Ruşen Çakır yorumladı: Silahlar boşuna mı yakıldı?

İSTANBUL (Medyascope) – Ruşen Çakır, “Silahlar boşuna mı yakıldı?” başlıklı yayında, Irak’ta 11 Temmuz 2025’te silah yakılmasının ardından Türkiye’de atılan ya da atılmayan adımları ele aldı.

Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine PKK 11 Temmuz 2025’te Irak’ta silah bıraktı. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Bese Hozat kod adlı Hülya Oran’ın aralarında bulunduğu 30 kişilik PKK grubu, 11 Temmuz’da silahlarını yaktı.

Silahlar boşuna mı yakıldı?

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, silah yakma törenin ardından adımları değerlendirdi. İktidarın son bir yılda tereddütlü yaklaştığını belirten Çakır, yasal düzenlemelerin hâlâ başlamadığını vurguladı. Temmuz ayı bitene kadar yasanın çıkması beklentisi olduğunu ifade eden Çakır, “Hâlâ yasanın içeriği belli değil. Öcalan ile mayıs sonundan itibaren görüşülmüyor. Muhtemelen kendisine devlet tarafınan verilen yasa taslağını beğenmediği için olsa gerek, kabul etmediği için olsa gerek” dedi.

KCK tarafından yapılan açıklamaya da değinen Çakır, “Yasaya vurgu yapıldı. Ama şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Çok dikkatli bir dil kullanıyorlar. Bir tehdit dili yok, en önemlisi demokratik siyaset yapmada ısrarın altını çiziyorlar” diye konuştu.

Kim adım atacak?

Birtakım adımların atılması gerektiğini vurgulayan Ruşen Çakır, şunları söyledi:

“Bir tarafın adım atması gerekiyor. Öcalan’ın atmayacağını galiba anladık. Şimdi yasayla birlikte siyasi iktidarın bu adımı atıp atmayacağını görürüz. Temmuz ayında Öcalan’ı, örgütü ve Kürt hareketini tatmin etmeyen bir yasal düzenleme hayata geçirebilir. Bu etkisiz olur, karşılık bulmaz ve Meclis yeniden açıldığında sonbaharda tekrar yeni bir yasal düzenleme yoluna gidebilir. Böyle bir seçenekle karşı karşıya olabiliriz. Bu da Türkiye’ye çok gereksiz bir şekilde fazladan zaman kaybettirmek anlamına gelir.”

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları. Bir yıl önce bugün Irak’ın Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, Süleymaniye yakınlarında bir grup PKK militanı, başlarında KCK Yürütme Kurulu Eş Başkanı Bese Hozat olmak üzere silahlarını yaktılar. Türkiye’den çok sayıda gazeteci de olay yerindeydi. Olayı canlı olarak izlediler ve bunun ardından Türkiye’de çözüm sürecinin yepyeni bir safhaya geçmesini bekledik. Ve beklemeye devam ediyoruz. Ardından da birtakım gelişmeler oldu. Türkiye’deki silahlı örgüt üyeleri Türkiye dışına çıktı. Irak’ın Kürdistan Bölgesi’nde Türk Silahlı Kuvvetleri ile çatışma ihtimalinin olduğu bazı yerler boşaltıldı. Bu arada Abdullah Öcalan’la temaslar sürdü. Abdullah Öcalan’ın da Kandil’le irtibatı bir şekilde dolaylı olsa da sürdü ve bir yıl geçti. Elimizde ne var? Başlıkta söylediğim sorunun cevabı: Bence hayır, boşuna yakılmadı. Evet, bir anlamı vardı. Hâlâ bir anlamı var ama beklentilerin tam olarak karşılandığını asla söyleyemeyiz. Burada özel olarak esasında siyasi iktidarın tereddütlü hâli, son bir yıla damgasını vurdu. Bütün bunlar niçin yapılmıştı? Adımlar atıldı sembolik de olsa. Yasal düzenlemeler yapılacak ve sonuçta örgütün feshi ve silah bırakması tamamlanacaktı; ama olamadı.

