiddetini daha da arttıracak. Bunu göreceğiz. Ve NATO zirvesi bunun meşruiyetini, uluslararası meşruiyet zeminini de yaratmış olacak. Yani diyelim ki yeni daha sert dalgalar muhalefete yönelik yapılırsa, daha bir gün önce Türkiye’ye, Ankara’ya gelmiş olan bir Fransa, — ABD’yi zaten saymıyorum — Almanya, Hollanda ve diğer ülkelerin yöneticilerinin sesini çıkaracağını hiç sanmıyorum. Çıkarsalar bile cılız sesler olacak. Sonuçta NATO bizim aslında, nasıl söyleyeyim, iyiliğimizi düşünen bir yer hiçbir zaman olmadı. Tarih boyunca Türkiye’de içeride yaşanan birçok zulmün, katliamın arkasında NATO ve NATO’ya bağlı Gladio yapılanmasının olduğunu da biliyoruz.
Tabii ki Soğuk Savaş bittikten sonra durum değişti ama NATO her zaman olduğu gibi gülen bir yüz ama arkasında sert bir yapılanma var ve Türkiye de bu yapılanmaya mahkûm gözüküyor. Bir dönem AKP iktidarında NATO aleyhtarı sesler duyulur gibi olmuştu. Ama kısa sürede bu bitti ve şu anda NATO’yu Erdoğan yönetimi çok seviyor. Onu görüyoruz. Tabii böyle ‘‘çok seviyoruz’’ diye bir ifade çok sık yapılan bir şey değil ama çok sevdiğini ve ondan güç aldığını biliyoruz. Bunun karşılığında NATO’ya, NATO üyesi ülkelere, başta ABD’ye ne verdiğini de zaman içerisinde görmemiz mümkün. Tabii bunları da engellemek için özellikle basının üzerine çok büyük baskılar uyguluyorlar. Evet, NATO’yu iki günde bitireceğiz ve sonra kaldığımız yerden tekrar Türkiye’yi, CHP’yi, mutlak butlanı, operasyonları, büyükşehir davasını ve muhtemel yeni operasyonları konuşacağız. ‘‘Olmasa da olurdu’’ demişti Serhat Güvenç kendisiyle NATO üzerine yaptığım yayında. Olmasa da olurdu, iyi olurdu ama oluyor ve bizim için pek hayırlı olmayacak diyeyim.
Bugün ithaf tabii ki dün kaybettiğimiz Zihni Göktay’a. Zihni Göktay 45 doğumlu yani 81 yaşında hayatını kaybetti. Tiyatrocu ve seslendirmeci. Çok genç yaştan itibaren tiyatroda Ankara’da önce başlıyor. Sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu’na geçiyor. İstanbul Radyosu’nda, radyo tiyatrolarında özellikle çok seslendirme yapıyor, yönetmenlik yapıyor. Zihni Göktay bizim hep bir yerlerde filmlerde, dizilerde gördüğümüz iyi insanlardan birisi. Tek değil, daha çok öyle iyi insan var. Bunlar genellikle başrol oyuncusu değiller. Yardımcı oyuncular ama çok profesyoneller, çok mütevazılar ve işlerini iyi yapan kişiler. Seslerini tanırız, yüzlerini tanırız, gülümsemelerini tanırız ve onların sessiz sedasız burada bizim hayatımızda iz bırakıp gittiklerine tanık oluruz. Ne demiş? ‘‘Yıllardır Lüküs Hayat‘ta oynuyorum – ki en çok dikkat çektiği rollerden birisi – ama hiçbir zaman lüks bir hayatım olmadı’’ demiş. Evet, olmuyor. Bu tür tiyatronun, sanatın emekçilerinin hayatları genellikle çok mütevazı oluyor. Ama insanlar onları, hepimiz onları hep sevgiyle anıyoruz. Allah rahmet eylesin. Kendisini sevgi ve saygıyla anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








