Süreç nasıl toplumsallaşır? | Ruşen Çakır yorumladı

İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, TBMM’de kabul edilen çerçeve yasayı ve çözüm sürecini değerlendirdi. Çakır, sürecin başarılı olması için toplumun gerçek anlamda destek vermesi gerektiğini söyledi.

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, TBMM’de yüksek bir oyla kabul edilen çerçeve yasayı ve Kürt meselesindeki çözüm sürecini değerlendirdi. Çakır, yasanın kabulüyle birlikte sürecin artık yasal bir zemine oturduğunu belirterek tartışmanın ağırlıklı olarak yeni partinin tutumu üzerinden ilerlediğini söyledi.

Çakır, bir gün önce yaptığı yayında YENİ Parti’nin tutumunu eleştirdiğini ve bu tutumun mahalle baskısına kurban gittiğini savunduğunu aktardı. Çakır, bu değerlendirmesi üzerine çevresinden sert tepkiler aldığını belirterek, “Alıştık böyle şeylere, bir kenara bırakalım, olayın kendisine bakalım” dedi.

Süreç nasıl toplumsallaşır? | Ruşen Çakır yorumladı
Süreç nasıl toplumsallaşır? | Ruşen Çakır yorumladı

Silah bırakma ve fesih adımları bekleniyor

Çakır, yasayla birlikte önümüzdeki dönemde adımların atılacağını, silahın bırakılacağını ve örgütün feshinin resmen tespit edileceğini söyledi. Çakır, bu gelişmelerin ardından geri dönüşlerin başlayacağını ve Türkiye’nin yıllar sonra büyük bir kesimin hayalini kurduğu barışa kavuşacağını ifade etti.

Çakır, yaklaşık 50 yıldır süren çatışmanın etrafında zamanla sektörler oluştuğunu ve bu sektörlerin sahiplerinin sürecin bitmesinden endişe duyduğunu belirterek, “Ama çoğunluk bunu istiyor” dedi.

Çakır, toplumun şu ana kadar gelişmeleri uzaktan ve büyük ölçüde ilgisiz bir şekilde izlediğini belirterek benzer çatışma çözüm süreçlerinin dünyanın farklı yerlerinde de ciddi itirazlarla karşılaştığını hatırlattı. Çakır, bu süreçlerin kimi zaman zamanla sonuca ulaştığını kimi zaman da yarım kaldığını söyleyerek, “Olur mu, olsun mu diye sorulduğunda tabii olsun, ama olur mu diye sorulduğunda büyük çoğunluk sanmıyorum cevabını verdi” dedi.

Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar.

Türkiye’nin gündeminde çerçeve yasa var. Artık kabul edildi. Çok yüksek bir oyla kabul edildi ve en çok da YENİ Parti’nin tutumu tartışıldı. Ben dün bunu eleştiren bir yayın yaptım ve mahalle baskısına kurban gittiğini söyledim ve mahalleden çok kişi beni çok sert bir şekilde eleştirdi. Olabilir, alıştık böyle şeylere. Bir kenara bırakalım, olayın kendisine bakalım. Olayın kendisi ne? Süreç. Artık yasa da çıktı. Adımlar atılacak, silah bırakılacak, örgütün feshi resmen tespit edilecek, geri dönüşler başlayacak ve Türkiye yıllar sonra o hayalini kurduğu, en azından büyük bir kesimin hayalini kurduğu barışa kavuşacak. Büyük bir kesim derken şunu kastediyorum: Birçok kişi bu savaş halinden, savaş şu anda çok gündemde olmasa da çatışma halinden diyelim, hayli memnun. Bunun üzerinden ekmek yiyen bayağı kesimler var. Çünkü yaklaşık 50 yıl süren bir olay. Bunun sektörleri oluştu. Şimdi o sektör sahipleri bunun bitecek olmasından endişeli. Ama çoğunluk bunu istiyor. Şu ya da bu şekilde istiyor. Olacağına inanmasa bile, çok mümkün görmese bile kime sorsanız tabii ki istiyor.

Peki bu nasıl olur? Bir yasa çıktı. Yasayla ilgili çok ciddi itirazlar var, önemli itirazlar var ama çatışma çözümlerinde hep böyle yasalar sorunlu olmuştur dünyanın dört bir tarafında ve zaman içerisinde bunlar süreçle beraber gelişip sonuca varmış ya da süreçler yarıda kalmıştır. Biz bunun başarılı olmasını istiyorsak sadece yasayla yetinmememiz gerekiyor. Öncelikle toplumun bu olaya gerçek anlamda destek olması gerekiyor. Şu ana kadar toplum uzaktan ve büyük ölçüde de ilgisiz bir şekilde gelişmeleri izledi. ‘‘Olsun mu?’’ diye sorulduğunda ‘‘Tabii olsun’’, ama ‘‘Olur mu?’’ diye sorulduğunda ‘‘Sanmıyorum’’ cevabını verdi büyük çoğunluk. Şimdi olmayacak denen birçok şey oldu. Yasa da çıktı ve artık hayata geçireceğiz ve toplumun desteğine ihtiyacı var bu sürecin. Toplumun katılımına ihtiyacı var.

Bu nasıl olacak? Bir kere şu ana kadar bu konuda taraflar ciddi bir çaba içerisine girmedi. Siyasi iktidar, özellikle Erdoğan bu konuyu çok az diline doladı. Çok fazla girmek istemedi. Kaçak güreşti ve daha çok işi Devlet Bahçeli’ye bıraktı. Devlet Bahçeli tek başına, tabii partisinden bazı isimler de vardı ama tek başına bayağı bir bu sürecin toplumsallaşması için çaba sarf etti. Ama ortada çok ciddi bir sorun var; Devlet Bahçeli’nin kendi mahallesi dışındaki mahallelerde çok da bir sempatisi yok. Güvenilen bir kişi değil, sevilen bir kişi değil. Ama buna rağmen ısrarla bunu yaptı ve özellikle Kürt sokağında ilk başta inandırıcı bulunmadı ama onun ısrarıyla beraber zamanla Devlet Bahçeli’ye bayağı bir ilgi oldu. Bahçeli’nin başardığı en önemli husus şuydu: Kendi mahallesinden gelebilecek, kendi kampından, kutubundan gelebilecek tepkileri, itirazları göze alarak diğer tarafa seslendi ve onlara kimi zaman Öcalan’ı överek, kimi zaman başka şeyler söyleyerek, hiç kimsenin söylemeye cesaret etmediği birtakım şeyleri, ‘‘Gelsin Meclis’te konuşsun’’, umut hakkı vesaire bunları söyleyerek, eli alabildiğine büyüterek, kendi tabanındaki tepkileri göze alarak karşı tarafın gönlünü kazanma yolunda bayağı bir adım attı. Ama karşı taraftan bunu pek göremedik çünkü karşı tarafın bu tür aktörleri yok. DEM Parti yöneticilerinin toplumda çok ciddi bir bilinirliği yok. Bir Selahattin Demirtaş’la kıyaslanabilecek durumda değiller. Selahattin Demirtaş da kendince haklı nedenlerle siyasete çok fazla dahil olmak istemiyor. Geriye Abdullah Öcalan kalıyor ama Abdullah Öcalan’ın da çok ciddi kendinden olmayan, sevmeyen kamuoyuna kendisini anlatabilmesi, kendisini dinletebilmesi çok kolay değil.

Aslında Öcalan’ın cezaevinde, İmralı’da yaptığı görüşmelerinde dile getirdiği bazı hususlar – ki bunların bir kısmını biz haberleştirdik – bu konuda çok önemli işlevler görebilirdi ama korktular. Gerek devlet gerekse Kürt hareketi Öcalan’ın söylediklerinin geniş kitleler tarafından duyulmasından ürktüler. Biz o ürküntüyü biraz aşarak veyahut da o engelleri biraz aşarak yaptığımız yayınlarda, görüşme notlarından yaptığımız haberlerin çok pozitif olduğunu gördük, yani tepkilerin. İnsanların ‘‘ya bu ne diyor’’ diye bir baktıklarını gördük. Tabii ki ‘‘bu ne konuşuyor, konuşmasın, duymak istemiyoruz’’ diyenler de vardı. Fotoğrafını görmeye tahammül edemeyenler vardı. Artık bu yok. Aynı şekilde mesela Kürt tarafı, Kandil, Kandil’deki isimler kendi medyalarına konuştular ve kendi medyalarında kendi tabanlarına hitap ettiler. Onların gönlünü hoş tutacak, onları sürece bir şekilde ikna edecek açıklamalar yaptılar. Ama bu diğer tarafı, esas onlardan nefret eden, onların Türkiye’ye dönmesini asla istemeyen kesimlerin bunlardan hiçbir şekilde haberi olmadı. Olsa bile Kürt medyasına yapılan bu konuşmaların onlarda pek bir karşılığı olmayacaktı.

Ama bizim yaşadığımız Duran Kalkan örneği aslında farklı şeyler yapılabileceğini gösterdi. Duran Kalkan röportajına, bizim yaptığımız röportaja birbirinden farklı kesimler tarafından çok büyük bir ilgi gösterildi. Hep demeyeyim, tabii ki hoşlanmayanlar oldu ama büyük ölçüde olumlu tepkiler aldık. Çok şaşırdım açık söyleyeyim. Hatta şöyle de söyleyebilirim, sürecin başarılı olmasını istemeyenler bu röportajdan rahatsız oldular. Bunların bir kısmı Türk milliyetçisi, bir kısmı Kürt milliyetçisi. Geçen bir yayında da bahsettim, her iki taraf birden bu röportaj nedeniyle beni ve Medyascope‘u itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Oradaki sorun şuydu: Duran Kalkan, Kürt olmayan, PKK’dan nefret eden, bu sürecin başarılı olmasını istese de diğer tarafa güvenmeyen, Kandil’e, İmralı’ya güvenmeyen kesimlere ‘‘ya bir dakika, bu iş galiba ciddi’’ dedirtecek birtakım şeyler söyledi.

İşte bunu bir örnek olarak alırsak, tarafların karşılıklı olarak bir güven tesis etmesi gerekiyor. Bu konuda öncelikle medyaya çok büyük görev düşüyor ama Türkiye’de medyanın ezici bir çoğunluğu iktidar denetiminde. Erdoğan kontrol ediyor, AKP kontrol ediyor ve o medya bu konuda çok ürkek, çok korkak. Hatta birçoğunu çok iyi biliyorum, yöneticilerini biliyorum, tutumlarını biliyorum, aslında ‘‘Nereden başladı bu süreç?’’ diyor, istemiyor. Fakat hepsi tabii ki iktidardan çok korkuyor. Eğer iktidar düğmelere basarsa o medyadan sürecin toplumsallaşmasına yönelik birtakım şeyler çıkabilir. Çok güvenmiyorum ama çıkabilir. Onun dışında bağımsız medyanın bu konuda bir şeyler yapabilmesi lazım. Ama bağımsız medyanın da şöyle bir sorunu var. Büyük ölçüde iktidarın dışında kalan kesimlerin ilgi gösterdiği bir yer ve o kesimler de bu süreci Erdoğan’ın bir oyunu olarak görüyor. Hepsi olmasa bile büyük bir kısmı. Ve ortada böyle bir sorun var. Bunları nasıl aşacağız? Açıkçası çok emin değilim, bilmiyorum ama aşmak zorundayız. Bu noktada önümüzde çok kritik bir sınav olacak. Artık bu alenen telaffuz da edilmeye başlandı; Abdullah Öcalan konuşmaya başlayacak. Medyaya konuşacak, birtakım aydınlarla görüşecek vesaire. Yani Abdullah Öcalan’ı sonuçta halka açmaya karar verdiler diyelim ya da mecbur kaldılar. Bu başlayacak ve burada işte o zaman dananın kuyruğu kopacak. Bakalım ne olacak?

Şimdi tarihte örnekleri var. Rahmetli Birand’ın, Mehmet Ali abinin röportajı mesela, Hasan Cemal’in röportajı. Yıllar sonra PKK’nın yayınladığı ve bizim de alıp geçenlerde yayınladığımız Fatih Altaylı ile yapılan ama Türk medyasında yayınlanmayan röportaj. Oralarda söylediklerinin bazılarının, hepsi değil tabii, ‘‘ya bir dakika’’ dedirttiğine tanık olduk. Mesela son Fatih Altaylı röportajına çok farklı tepkiler geldi. ‘‘Yıllar önce neler diyormuş, keşke o zaman yayınlansaymış’’ diyen kişiler de oldu. Dolayısıyla bir eşikteyiz. Süreci toplumsallaştırmak ihtiyacı var ve bunun için herkesin üzerine düşeni, eğer sürecin başarılı olmasını istiyorsa üzerine düşeni yapması gerekir. Hep aklıma gelen bir şey, birçok kez söyledim ama hakikaten bunu kendime dert edindim. Sürecin başlarında Kürt hareketinden bir ismin bana ‘‘Ya toplumsallaşmaya falan ihtiyacı yok. Devletle Öcalan bu işi pekâlâ götürüyor. Siz fazla karıştırmayın’’ mealindeki sözleri geldi. Bu iş öyle olmuyor. Bu iş devletle Öcalan’ın kapalı kapılar ardında pazarlığıyla… Tamam bu pazarlıklar oldu, o müzakereler oldu ama bir yerden sonra bunun topluma mal edilmesi gerekiyor ve herkesin kollarını sıvaması gerekiyor. Aksi takdirde okyanusu geçip derede boğulabiliriz.

Bugünün ithafı… Bir yılı geçmiş öleli. Öldüğünü duyduğumda çok üzülmüştüm. İçim cız etmişti. Sinéad O’Connor ya da öldüğü zamanki adıyla Şüheda Sadakat, çünkü Müslüman olmuştu Sinéad O’Connor. Müslüman olarak öldü. İrlandalı 66 doğumlu ve onun ilk büyük çıkışı; Prince’in o çok muazzam ‘‘Nothing Compares 2 U’’nun yeni aranje edilmiş hâliyle çok büyük bir çıkış yakalamıştı Sinéad O’Connor. Çok çarpıcı bir şarkıcı, çok etkileyici bir şarkıcı ama aynı zamanda çok kendini tutamayan, dilini tutamayan, hep tavır alan, pozisyon alan, itiraz eden birisi. Mesela yıllar önce, 92’ymiş, Papa II. John Paul’ün resmini kameraların önünde paramparça etmişti. Çünkü Katolik Kilisesi’nin cinsel taciz konusunda üstüne düşenleri yapmadığını söylemişti ki haklıydı. Özellikle kadın hakları, çocuk hakları konusunda çok aktif olan birisi. Ama her şeyden önce muazzam bir müzisyendi diyelim. Çünkü bestesi, söz yazarlığı da var ama esas olarak biz onu kendi seslendirdiği şarkılarla biliyoruz. Öldüğünde kaç yaşındaymış? Yani 2023’te öldüğüne göre… Benden 4 yaş küçük. Evet, 60 yaşını doldurmadan hayatını kaybetti herhalde. Evet, 57 yaşında… 57 yaşında hayatını kaybetti. Hep iz bıraktı. Ben hep onu iyi hatırladım. O muazzam sesiyle hatırladım. Geçen tesadüfen tekrar ‘‘Nothing Compares 2 U’’yu dinleyince dedim ki Sinéad O’Connor’a muhakkak bir yayını ithaf edeyim ve o gün bugünmüş. Kendisini sevgiyle anıyorum.

Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş