İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “CHP’de orta yolculuk mümkün mü?” başlıklı yayınında Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) mutlak butlan kararının ardından yaşanan yönetim tartışmalarını değerlendirdi. Çakır, parti içinde “orta yol” arayışının artık gerçekçi olmadığını belirterek, “CHP’de ya atanmış yönetimden ya da seçilmiş yönetimden yana olmak durumundasınız” dedi.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, CHP’de ‘orta yol’ arayışının artık gerçekçi olmadığını belirtti.
- CHP içinde ‘sokaktaki CHP’ ile ‘genel merkezdeki CHP’ arasında belirgin bir ayrışma yaşanıyor.
- CHP yönetiminin ‘arınma’ söylemi, siyasi hedefleri gölgede bırakıyor.
- Çakır, tarafsız kalmanın sürdürülebilir bir durum olmadığını vurguladı.
- Parti içindeki çekişmeler klasik bir iç çatışma olmaktan öteye geçti.
Ruşen Çakır, yayınında İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasının ilk duruşmasına da değinerek, Ekrem İmamoğlu’nun mahkeme salonunda savunmasını yapamamasının önemli bir kayıp olduğunu söyledi. İkinci duruşmada da İmamoğlu’nun salonda konuşmasının engellenebileceğine ilişkin CHP kaynaklarından bilgiler aldığını aktaran Çakır, hazırlanan savunma metninin kamuoyuyla farklı yollarla paylaşılabileceğini ifade etti. Buna karşın mahkeme salonunda yapılacak bir savunmanın etkisinin çok daha güçlü olacağını belirtti.
“CHP’de iki farklı yapı ortaya çıktı”
CHP’nin bugün iki farklı görüntü verdiğini söyleyen Çakır, bir tarafta Genel Başkan Özgür Özel’in sürekli sahada olduğunu, mitinglere katıldığını, cezaevlerini ziyaret ettiğini ve vatandaşlarla buluştuğunu anlattı.
Buna karşılık parti genel merkezindeki yönetimin daha çok parti içi tasarruflarla meşgul olduğunu belirten Çakır, il örgütlerinin görevden alınması, disiplin süreçleri ve gazetecilere yönelik eleştirilerin öne çıktığını söyledi. CHP içinde “sokaktaki CHP” ile “genel merkezdeki CHP” arasında belirgin bir ayrışma yaşandığını ifade etti.

“Orta yolculuk artık mümkün görünmüyor”
Çakır, son günlerde Oğuz Kaan Salıcı, Hurşit Güneş ve Erdal Beşikçioğlu gibi isimlerin taraf olmamayı tercih eden açıklamalarını da değerlendirdi.
Türkiye solunda geçmişte kullanılan “orta yolculuk” kavramını hatırlatan Çakır, bugünkü CHP’deki tartışmanın klasik bir parti içi çekişme olmadığını söyledi. Mevcut durumun iki eşit taraf arasındaki bir rekabet şeklinde değerlendirilemeyeceğini belirten Çakır, şunları ifade etti:
“Burada siyasi iktidarın düzenlemeye çalıştığı bir Cumhuriyet Halk Partisi var, bunun dışında da siyasi iktidara karşı mücadele etmeye çalışan bir Cumhuriyet Halk Partisi var.”
Çakır, bu nedenle “kardeş kavgası” benzetmesinin gerçeği yansıtmadığını dile getirerek, CHP’de tarafsız kalmanın artık sürdürülebilir bir pozisyon olmadığını söyledi.
“Arınma söylemi iktidar hedefinin önüne geçti”
Atanmış olarak nitelendirdiği yönetimin temel söyleminin “arınma” olduğunu ifade eden Çakır, bunun siyasi iktidarı hedef alan bir mücadeleden çok parti içi tasfiyeye dönüştüğünü dile getirdi.
Çakır, bu yaklaşımın siyasi davalara ilişkin iktidarın çizgisiyle örtüştüğünü savunarak, CHP’deki tartışmanın artık yalnızca örgüt içi bir mesele olmadığını söyledi. Bu nedenle “orta yol” arayışının karşılığının kalmadığını belirtti.
Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar.
Gündemimizde yine Cumhuriyet Halk Partisi var. Ne oldu; önceki gün İBB davasının birinci celsesi bitti. Ekrem İmamoğlu savunma yapamadı. Mahkeme başkanı Ekrem İmamoğlu’nun susma hakkını kullandığını kayıtlara geçirdi ki olayın öyle olmadığını biliyoruz. Bunu dünkü yayında ele aldım ve dünkü yayından sonra görüştüğüm Cumhuriyet Halk Partisi’nden bazı isimler ikinci celsede, 19 Ağustos’ta başlayacak ikinci celsede de Ekrem İmamoğlu’nun savunmasını yapıp yapamayacağının belirsiz olduğunu söylüyorlar. Yapamama ihtimalinin, salonda yapamama ihtimalinin yüksek olduğu anlaşılıyor. Fakat biliyoruz ki Ekrem İmamoğlu bir siyasi savunma hazırladı. Kendisi buna “Ben savunmayacağım, yargılayacağım.” demişti. Bir savunmanın hazır olduğunu biliyoruz. O savunma metnini önümüzdeki günlerde pekâlâ bir yerlerde görebiliriz. Yani Ekrem İmamoğlu’nun mahkeme salonunda yapamadığı savunmayı medya üzerinden, artık nasıl olur bilemiyorum, yayınlatması mümkün. Fakat salonda bu savunmayı okumasının yaratacağı etki bambaşkaydı, onu özellikle vurgulayalım. Yine de bu savunmayı salonda yapma ihtimaline az da olsa bir yer vermekte yarar var. Onun dışında Cumhuriyet Halk Partisi’ne baktığımız zaman ilginç bir iki ayrı dünya görüyoruz, baştan beri böyle. Bir yerde Özgür Özel tam bir karınca gibi her yerde; sürekli Türkiye’nin dört bir tarafında, kimi zaman Silivri’de kimi zaman başka cezaevlerinde tutukluları ziyaret ediyor, mahkemeleri izliyor.
Ama onun dışında insanların arasına karışıyor. Grup toplantısını Eskişehir’de yapıyor. Kastamonu’da halkın arasına giriyor. Zonguldak’ta aynısını yapıyor ve bu hafta sonu da yine Türkiye’nin başka yerlerinde dolaşacağını biliyoruz. Özgür Özel böyle sürekli… Hani karınca dedim ama Atom Karınca demek daha doğru olabilir. Öyle bir faaliyet içerisinde. Buna karşı, atanmış Cumhuriyet Halk Partisi oturduğu yerden pek çıkmıyor. Hatta çıkmadıkları gibi Özgür Özel’in sokakta olmasını eleştiriyorlar. Ne anlamı varsa… Ve haftada bir yaptıkları toplantılarda, MYK toplantılarında birtakım illeri görevden alıyorlar. Birilerini disiplin kuruluna sevk ediyorlar ve arada sırada da Kemal Kılıçdaroğlu’nun çoğu eski zamandan çekilmiş birtakım fotoğraf ve videolarıyla onun nasıl halkın arasında olduğunu göstermeye çalışıyorlar, ki halkın arasında olmadığını biliyoruz. Bir de tabii gazetecilerle uğraşıyorlar. Bunun dozu iyice artmış durumda ve şu anda birçok kuruma yönelik olarak Özgür Özel yönetiminden para aldıklarından — tabii ki bu paralar resmî olarak alınmış, faturalı paralar herhâlde — hareketle birtakım suçlamalar yöneltiyorlar. Dün ilginç bir şey oldu. Bu konularda yetkili olan Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu bir basın toplantısı düzenleyecekti saat 13.00’te ve 13.01’de toplantının iptal edildiği açıklandı. Muhtemelen Ali Haydar Fırat’ın Enver Aysever’in programında dile getirdiği suçlamalarla ilgili birtakım belgeler açıklanması bekleniyordu. Olmadı, bakalım ne olacak. Bütün bu hengâmede bir tarafta sokakta, bir tarafta Genel Merkez’de bir CHP var. Sokaktaki CHP’nin muhatabı siyasi iktidar. Genel Merkez’deki CHP’nin muhatabı sokaktaki CHP; böyle ilginç bir durumla karşı karşıyayız.
Ve bu arada işte bugünkü yayının başlığına çıkarttığım “orta yolcular” var. Orta yolcu ne demek? “İki tarafın arasında kalanlar” demek. Bu çok eski bir tabirdir. Bizim 70’li yıllarda sol hareket içerisinde Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti saflarındaki fraksiyonlara karşı, ikisinden de olmayanlara “orta yolcu” denirdi. Mesela Dev-Genç böyle bir hareketti ve iki taraf da bunlara, orta yolculara lâf ederdi. Orta yolcular da her iki tarafa lâf ederdi diyelim ve bence o tarihte o orta yol duruşu doğruydu. Yani Sovyetler Birliği’nin ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin güdümünde Türkiye’de solculuk yapmak abesle iştigaldi. Nitekim öyle oldu. Daha sonra değişik vesilelerle bu ‘‘orta yol’’ kavramı kullanılır oldu. Birçok kutuplaşmanın yaşandığı yerlerde, Türkiye’de özellikle birçok kritik olayda orta yolcu pozisyonlar en sağlam pozisyonlar olabildi ve şu anda Cumhuriyet Halk Partisi’nde orta yolculuk da kimilerine en doğru pozisyon gibi geliyor, farkındayım. Bunun ilk örneğini Oğuz Kaan Salıcı verdi. Daha sonra Hurşit Güneş’i gördük. Daha sonra da bizim sanatçımız, Ankara’daki Belediye Başkanı Erdal Beşikçioğlu dedi ki; ‘‘Ben burada anne baba, aile arasında yaşanan kavgada evde kalıyorum’’ dedi. Bunlar, işte mesela Oğuz Kaan Salıcı “Herkes taraf oldu diye taraf olmak zorunda değilim” dedi.
Peki ortada bir ev var mı? Baba ocağı, her iki tarafın da “baba ocağı” dediği bir yer var mı? Ve en önemlisi burada taraflar arasındaki kavga ya da çekişmenin kaynağında ne var? Yani şöyle bir şey olabilir; siz bir kongreye gitmişsinizdir, başa baş olmuştur — bir zamanlar MHP’de olmuştu — kongrede kavga çıkmıştır, kongre dağılmıştır vesairedir ve sonra iki ayrı yapı ortaya çıkmıştır. Böyle bir şey olmadı. Bir kongre oldu. Birisi kaybetti ve yıllar sonra devlet o kaybedenlere partiyi bahşetti ve onlar da devletin, yani siyasi iktidarın bu hediyesini sorgusuz sualsiz kabul ettiler. Yani burada Recep Tayyip Erdoğan tarafından atanmış bir CHP yönetimi var. Ve tabii ki başına atanan kişi Kemal Kılıçdaroğlu yıllarca bu partiyi yönetmiş bir isim, yani nevzuhûr bir isim değil. Fakat yıllarca Erdoğan’la mücadele etme iddiasındaki Kılıçdaroğlu, Erdoğan tarafından düzenlenen bu olayın parçası olmayı kabul etti. Dolayısıyla bugün meselenin CHP’nin içerisinde bir anne baba ya da kardeş kavgası olduğunu söylemek bence gerçekçi değil. Burada siyasi iktidarın düzenlemeye çalıştığı bir Cumhuriyet Halk Partisi var ve bunun dışında siyasi iktidara karşı mücadele etmeye çalışan bir Cumhuriyet Halk Partisi var.
Burada iktidar tarafından atanmış olan yönetimin şu ana kadarki icraatı, seçilmiş CHP’ye yönelik operasyondan başka bir şey değil. Sloganları da iktidar değil. İktidar hedefi yok. Arınma diye bir hedef var; önce arınacaklar, ondan sonra iktidara yürüyecekler. Arınma diye bir şey söylendiği zaman da hepsinin siyasi olduğunu bildiğimiz davalar konusunda da bir anlamda siyasi iktidarın çizgisinde seyrediyor oluyorlar. Dolayısıyla bugün “Durun, siz kardeşsiniz” ya da “Durun, biz kardeşiz” diyenlerin o trenin çoktan kaçmış olduğunu görebilmesi lâzım ve de özellikle Kılıçdaroğlu’nun daha ilk andan itibaren, CHP Genel Merkezi’ne polisin girdiği andan itibaren avukatından basın sözcüsüne kadar ya da partide atadığı birtakım isimler, onların göründüğü mecralar, onların ettiği lâflar vesaireye baktığımız zaman burada bir kardeşlik öyküsü göremiyoruz. Hep aklıma Müslim Sarı’nın MYK toplantısı sonrası yaptığı açıklamalar geliyor. Mesela disipline sevk edilen, görevden alınan kişiler hakkında “Arkadaşımız bilmem neyi görevden aldık, arkadaşımız bilmem neyi disipline sevk ettik” diyor. Sanki başka bir taraftan, yani rakip partinin elinden belediye kazanmış gibi kendi arkadaşlarını tasfiye eden bir yapı var. Dolayısıyla burada orta yolda gitmeye çalışma iddiasındakilerin büyük bir kısmının, hepsi değilse bile büyük bir kısmının Kemal Kılıçdaroğlu’nun yönetimini meşru gördüğü kanısındayım. Onun iktidar tarafından, iktidarın yargısı tarafından Cumhuriyet Halk Partisi’nin başına getirilmesine itirazları yok. O itirazları dile getirmediğiniz zaman da o zaman “Kardeş kavgasını sonlandıracağız, sonlandıralım” iddialarının pek bir karşılığı olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Tabii ki iyi niyetliler vardır, “Ya keşke olmasa” diyenler vardır ama artık bence o tren çok ciddi bir şekilde kaçtı. Ve özellikle atanmış Cumhuriyet Halk Partisi, o trenin tekrar yakalanması konusunda herhangi bir adım atmıyor, atacağa da benzemiyor. Dolayısıyla orta yolculuk CHP için bence bir seçenek değil. Hayatın başka alanlarında pekâlâ olabilir ama Cumhuriyet Halk Partisi’nde ya atanmış CHP’den ya da seçilmiş CHP’den yana olmak durumunda kendini Cumhuriyet Halk Partili olarak gören kişiler diye düşünüyorum.
