İSTANBUL (Medyascope) – COP31 yaklaşırken iklim haberciliğinde yaşanan zorlukları ve dikkat edilmesi gereken noktaları çevre gazetecisi Özgür Gürbüz değerlendirdi.
Bileşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP) bu yıl kasım ayında Antalya’da düzenlenecek. Kısaca COP31 olarak adlandırılan konferansı Türkiye ve Avustralya birlikte yönetecek. Türkiye konferansa ev sahipliği yaparken Avustralya müzakere başkanlığını yürütecek.
Dünyada dezenformasyon ve sahte haber konusunda her geçen gün artış yaşanıyor ve insanlar sahte haberlerden duydukları endişeyi bildiriyor. Reuters Institute Dijital Haber Raporu’na göre 2026’da sahte ve yanlış bilgi içeren haberlerden endişelenen kişi oranı dört puan artışla yüzde 62’ye yükseldi. Dezenformasyon problemi iklim haberciliğinde de sıklıkla karşılaşılan bir durum. Örneğin Amerika’da iklim inkârcılarının yaydığı haberler ciddi bir bilgi kirliliği yaratıyor. Öte yandan Türkiye’de geçen yıl hazırlanan İklim Kanunu konusunda oldukça yoğun bir biçimde bilgi kirliliği yaşanmıştı.
Özgür Gürbüz’e göre 2025’te yayılan yanlış haberler arasında en tehlikeli olan, “özel mülkte domates ekmenin yasaklanması” gibi yanlış haberlerden ziyade iklim değişikliğinin gezegende sürekli var olduğu ve bunun insanlarla ilişkili olmadığı şeklinde yayılan dezenformasyondu.
Gürbüz, sıcaklık artışları konusunda 1 milyon yıl geriye gidebildiğimizi ve Sanayi Devrimi’yle başlayan son 200 yıl içindeki verilere baktığımızda bir milyon yıldır görülmeyen sıcaklık artışlarıyla karşılaştığımızı belirtiyor. Gürbüz, dezenformasyonu sadece iklim inkârcılarının değil birinci elden politikacıların dahi yaptığını vurguluyor.
Dezenformasyonla mücadelede çözüm yolu: Uzmanlaşma
Özgür Gürbüz, haberlerde bilinçli dezenformasyondan ziyade, bilinçsiz yanlış bilgi paylaşımının daha çok görüldüğünü söyledi. Gürbüz özellikle bilimsel konularda, megawatt ile kilowatt gibi temel kavramların karıştırılmasının okuru yanlış yönlendirebildiğini belirtti.
Bu sorunun temel çözümünün uzmanlaşma olduğunu söyleyen Gürbüz, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Gazeteci haber yaptığı konuya hâkimse hem yanlış bilgiyle hem de dezenformasyonla daha kolay baş edebilir. Ancak uzmanlaşma yoksa, gazetecinin okuru ya da izleyiciyi yanlış yönlendirme ihtimali artar.”
Avrupa Komisyonu ise, iklim haberlerinde sahte içeriğe ve dezenformasyona karşı gazetecilere ve vatandaşlara beş pratik kontrol yöntemi önerdi. Komisyonun İklim Eylemi Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı rehberde iklim dezenformasyonunu “iklim değişikliği ve iklim eylemi hakkında kasıtlı olarak yanlış veya yanıltıcı bilgi yaymak” olarak tanımlıyor. Avrupa Komisyonu’na göre iklim dezenformasyonundan korunmak için:
- Tek bir iddiaya bel bağlamamak,
- Veriyi birkaç güvenilir kaynakla karşılaştırmak
- “Uzman” görünen kişilerin gerçekten iklim alanında uzman olup olmadığını teyitlemek,
- İçeriği kimin finanse ettiğini sormak,
- Öfke veya korku uyandıran paylaşımlarda yapay zekâ görsellerini tersine aramayla kontrol etmek gerekiyor.
Gürbüz, Türkiye’de bu sorunun yalnızca bilgi eksikliğinden değil, gazeteciliğin karşı karşıya kaldığı baskılardan da kaynaklandığını düşündüğünü belirtti. Yıllar içinde gazeteciliğin özellikle muhabirler açısından giderek “kayıt cihazı” gibi işlemeye başladığını düşünen Gürbüz, muhabirlerin bir açıklamayı kaydedip sorgulamadan haberleştirmeye yönlendirilebildiğini söyledi. Gürbüz “Oysa gazetecilik, söylenenleri olduğu gibi aktarmaktan ibaret değil, aynı zamanda doğrulama ve filtreleme işidir” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:
“Bilgi kirliği sorununun Türkiye’de gazeteciliğin karşı karşıya kaldığı baskıyla da ilgili olduğunu düşünüyorum. Yıllar içinde Türkiye’de gazetecilik özellikle muhabirler açısından bir kayıt cihazı olmaya döndü. Bir habere gidiyorsunuz, kaydediyorsunuz, hiç sorgulamadan olduğu gibi yazıyorsunuz ve ne yazık ki bazı kurumlar bilerek ya da bilmeyerek muhabirlere ya da genç muhabirlere ‘bu iş böyle yapılır, sen karışamazsın karşıda konuşan kişiye’ diyebiliyorlar, ama düpedüz yalan söyleyen, yanlış bilgi veren birini de haberinize yansıtmamalısınız. Gazetecilik zaten bir filtreleme işi.”
Gürbüz, dezenformasyon konusunda şu örneği verdi:
“İklim krizi bağlamında bir termik santral haberi yapılırken, şirket yetkilileri santralde “filtre” bulunduğunu söyleyebiliyor. Ancak bu filtreler genellikle katı partikülleri tutmaya yarıyor, karbondioksiti ya da sera gazlarını ortadan kaldırmıyor. Gürbüz, dünyada termik santrallerin sera gazı üretmemesini sağlayan ya da üretilen karbondioksiti filtrelerle tamamen tutan bir sistem bulunmadığını vurguluyor. Bu nedenle “santralin filtresi var” ifadesinin, iklim haberi içinde sorgulanmadan verilmesi, okurda yanlış bir izlenim yaratabiliyor. Okur, santralin çevreci olduğunu düşünebiliyor. Oysa iklim değişikliği açısından filtreyle sera gazı emisyonları arasında doğrudan bir ilişki yok.”
Bu nedenle iklim ve çevre haberciliğinde uzmanlaşmanın kritik olduğunu vurgulayan Gürbüz, gazetecilerin konuya ne kadar hâkim olursa dezenformasyon, yanlış bilgi, bilgi kirliliği ve yeşile boyamayla o kadar etkili mücadele edebileceğini söyledi.
“Şirketin ağaç dikmesi o şirketi çevreci yapmaz “
İklim haberciliğinin karşımıza çıkan bir diğer problemi de greenwashing tehlikesi. Gürbüz, kavramı Türkçeleştirirken yeşil yıkama değil yeşile boyama ifadesini tercih ettiğini belirtti.
Gürbüz, yapılan şeyin yeşil olmayan bir şeyi yeşile boyamak olduğunu, yani çevreci olmayan bir faaliyetin çevreciymiş gibi sunulduğunu vurguladı.
Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi’nin (NRDC), yeşil boyama terimini, “Bir ürün veya uygulamanın çevresel faydaları hakkında yanlış veya yanıltıcı ifadelerde bulunma eylemidir” diye tanımlıyor.
Yani bir dezenformasyon türü. En akılda kalan greenwashing örnekleri fosil yakıt şirketlerinin uygulamaları olarak karşımıza çıkıyor. BP’nin 2000’lerin başında bireylerin kişisel emisyonlarını değerlendirmeleri için bir hesap makinesi başlatarak “karbon ayak izi” terimini türetmesi pek çok insanın aşina olduğu yeşil boyama uygulamalarından biri. BP bunu yaparken en yüksek emisyon sorumlularından biri olduğunu bilinçli olarak göz ardı ederek sorumluluğu bireylerin üzerine yükledi.
Özgür Gürbüz, okurlara ve gazetecilere yeşil boyamadan korunmak için ortak tavsiyelerde bulundu. Gazetecilerin ve okurların “yeşile boyama”ya karşı en başta şirketin asıl faaliyet alanına bakması gerektiğini söyledi. Gürbüz, “Bir şirketin çevreyle ilgisi olmayan sosyal sorumluluk projeleri yürütmesi, o şirketi kendiliğinden çevreci yapmıyor” dedi ve bu nedenle gazetecilerin, şirketlerin anlattığı iyi niyetli projelerle yetinmemesi gerektiğini vurguladı:
“Bir şirket çocuklara destek oluyor, onları fidan dikmeye götürüyor olabilir. Bu kendi içinde iyi bir faaliyet olabilir ama o şirketi çevreci yapar mı, gazetecinin bunu sorması gerekir.”
Bir şirket, faaliyetlerinde çevreye verdiği ana zararı azaltmaya çalışmalı
Gürbüz’ün önerdiği temel ölçüt şu: Şirket, çevreye verdiği zararı kendi ana faaliyet alanında azaltmaya çalışıyor mu?
Örneğin bir telekomünikasyon şirketi için asıl çevresel mesele elektrik tüketimi olabilir. Bu durumda gazetecinin bakması gereken şey, şirketin çocuklara yönelik sosyal sorumluluk projeleri değil, elektrik tüketimini azaltmak için ölçülebilir bir çalışma yapıp yapmadığı ya da enerji ihtiyacını yenilenebilir kaynaklardan karşılayıp karşılamadığıdır.
Benzer şekilde bir maden şirketinin fidan dikmesi ya da geri dönüşüm projelerine destek vermesi tek başına yeterli değildir. Çünkü şirketin çevreye verdiği asıl zarar maden faaliyetlerinden kaynaklanıyorsa, gazetecinin odağı bu faaliyetlerin etkisi olmalıdır.
Özgür Gürbüz, şirketlerin ana çevresel maliyetlerini arka planda bırakıp daha görünür ama sınırlı sosyal sorumluluk projelerini öne çıkarmasını yeşile boyama açısından dikkatle incelenmesi gereken noktalar olarak gördüğünü söyledi.
Gürbüz, yeşile boyamadan korunmanın en kritik yolunun ölçülebilir veri olduğunu aktardı. “Veri yoksa ölçemez, değerlendiremezsiniz” diyen Gürbüz, Türkiye’de en büyük sorunlardan birinin hem resmî veriye erişim eksikliği hem de bazı verilerin “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyundan saklanması olduğunu savundu.
Gürbüz, termik santrallerin emisyon verilerinin şeffaf biçimde yayımlanmamasını da örnek olarak göstererek bugünün koşullarında bu tür verilerin kamuya açık ve kolay erişilebilir olması gerektiğini vurguladı.
Okura ulaşmanın yolu “tekrardan kaçınmak” ve “çözüm odaklılık”
Reuters Institute’un 48 ülkeyi kapsayan 2026 Dijital Haber Raporu‘na göre Türkiye’de her 10 kişiden altısı haberden bilinçli olarak kaçınıyor. Rapora göre Türkiye, haberden kaçınmanın en yüksek olduğu ülkeler arasında. Küresel ortalama yüzde 42 iken Türkiye’de bu oran yüzde 60 civarında. İklim haberleri de kaçınılan haberler arasında yerini aldı.
Özgür Gürbüz, okurların haberden uzaklaşmasında yalnızca iklim haberlerinin dili değil, dünyadaki genel politik atmosferin de etkili olduğunu dile getirdi. Savaşların, sağa kayan politikaların, baskıcı uygulamaların ve yasakların haberleri giderek daha karamsar hâle getirdiğini sötleyen Gürbüz, “Gazetecilik kendi içinde de önemli bir tekrar sorunu yaşadığını yaşıyor. Haber, okurun daha önce duymadığı yeni bir şey anlatmalıdır. Fakat özellikle Türkiye’de ekonomik zorluklar, düşük ücretler, az sayıda kişinin çok iş yapması ve gazeteciliğin giderek güvencesizleşmesi nedeniyle muhabirler çoğu zaman bildikleri alanlarda kalıyor ve benzer haberleri tekrar ediyor” dedi.
Gürbüz, bunun güncel politik haberlerde de sık görüldüğünü belirterek “Özneler değişse de anlatılan mesele ve kullanılan cümleler çoğu zaman aynı kalıyor” dedi. Gürbüz sözlerini şöyle sürdürdü:
“Haber nedir haber yeni bir şeydir. Yani haber dediğimiz şey sabah kalktığınızda daha önce duymadığınız bir olaydır. Şimdi acaba biz okuyucuya yeni bir olay mı anlatıyoruz, yoksa aynı olayların sadece isimlerini, öznelerini mi değiştiriyoruz. Bu öncelikli olarak sormamız gereken bir mesele. Ne yazık ki özellikle Türkiye’de (burada kimseyi suçlamıyorum, bunun özellikle altını çiziyorum) gazetecilik para kazandırmayan, parası olmayan bir meslek haline geldiği için neredeyse herkes gönüllü çalışıyor ve çok zor şartlarda çalışıyor. Bu mesleği yapabilmek için, ister istemez, yeni alanlara girmek yerine bir süre sonra kendinizi tekrar etmeye başlıyorsunuz. Herhalde benim için de bu geçerlidir. Benzer yazılar, benzer konular çünkü bildiğiniz, çalıştığınız, emek harcadığınız bir alandasınız.”
Gürbüz, bu tekrarın kırılması için çözüm gazeteciliğinin önemine dikkat çekti. Özellikle çevre ve iklim haberciliğinin yalnızca bilimsel verileri ve mevcut tabloyu aktarmanın okurda ağır bir karamsarlık yaratabileceğini söyleyen Gürbüz, bunun yerine soruna karşı ne yapılabileceğini ve bunu yapan insanların hikâyelerini anlatmak gerektiğini söyledi.
Gürbüz, kömürlü ya da nükleer santrallerin zararlarını anlatan çok sayıda yazı yazdığını, ancak balkona güneş paneli koyarak kendi elektriğini üreten insanların hikâyesinin okurda daha güçlü bir etki yarattığını söyledi.