İlk başta iktidar tarafından şu dayatılmak istendi: ‘‘Biz silahların bırakıldığını tespit edelim, tescil edelim. Ondan sonra yasa çıkarırız’’ dendi. Abdullah Öcalan bunu net bir şekilde reddetti, böyle bir durumun asla kabul edilemeyeceğini söyledi. Kandil’den de benzeri açıklamalar geldi. Sonra bir ara yön bulundu, bulunur gibi oldu. Buna göre ‘‘Hem yasa hem de silah bırakma eş zamanlı bir şekilde gelişecek’’ dendi ama yasa bir türlü çıkmadı. Şimdi Temmuz ayı bitene kadar yasanın çıkması beklentisi var. Bunu daha önce değişik yayınlarda ele aldık. Ama hâlâ yasanın içeriğinin ne olduğu belli değil. Abdullah Öcalan Mayıs sonundan beri görüştürülmüyor. Muhtemelen kendisine devlet tarafından verilen yasa taslağını beğenmediği için olsa gerek, kabul etmediği için olsa gerek. Ve biliyoruz ki örgüt Öcalan’dan doğrudan bir onay gelmeden yapılacak yasal düzenlemeye göre hareket etmeyecek. Bunu biliyoruz. Dün mesela 11 Temmuz’un yıl dönümünde KCK tarafından yine bir açıklama yapıldı. Bu konulara vurgu yapıldı. Ama şunu özellikle vurgulamak istiyorum; çok dikkatli bir dil kullanıyorlar, bir tehdit dili yok ve en önemlisi demokratik siyaset yapmada ısrarın altını çiziyorlar. Tabii ortada şöyle bir husus var; siz “demokratik siyaset yapmak istiyoruz” diyorsunuz ama bunun yasal zeminini, hukuki zeminini siyasi iktidar sağlamazsa bunu nasıl yapacaksınız? İşte dananın kuyruğu burada kopuyor.

İktidarın çıkaracağı yasa, Öcalan’a rağmen, onun tasvip etmediği bir yasa olup “Biz bu yasayı çıkardık, isteyen uyar isteyen uymaz” gibi bir hava verilirse o zaman süreç için alarm zilleri çalıyor anlamına gelir. Süreç için alarm zillerinin çalıyor olması, tekrar Türkiye’de silahlı çatışmanın başlayacağı anlamına gelmez. Şunu özellikle vurgulayalım: Son bir yılda Türkiye’de hiçbir çatışma yaşanmadı. Tarafların hiçbirisinin bir kaybı yok. Bu bile başlı başına çok büyük bir kazanım. Bunun kalıcı hâle gelmesi hâlinde herkesin kazanacağı bir seçenek ortada. Fakat şu ana kadarki hamlelerde örgüt tarafından sembolik de olsa birtakım adımlar atıldı ama iktidarın yaptığı, Öcalan’la – ki o da Mayıs sonu itibarıyla durmuşa benziyor – müzakere ve Öcalan’ın birtakım dışarıdan, Kürt hareketinden kişilerle, heyetlerle görüşmesine izin vermekten ibaret oldu. Öcalan’a mesela yeni bir yerleşke hazırladılar İmralı’da, biliyorsunuz. Hatta “eve çıkıyor” falan dendi ama Öcalan, bizim daha önce yayınladığımız aylar önceki bir görüşme notunda şunu söylüyor: “Çok sağ olsunlar, eksik olmasınlar ama yasal düzenleme olmadan oraya geçmeyeceğim” diyor. Şu hâliyle biliyoruz ki İmralı’da Öcalan tek değil, bir sekreteryası var. Yanında cezaevlerinden gelmiş mahkûmlar var. Onlarla beraber yürütüyor çalışmalarını. Eğer süreç gelişirse buraya yeni insanların geleceği bekleniyor; hatta özellikle silah bırakmanın sonrasında birtakım isimlerin oraya yerleşmesi bekleniyor. Fakat Öcalan yerleşkeye geçmeyi kabul etmiyor. Uzun zamandır hazır olan yere geçmiyor çünkü bir ısrarı var.

Şunu diyebilirsiniz: Öcalan’ın elinde ne koz var? Kendince bir şeyi, bir hareketi kontrol ediyor. Kendince değil, gerçekten böyle ve bu olayı sonlandırmak istediğini söylüyor. Çok net bir şekilde söylüyor ama devletten verilen her şeyi, dayatılan her şeyi kabul etmeyeceğini açık açık beyan ediyor. Bu aslında öteden beri yaşanan bir olay. Her ne kadar bazı çevreler, özellikle sürece karşı çıkan Kürt milliyetçisi çevreler Öcalan’ın devletin güdümünde, devletin peşine takılmış bir tür piyon olduğunu iddia etseler de benim gördüğüm kadarıyla — okuduğum görüşme notlarında da bunu görüyorum ve sürecin gelişmesinden de bunu görüyorum — Öcalan öyle her şeye ‘‘evet’’ diyen bir pozisyonda değil. Esnek olduğu bariz ama her şeye gözü kapalı “evet” demiyor ve şu hâliyle bir tür karşılıklı yumruklar sıkılmış gibi görüyorum; birisinin birtakım adımlar atması gerekiyor. Bir tarafın adım atması gerekiyor. Öcalan’ın atmayacağını galiba anladık. Şimdi yasa ile birlikte siyasi iktidarın bu adımı atıp atmayacağını göreceğiz. Şunu deneyebilir iktidar: Şu anda Temmuz ayında Öcalan’ı ve örgütü ve Kürt hareketini tatmin etmeyen bir yasal düzenleme hayata geçirilebilir. Bu etkisiz olur, karşılık bulmaz ve Meclis yeniden açıldığında sonbaharda tekrar yeni bir yasal düzenleme yoluna gidebilir. Böyle bir seçenekle karşı karşıya olabiliriz. Bu da Türkiye’ye çok gereksiz bir şekilde fazladan zaman kaybettirmek anlamına gelir ve zaten inişli çıkışlı olan bölgesel dengelerde Türkiye’nin elini zayıflatma ihtimali olabilir.