Bugün bir dostumu anmak istiyorum. Ona ithaf etmek istiyorum. Geçen sene kaybettik kalp krizinden. Çanakkale’de evinde tek başına ölü bulundu. Kalp krizi olduğu ortaya çıktı adli tıp raporundan sonra. Yurtsay Mıhçıoğlu. Yurtsay benden iki dönem küçüktü Galatasaray Lisesi’nde. Okul zamanı pek tanımazdım. Bilirdim, küçüktü bizden ve lakabı ‘‘Manfi’’ idi. ‘‘Manfi’’ biliyorsunuz bir fil. Yurtsay çok sevimli, iri bir arkadaşımızdı. Biz onunla yıllar sonra Ankara’da meslektaş olarak karşılaştık. Yurtsay, Fransız Haber Ajansı’nın muhabiriydi. 80 sonları, 90 başları, en kritik zamanlarda Yurtsay’la biz defalarca Güneydoğu’da bulunduk. Çok iyi bir yabancı dili vardı ve çok iyi bir insandı. Çok heyecanlı bir insandı. Hatta hiç unutmuyorum, Agence France-Presse‘in kiraladığı şoförlü arabayla Güneydoğu’ya gidiyoruz, Ankara’dan çıkmışız. Yurtsay çok iddialıydı. Şoföre dedi ki: ‘‘Sen biraz uyu, ben kullanacağım’’ dedi ve yarım saat sonra bir yere çarptık. Ve orada, gittiğimiz yerlerde; Cizre’de, Nusaybin’de, şurada burada Yurtsay herkesle ama herkesle, emniyet güçleri olsun, oradaki Kürt hareketinin insanları olsun, herkesle çok samimi, çok içten temaslar kurardı. Ama gazeteciliği fazla sürdürmedi. Sonra turizme yöneldi. Daha sonra bir dönem Cezayir’de çalıştığını biliyorum. Şu anda yanında kardeşi Atasay’la beraber görüyorsunuz. Atasay galiba ondan iki yaş küçük, o da bizim lisedendi ve Yurtsay’la Atasay’ın babaları da bizim okuldan 61’de mezun olmuş; Yurtsev Mıhçıoğlu.
Yurtsev Bey’in ve tabii ki bütün Mıhçıoğlu ailesinin çok acı bir öyküsü var. 1983 Temmuzunda Lizbon Büyükelçiliği’ni Ermeni — ASALA değil, bir başka örgüttü diye hatırlıyorum — beş militan basıyor. O sırada Yurtsev Bey maslahatgüzar, yani daha büyükelçi atanmamış, orada eşi Cahide Hanım var ve Atasay var; küçük çocukları Atasay var. Yurtsay o sırada İstanbul’da ya da Ankara’da üniversite sınavlarına giriyor, o yüzden orada yok. Ve militanlarla baba çatışıyor yanındaki görevlilerle beraber. Ama militanlar anneyi ve Atasay’ı rehin alıyorlar. Sonra bir yangın çıkıyor ve yangında maalesef bir Portekizli polis memuruyla birlikte Cahide Hanım hayatını kaybediyor o baskın sırasında. Ve dram bitmiyor; bir ay sonra Yurtsev Bey de Sakarya’da kendi kullandığı araçla kaza yapıp hayatını kaybediyor. Ben bu kazanın detaylarını bilmiyorum ama yaşadığı onca şeyden sonra insan çok da şaşırmıyor; bir ay sonra eşiyle buluşuyor diyelim. Yurtsay ve Atasay iki kardeş olarak; Yurtsay okulu o sene bitirmişti, Atasay daha sonra bitirdi ve onları gördükçe, Manfi’yi gördükçe hep o olay tabii ki aklımıza geldi. Ve Manfi’yi kaybettik. Sevimliydi, hep gülerdi. Hep gülerdi, hep kavga ederdi; böyle gereksiz kavgalar ederdi. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Kendisini çok özledik.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