Çünkü bu tür haberler okura yalnızca sorunu değil, “Ben de yapabilir miyim?” sorusunu düşündürüyor. Gürbüz’e göre insanların sessiz kalması, her zaman termik ya da nükleer santralleri destekledikleri anlamına gelmiyor, çoğu zaman ne yapabileceklerini bilmedikleri için de karamsarlığa kapılıyorlar:
“Türkiye’de bile bir baksanız, inanın teknoloji haberleri çok fazla okunuyor. Aslında bu çok ilginç bir örnek, çünkü tam da işte dediğim şeyleri içeriyor teknoloji haberleri; yeniler, yeni bir şey öneriyorlar, yeni bir hayat öneriyorlar, hayatta yeni bir değişiklik öneriyorlar. Bir çözüm üretiyorlar belli bir soruna. O yüzden de belki insanlar bu haberleri daha çok okuyor, buralardan ders çıkarmamız lazım.”
“Gazeteci doğru bildiği haberi yapmaktan vazgeçmez ancak yorulabilir”
Gürbüz, Türkiye’de iklim ve çevre haberciliğinin yalnızca bilimsel ya da teknik zorluklarla değil, sansür ve güvencesizlik baskısıyla da karşı karşıya olduğunu aktardı. Özellikle çevreyi kirleten sektörlerin özel şirketlerin elinde yoğunlaşmasının gazeteciler için yeni bir baskı alanı yarattığını söyleyen Gürbüz, gazeteciliğe başladığı yıllarda çevre sorunlarına yol açan birçok tesisin kamuya ait olduğunu hatırlattı.
O dönemde bir kamu kuruluşu hakkında haber yapıldığında, kurumun verebileceği tepkiler daha öngörülebilirdi, tekzip göndermek, açıklama yapmak, soruşturma başlatmak ya da sorunu çözmeyip bunun politik maliyetini üstlenmek. Ancak özel sektörün ağırlığının artmasıyla tablo değişti.
Ona göre bugün çevreyi kirleten şirketler, reklam güçleriyle medya üzerinde baskı kurabiliyor. Üstelik madencilik ve termik santral gibi sektörlerde faaliyet gösteren sermaye sahiplerinin aynı zamanda medya sahibi olması, sansürü daha karmaşık hâle getiriyor. Bu nedenle bazı haberler yayımlanmadan engellenebiliyor ya da yayımlandıktan sonra baskıyla karşılaşabiliyor.
Gürbüz, şirketlerin hükümetle ilişkilerinin de gazeteciler üzerindeki baskıyı arttırdığını söyledi. Bir haber açıkça yalanlanmasa bile, farklı gerekçelerle yasal süreç başlatılabiliyor, haber erişime engellenebiliyor, hatta sosyal medya hesapları kapatılabiliyor. Bu koşullarda iklim ve çevre haberi yapmak ciddi bir cesaret ve dayanıklılık gerektiriyor.
Gazetecilere verilen maddi ve manevi destek önemli
Bu yüzden bağımsız ve cesur medya kanallarının güçlenmesi gerektiğini vurgulayan Gürbüz, sorumluluğun yalnızca gazetecilerde olmadığını belirtti. Gürbüz, okurların da gazeteciliğe sahip çıkmaları gerektiğini vurguladı ve şunları ekledi:
“Gazeteci doğru bildiği haberi yapmaktan vazgeçmez ancak yorulabilir. Bu yorgunluğu azaltmanın yolu, okurun bağımsız gazeteciliği görünür biçimde desteklemesidir.”
Bugün bunun yolu abonelik, maddi destek, dayanışma mesajları ve gerektiğinde kamusal destekten geçiyor.
Daha fazla iklim haberine ihtiyacımız var
Son olarak Gürbüz, iklim ve çevre haberlerinin medyada hak ettiği yeri bulamadığını vurguladı. Gürbüz, “Türkiye’de sokağa bakıldığında en görünür, en güçlü toplumsal hareketler arasında kadın hareketi ve çevre hareketi var” dedi.
Ancak gazetelere ve haber gündemine bakıldığında, bu iki alanın en az haberleştirilen meseleler arasında kaldığı görülüyor. Gürbüz’e göre bu tablo, editoryal tercihlerin Türkiye’nin gerçek gündemini her zaman doğru yansıtmadığını gösteriyor. Gezi protestoları, madenci yürüyüşleri, kadınların eylemleri, hayvan hakları protestoları ve yerel çevre mücadeleleri, Türkiye’de sokağın ne kadar güçlü bir haber kaynağı olduğunu gösteren örnekler arasında.
Gürbüz, gazetecilerin bu hareketleri daha fazla izlemesinin, yalnızca çevre ya da kadın hakları haberciliği açısından değil, ülkenin toplumsal nabzını doğru tutmak açısından da gerekli olduğunu söyledi.