Bakın, NATO Zirvesi sonrasında tekrar İsrail’le karşılıklı birtakım açıklamalar yapılır oldu. Netanyahu açık bir şekilde Türkiye’yi hedef aldı. İlginçtir, Hakan Fidan bu konuda biraz daha yumuşak bir cevap verdi ama bölgede ne olacağı hâlâ belli değil. Dolayısıyla bir kumar oynamamak gerektiğini düşünüyorum ve silahları yakmanın birinci yılında birtakım şeylerin artık yaşanması gerektiğinin altını çizmek lâzım. Bakın, orada silahlarını yakan militanlar, Bese Hozat başta olmak üzere, bir müddet beklediler. Hiçbir şey olmayınca tekrar Kandil’de silahlarıyla buluştular. Yaktıkları yandığıyla kaldı ama onlar silah bırakmamış oldu. Böyle bir durumdayız. Bu hakikatleri görmemiz gerekiyor ve eğer gerçekten bu olayın başarıya ulaşmasını istiyorsak tarafların bir an önce anlaşmasını temenni etmek gerekiyor. Burada tabii son bir not düşeyim: Genel kamuoyu bu olayla çok fazla ilgilenmiyor, burası çok açık. CHP meselesi, özellikle 21 Mayıs’tan itibaren Türkiye’nin gündemini çok ciddi bir şekilde ele geçirmiş durumda. Bunun gerçekleşmesini istemeyenler var, gerçekleşmesinin mümkün olmadığını düşünenler var, bir de kayıtsız olanlar var. Şu hâliyle bakıldığı zaman bu sürecin toplumsal karşılığı pek yok. Onun için zaten bu konuda konuşan kişi sayısı da maalesef çok az; bunlardan birisi de benim ve insanlar benim bu ısrarımla dalga geçiyorlar, olabilir ama bu olayın ne kadar hayati olduğunun altını çizmek boynumuzun borcu olsun diyorum.

Ve bugünün ithafı, bir İtalyan edebiyatçı Cesare Pavese’ye. Roman, şiir, öykü yazmış; eleştirmenlik yapmış, çevirmenlik yapmış. Biz onu… “Biz” diyorum, çünkü şundan “biz” diyorum: Kendisini Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken keşfetmiştim bir grup arkadaşla. Onun, özellikle Cevat Çapan’ın çevirdiği o müthiş kitabı “Yaşama Uğraşı”nı, günlüklerini okumuştuk. Melankolik birisi, depresif birisi de diyebilirsiniz ve zaten sonuçta intiharla hayatını sonlandırdı. Ama bizim için çok çekici bir yazardı. Kafası karışık ama siyasi olarak net; Komünist Partisi’nde yer almış, antifaşist mücadeleye zamanında katılmış ama esas olarak kendini yazmaya, okumaya, eleştirmeye vermiş bir 20. yüzyıl aydını… Ve 20. yüzyılın, özellikle savaş ve savaş sonrası bütün acılarını kendisi fazlasıyla içselleştirmiş birisi. Kendi hayatını sonlandırdığında 41 yaşındaymış. Cesare Pavese hâlâ aklımda. Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’ndeki arkadaşlarla nasıl tartıştığımızı hatırlıyorum. Yapmayı düşündüğümüz ve gerçekleştiremediğimiz — iyi ki de yapmamışız — bir filmde ondan ve
Sylvia Plath’tan nasıl yararlanacağımızı harıl harıl tartışırdık. Kendisinin “Yaşama Uğraşı” kitabını özellikle tavsiye ederim. Başka kitapları da var ama benim için en önemlisi onun o kitabıdır. Bu yaşta tekrar okusam aynı tadı alır mıyım bilmiyorum ama kendisinin büyük bir edebiyatçı, büyük bir yazar olduğunu biliyorum. Saygıyla anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş