İSTANBUL (Medyascope) – ABD Başkanı Donald Trump, NATO Zirvesi’nde Erdoğan’a F-35 programına dönüş ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılması konusunda olumlu mesajlar verdi. Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, bu vaatlerin şu aşamada kesinleşmediğini söyleyerek gelişmeleri yorumladı.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Trump, NATO Zirvesi’nde Erdoğan’a F-35 programına dönüş ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılması konusunda olumlu mesajlar verdi.
- Ancak, Ruşen Çakır bu vaatlerin kesinleşmediğine ve Trump’ın söyledikleri ile eylemleri arasında fark olabileceğine dikkat çekti.
- Çakır, Halkbank davasının sonuçlanmasının da Trump’ın Erdoğan lehine devreye girmesiyle ilişkili olduğunu belirtti.
- Ayrıca, Trump’ın otoriter liderlere yakınlık duyduğunu ve Erdoğan ile benzer bir yönetim tarzına sahip olduğuna vurgu yaptı.
- Türkiye ile İsrail’in bölgede rakip güçler olduğunu ve bu gerilimin de ABD tarafından belirleneceğini ifade etti.
NATO Zirvesi dün başladı ve ABD Başkanı Donald Trump zirveye katılarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından karşılandı. İkili görüşmede Trump, Türkiye’yi yakından ilgilendiren birkaç konuda açıklamalarda bulundu ve Çakır bu açıklamaları geniş bir çerçevede değerlendirdi.
F-35 ve yaptırım vaatleri şüpheyle karşılandı
Trump, Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılabileceğini söyledi ve bu açıklama Erdoğan’ı memnun eden bir gelişme olarak öne çıktı. Çakır, bu açıklamanın daha önce New York Times’a yansıdığını hatırlatarak yönetim kaynaklarının bilgiyi doğruladığını ancak temkinli bir dil kullandığını aktardı.

Çakır, “Bütün kaynaklar şu aşamada böyle diyor ama Başkan Trump’ın yarın ne yapacağı belli olmaz” dedi. Trump’ın söyledikleriyle sonradan yaptıkları arasında sık sık farklar oluştuğunu vurgulayan Çakır, bu nedenle vaadin kesinleşmiş sayılamayacağını belirtti.
Trump ayrıca CAATSA yaptırımlarının kaldırılabileceğini de söyledi ve bu yaptırımların 2020 yılında Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi almasının ardından uygulamaya konduğunu hatırlattı. Savunma sanayii başkanlığına yönelik ciddi kısıtlamalar hâlâ sürüyor ve Çakır, kongrede bu adıma yönelik engellemeler yaşanabileceğine dikkat çekti. Çakır, “Rum ve Yahudi lobilerinin Türkiye’nin F-35 programına geri dönmesini istemediğini biliyoruz, bu konuda ellerinden geleni yapacaklardır” dedi.
Halkbank davası ve Brunson emsali
Çakır, Halkbank davasının da Trump’ın Erdoğan lehine devreye girmesiyle sonuçlandığını hatırlatarak benzer bir örneği geçmişten aktardı. Rahip Andrew Brunson’ın tahliyesini anımsatan Çakır, Trump’ın bu konudaki sözlerini aktardı. Çakır, “Ben aradığımda Cumhurbaşkanı onu hemen serbest bıraktı, dedi Trump” ifadesini kullandı. Bu sözlerin, Türk yargısının bağımsız olduğu yönündeki resmî açıklamalarla çeliştiğini değerlendiren Çakır, “Trump bize hepimizin bildiği şeyi alenen söylüyor” dedi.

Trump’ın otoriter liderlere yakınlığı
Çakır, Trump’ın otoriter liderlere yakınlık duyduğunu ve bu ilginin yalnızca Türkiye’ye değil doğrudan Erdoğan’ın şahsına yönelik olduğunu söyledi. Latin Amerika’da Arjantin ve Kolombiya’daki liderlere verilen destekleri örnek gösteren Çakır, Orban’ın seçimi kaybetmesinin ardından Trump’ın benzer bir kaybı tekrar yaşamak istemediğini aktardı. Trump ile Erdoğan’ın kurumları, bakanlıkları ve büyükelçilikleri atlayarak doğrudan ilişki kurmayı tercih ettiklerini belirten Çakır, iki liderin yönetim tarzları arasında büyük bir benzerlik bulunduğunu vurguladı.
Türkiye-İsrail rekabeti
Çakır, Trump’ın Netanyahu ile görüşmelerinde Erdoğan’dan olumlu bahsettiğini bildiklerini ancak buna rağmen Türkiye ile İsrail’in bölgede iki rakip güç olarak konumlandığını söyledi. Çakır, “Bu iki güç arasındaki gerilimin kaderini esas olarak ABD’nin belirleyeceğini akılda tutmak lazım” dedi. Erdoğan’ın da bölgedeki gelişmeleri anlatırken İsrail’i tek aktör gibi göstermeyi tercih ettiğini sözlerine ekledi.
Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar.
Dün NATO zirvesi başladı. Amerikan Başkanı Donald Trump geldi, Erdoğan tarafından karşılandı ve çok müjdeli şeyler söyledi Erdoğan’a. Öncelikle F-35’ler konusunda F-35 programına Türkiye’nin tekrar katılabileceğini söyledi ve CAATSA yaptırımları ki CAATSA yaptırımları başlı başına çok önemli bir olay. 2020 yılında Türkiye’nin Rusya’dan S-400 savunma sistemlerini, füze savunma sistemlerini almasıyla uygulamaya konulmuştu. Türkiye’ye, özellikle Savunma Sanayii Başkanlığına yönelik çok ciddi yaptırımlar vardı ve var, hâlâ sürüyor. Bunları kaldırabileceklerini söyledi. Bunun için çalıştıklarını söyledi. ‘‘Dostlara yaptırım yapmamak lazım’’ dedi. Ama bunların hiçbirisi şu anda tam net değil. Fakat verdiği mesajlar çok açık. Erdoğan da zaten Donald Trump’ın sözlerine sadık birisi olduğunu söyledi. Bu ne kadar doğru bir şey, çok emin değilim. Zira ilk F-35 programına Türkiye’nin geri katılma ihtimali üzerine New York Times‘a çıkan haberde, ilk orada çıktı, şunlar söyleniyor; yönetimden birtakım kaynaklardan bilgi alıyorlar, güvenilir kaynaklardan ama bütün kaynaklar şunu da söylüyor: ‘‘Şu aşamada böyle ama Başkan Trump’ın yarın ne yapacağı belli olmaz’’ şeklinde şerh düşüyorlar. Trump’ın ilk söylediği ile sonra yaptıkları arasında genellikle çok farklar oldu. Dolayısıyla burada söylediklerinin illaki olacağını söylemek doğru olmayabilir.
Diğer yandan kongrede buna yönelik, CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasına yönelik birtakım engellemeler de yaşanabilir. Özellikle Rum ve Yahudi lobilerinin farklı farklı, kimi zaman ortak nedenlerle Türkiye’nin F-35 programına geri dönmesini istemediklerini biliyoruz. Bu konuda ellerinden geleni yapacaklardır. Ama yine de şu haliyle bakıldığı zaman ilk andan itibaren Trump, Erdoğan’ı memnun edecek, yüzünü güldürecek şeyler — zaten görmüşsünüzdür — söyledi ve bu Erdoğan için çok önemli. Bir müddet en azından bunları kullanabilecek. Özellikle içeride kendi gücünü, dünyanın en önemli siyasetçisiyle arasının ne kadar iyi olduğunu, ona istediklerini yaptırabildiğini gösterecek. Unutmayın, Halkbank davası bitirildi. Bu da aynı şekilde Trump’ın Erdoğan lehine devreye girmesiyle oldu.
Fakat şunları özellikle vurgulamak lazım; yaşanan olayların her birinde, Halkbank‘ta da ama esas olarak CAATSA olayında Türkiye’nin bir girişimi var. S-400’ler meselesi, işte Türkiye bunun doğurabileceği sonuçları bilerek — bilmediyse zaten ayrı bir skandal olur ama bu kadarını belki beklememiştir — S-400 olayına girdi ve F-35’te o kadar kritik bir programda, bayağı para da vermiş olduğu programda kapı dışarı edildi ve bütün bu süre içerisinde S-400’leri kullanamadı bile. Hâlâ depolarda duruyorlar. Şimdi kendi yaptığı bir şey, Erdoğan yönetiyor ülkeyi yıllardır; sonuçta onun yaptığı bir şey, bir önceki iktidardan devraldığı bir şey değil. Bir meydan okuyuştu S-400’ler. Ondan sonra o meydan okuyuşun yarattığı sorunları çözmek için sürekli yıllarca bir çaba içerisinde ve çözebilme ihtimalini de bize bir zafer olarak gösterebiliyor. Zira bu konuda, şu ana kadar bütün bu konularda Türkiye’de muhalefet partileri, özellikle ana muhalefet partisi, hiçbir zaman etkili, ses getirici bir duruş sergileyemedi. Bunu da özellikle vurgulamak lazım.
Dünkü konuşmada tabii bir bölüm var ki çok acı. Yani bu ülkenin vatandaşı olarak bizleri, beni şahsen rencide etti ama yeni bir olay değil. Ne diyor mesela? Rahip Andrew Brunson’ın serbest bırakılması olayı… Bir Rahip Brunson olayı vardı. Çok büyük bir vakaydı ve çok da travmatik bir olaydı. Uzun dönemli bir hapis cezasına çarptırılmıştı. Trump diyor ki; ‘‘Ben masum olduğuna inanıyordum. Bazı temaslar kurulmuş ve bir noktaya ulaşılamamıştı ama ben aradığımda Cumhurbaşkanı onu hemen serbest bıraktı.’’ Evet, hatırlayın, aradı ve bir gün sonra Brunson çıktı ve daha geçen gün Avrupa Birliği Raportörü’nün Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsız olmadığını söylemesi üzerine Akın Gürlek’in yaptığı o klasik açıklama: “Türkiye’de yargı tamamen bağımsızdır.” Trump bize hepimizin bildiği şeyi alenen söylüyor; “Ben istedim bıraktı” diyor. Bakın Rahip Brunson olayı başlı başına çok ilginç bir olaydı. FETÖ irtibatıyla Amerikalı bir misyoner rahibi cezalandırdı Türk yargısı. Bu cezayı bence hak etmiyordu, bu zorlama bir davaydı ama bu ceza verildi. Erdoğan da bu konuda hep bir duruş sergiledi. Ama sonra Trump resti çekince Brunson da apar topar ülkesine yollandı ve bir mektup var, o mektup da hâlâ Trump tarafından sergileniyor otelinde, yanlış hatırlamıyorsam. Şimdi bunu hep akılda tutarak bakmak lazım.
Trump niye böyle bir şey yaptı? Türkiye tabii ki önemli bir ülke. Evet, bunun için olabilir ama Trump daha önceki dönemde yapmadı. Şimdi niye böyle bir şey yapıyor? Çünkü birçok açıdan Türkiye’ye ihtiyacı var; Suriye, Ortadoğu ve bütün bunlardan dolayı ihtiyacı var ama en önemlisi Trump otoriter liderleri seviyor. Erdoğan’ı bu anlamda seviyor. Latin Amerika’da birilerine açık açık, Arjantin başta olmak üzere, en son Kolombiya’da, açık açık destek veriyor. Orban’a destek verdi, kaybetti. Orban’dan sonra bir başka kayıp yaşamak bence istemiyor. Ve Trump’ın hiç umurunda değil; Türkiye’de neler oluyor, insanlar neler yaşıyor, basın ne durumda… Baktığınız zaman Trump yönetimin uygulamalarıyla Erdoğan yönetimin uygulamaları arasında çok büyük bir benzerlik var, benzeşme var. Trump da birçok şeyi aşarak, kuralları ve kurumları aşarak kendi başına ülkeyi yönetmek istiyor, Erdoğan’ın yıllardır yaptığı gibi. Dolayısıyla burada Türkiye’ye yönelik bir ilgiye ek olarak Erdoğan’ın şahsına yönelik bir ilgi var ve Erdoğan’ı kaybetmek istemiyor. Erdoğan’ın kaybetmesini de istemiyor çünkü ikisi bütün aradaki şeyleri atlayarak; kurumları, dışişleri bakanlıkları, büyükelçiler, şunları bunları atlayarak aralarında iş görmeyi seviyorlar. Bunu tercih ediyorlar.
Ve tabii ki burada çok ciddi bir soru var. O da İsrail. Yani Erdoğan gibi İsrail’e alenen tavır alan, onu sürekli suçlayan bir liderle İsrail’e en ana meşruiyeti veren bir başka lider nasıl bu kadar iyi anlaşabilir? İşte bu soru aslında siyasetin, bu uluslararası ilişkilerin ne kadar karmaşık ve güvenilemez olduğunu bize gösteriyor. Trump’ın Netanyahu ile her konuşmasında bir şekilde Erdoğan’ın adını iyi olarak geçirdiğini biliyoruz. Ama buna rağmen Türkiye ile İsrail bölgede çok ciddi bir şekilde iki rakip ana güç olarak karşımızda duruyorlar ve bu daha bir süre süreceğe benziyor. Ve burada bu iki güç arasındaki gerilimin kaderini de esas olarak ABD’nin belirleyeceğini de bir yerde akılda tutmak lazım. Dolayısıyla Trump’ın Erdoğan’la ilişkisini bir anlamda İsrail’e olan desteğiyle birlikte düşünmekte yarar var. Tabii ki Erdoğan’ın da son dönemde bölgede yaşanan her şeyi, Gazze’deki soykırımı ya da İran savaşını sanki İsrail tek başına yapıyormuş gibi anlatıyor olmasını da akılda tutmakta yarar var.
Bugün, Türkiye’de antiemperyalist mücadelenin ilk kayıplarından birisine, Mustafa Taylan Özgür’e ithaf etmek istiyorum. 21 yaşında İstanbul’da katledildi Taylan Özgür. Hâlâ kimin vurduğu bilinmiyor ama bunun bir derin devlet operasyonu olduğu konusunda herkes hemfikir yanılmıyorsam. 68 öğrenci hareketinin önde gelen isimlerinden, ODTÜ’lü. ODTÜ’de hem fikir kulübünde hem de öğrenci birliğinde görev yapmış birisi. Ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Komer’in arabası yakıldı 6 Ocak 1969’da, çok önemli, 68 kuşağının en önemli eylemlerinden birisiydi. Oraya katılan ve o yüzden tutuklananlardan birisiydi Taylan Özgür. 2 ay tutuklu kalıp tahliye oldu. Tahliyesinden çok kısa bir süre sonra, yani 12 Mart 1969’da tahliye oluyor, 23 Eylül 1969’da İstanbul’a bir kongre için geliyor, öğrenci birliği kongresi için ve güvenlik güçleri tarafından yakalanmak istendiği sırada kaçarken öldürüldü Taylan Özgür. 21 yaşında öldürüldü. O dönemin önde gelen birçok isminin, Deniz Gezmiş başta olmak üzere, Ulaş Bardakçı gibi, Yusuf Aslan gibi isimlerin yakın arkadaşı ve o tarihten sonra birçok kişi çocuklarına Taylan adını verdiler; nasıl daha sonra Deniz, Ulaş, Mahir adını verdilerse. Taylan Özgür o dönemin ilk kayıplarından; öğrenci hareketinin, antiemperyalist hareketin. Ki o dönemdeki hareketin en temel özelliği Amerikan ve NATO karşıtlığıydı, malum. O dönemin ilk kayıplarından… Kendisini saygıyla ve sevgiyle anıyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








