Özel sektör için yeşil dönüşüm artık doğrudan rekabetçilik ve yatırım konusu

İSTANBUL (Medyascope) – COP31 yaklaşırken küresel boyutta ve Türkiye özelinde özel sektörün COP’larda kapladığı yeri sürdürülebilirlik uzmanı Ergül Güngör ile konuştuk.

Özel sektör için yeşil
Özel sektör için yeşil dönüşüm artık doğrudan rekabetçilik ve yatırım konusu

BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP) bu yıl Kasım ayında Antalya’da düzenlenecek. Kısaca COP31 olarak adlandırılan konferansı Türkiye ve Avustralya birlikte yönetecek. Türkiye konferansa ev sahipliği yaparken Avustralya müzakere başkanlığını yürütecek. Konferansın temelleri 1992 Rio Dünya Zirvesi’nde atıldı ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında ilk kez 1995’te Berlin’de düzenlendi. Kyoto Protokolü ile ilk kez ülkelere yasal emisyon hedefi, Paris Anlaşması ile küresel ısınmayı 1,5 °C sınırında tutma hedefi getirildi. Ancak alınan kararlar ile uygulamalar arasındaki tutarsızlıklar COP’lara dair eleştirileri büyütüyor.

Konferansın taraflarını Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne imza atan 195 ülke oluşturuyor, ancak konferansların paydaşlarını bu şekilde sınırlamak yeterli olmaz, özel sektör, sivil toplum, yerel halk, çevre aktivistleri, bilim insanları gibi aktörleri de COP’larda söz sahibi paydaşlar olarak düşünmemiz gerekiyor. Bu durumda her paydaşın sesinin eşit oranda duyulması beklenir ancak bu her zaman böyle olmuyor. Ekonomik çıkar çatışmaları bu konferanslarda da en öncelikli konu haline geliyor ve sanayi aktörleri kapalı kapılar ardında süreci domine eden bir konumda yer alabiliyor. Geçen yıl Brezilya’da gerçekleşen COP30, “uygulama COP’u” olarak lanse edilmiş olsa da, fosil yakıtlardan çıkışa dair somut bir karar alınamamasının sebeplerinden biri olarak bu durumu değerlendirebiliriz.

Bu söz konusu eşitsiz ilişkiler ve yaşanan gerilimlerden yola çıkarak haberimizde COP’larda özel sektörün rolünü ele almak istiyoruz. Bunu yaparken sürdürülebilirlik uzmanı Ergül Güngör’ün görüşlerinden faydalanacağız.

Kısaca özel sektör olarak adlandırabileceğimiz enerji, otomotiv, teknoloji, finans, tekstil, gıda gibi endüstriyel alanları, COP’larda alınan kararların uygulayıcıları olarak tanımlamak yanlış olmaz. Çünkü biliyoruz ki gezegende yaşanan karbon emisyonlarının ve kirliliğin temel nedeni sanayiden kaynaklanan uygulamalar. Özel sektörü iklim hedeflerinin hayata geçirilmesi açısından değerlendiren Ergül Güngör, endüstriyel sektörlerin bu konuda son derece önemli bir role sahip olduğunu söylüyor. Güngör, “Enerji, sanayi, ulaşım, binalar ve atık yönetimi gibi alanlarda dönüşümün önemli bir bölümü, şirketlerin yatırım, teknoloji ve iş modeli kararlarıyla gerçekleşiyor. Bu nedenle, özel sektör yalnızca görüş bildiren bir paydaş değil, uygulamanın ortağı olarak konumlanıyor” diyor. Dolayısıyla özel sektörden beklentinin yalnızca iklim hedeflerini raporlayan değil, bunları yatırım kararlarına ve gerçek ekonomik faaliyetlere dönüştüren bir aktör olması gerektiğini vurguluyor. Ayrıca Güngör, bu aşamada sivil toplumu dengeleyici bir unsur olarak gördüğünü de sözlerine ekliyor:

“Burada sivil toplumun rolünü de ayrıca vurgulamak gerekir. Çünkü COP süreçlerinde hükümetlerin ve şirketlerin verdiği taahhütlerin izlenmesi, kamuoyu denetimi ve farklı toplumsal kesimlerin sürece dahil edilmesi açısından sivil toplum önemli bir denge unsuru.”

“Bir şirketin 10-15 yıllık yatırım planını hazırlarken ülkenin 2035 ve 2053 hedeflerini dikkate alabilmesi önemli”

Güngör’ün görüşleri özel sektör aktörlerinin kulak kabartmak isteyeceği türden faydalı uyarılar sunuyor. “Ulusal katkı beyanları, yani NDC’ler (Nationally Determined Contributions), özel sektörün dönüşüm planlarıyla yeterince bağlantılı mı?” sorusuna verdiği yanıtta bu uyarıları görmek mümkün.

“Bence burada hâlâ geliştirilmesi gereken önemli bir alan var. NDC’ler devletlerin ulusal iklim hedeflerini ortaya koyuyor; ancak bu hedeflerin gerçekleşmesi büyük ölçüde özel sektörün yatırım kararlarına bağlı. Bu nedenle NDC’leri yalnızca emisyon azaltım hedefleri olarak değil, ekonominin gelecekte hangi yönde dönüşeceğini gösteren bir çerçeve olarak değerlendirmek gerekiyor. Bir şirketin 10-15 yıllık yatırım planını hazırlarken ülkenin 2035 ve 2053 hedeflerini dikkate alabilmesi önemli. Sürdürülebilirlik raporlama çerçeveleri, iklim risk analizleri, senaryo çalışmaları da özel sektörü bu yönde daha büyük adımlar atmaya yönlendiren araçlar arasında. Bu nedenle önümüzdeki dönemde NDC’lerin şirketlerin yatırım ve finansman kararlarıyla, geçiş planlarıyla, stratejik yol haritalarına girmesi gerektiğini ve birbirleriyle çok daha güçlü bir şekilde ilişkilendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Şirketlerin açıkladığı net sıfır hedefleri ile gerçek yatırım kararları arasındaki farkı sorduğumuzda Güngör, bu kısımda küresel ölçekte bir “hedef-uygulama açığı” olduğunu söylüyor. Artık şirketlerin etik ilkeler ya da yasal yükümlülükler nedeniyle değil, ekonomik rekabetin içinde aktif olarak var olabilmek için hedef ve uygulama açığını kapatmaları gerekiyor.

“Bir şirketin 2050 için net sıfır hedefi açıklaması elbette önemli, ancak asıl test şirketin bugün aldığı yatırım kararlarıdır. Örneğin, yeni bir üretim tesisi kurulurken enerji verimliliği, elektrifikasyon, yenilenebilir enerji, kaynak verimliliği, döngüsel ekonomi ve düşük karbonlu teknolojiler dikkate alınmıyorsa, uzun vadeli hedef ile bugünkü karar arasında bir kopukluk oluşuyor. Şirketlerin artık sadece “ne kadar emisyon azaltacağım?” sorusunu değil, “nasıl üreteceğim, neye yatırım yapacağım ve kaynakları nasıl kullanacağım?” sorularını da birlikte cevaplaması gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında, net sıfır hedefinin güvenilirliği, sermaye yatırımları ve iş stratejisiyle ne kadar bütünleştiği üzerinden değerlendirilmeli.”

COP’larda alınan iklim hedeflerinin bir türlü uygulamaya geçmemesi önemli bir eleştiri konusu. Bunun sebeplerini sorgulamadığımızda ise uygulama süreçlerinin karmaşık yapısıyla karşılaşıyoruz. Güngör, bunu tek bir faktörle açıklamanın doğru olmayacağını söylüyor:

“Sektöre göre değişmekle birlikte maliyet, teknolojiye erişim, finansman, altyapı ve düzenleyici öngörülebilirlik birbirini etkileyen unsurlar. Dolayısıyla bugün bazı sektörlerde temel sorun teknolojinin bulunmaması değil, teknolojinin ekonomik olarak ölçeklenebilmesi için gerekli finansman ve altyapının yeterince hızlı oluşturulamaması. Özellikle sanayi gibi uzun vadeli yatırım gerektiren alanlarda şirketler politika ve karbon fiyatlandırması konusunda öngörülebilirlik arıyor, regülasyonların gideceği yönü görebilmek ve hazırlanmak istiyor. Bu nedenle kamu politikalarının istikrarlı olması, finansman mekanizmalarının çeşitlendirilmesi ve enerji altyapısının dönüşümle eş zamanlı ilerlemesi gerekiyor. COP31’in finansman, teknoloji ve kapasite geliştirmeyi bütün temaların yatay kolaylaştırıcıları olarak ele alması da bu açıdan oldukça anlamlı.”

“Tartışmayı sadece ‘Fosil yakıt mı, yenilenebilir enerji mi?’ ikilemine sıkıştırmamak gerek”

Güngör’e “Her yıl COP’larda fosil yakıt lobicilerinin varlığı tartışılıyor. Sizce bu durum müzakere sonuçlarını ne ölçüde etkiliyor?” diye soruyoruz. Kendisi tartışmayı “fosil yakıt mı, yenilenebilir enerji mi” ikilemine sıkıştırmamak gerektiğini söylüyor:

“Fosil yakıtlardan temiz enerji sistemlerine geçiş, COP müzakerelerinin en zor başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Çünkü konu sadece emisyon azaltımı değil; enerji güvenliği, ekonomik büyüme, istihdam ve ülkelerin mevcut enerji altyapılarıyla da doğrudan ilişkili. Dolayısıyla tartışmayı sadece “fosil yakıt mı, yenilenebilir enerji mi?” ikilemine sıkıştırmak yerine, güvenli, karşılanabilir ve düşük karbonlu enerji sistemlerine nasıl geçileceğine odaklanmak daha yapıcı. Fosil yakıt sektörünün COP süreçlerinde bulunması elbette farklı aktörlerin görüşlerinin tartışılmasına yol açıyor, ancak nihai kararların taraf ülkeler tarafından alınması temel çerçeveyi oluşturuyor. Burada kritik olan şeffaflık ve çıkar çatışmalarının doğru yönetilmesi. COP31 açısından bakıldığında ise temiz enerji dönüşümü ve elektrifikasyonun hızlandırılması, fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmanın daha somut ve uygulanabilir yollarından biri olarak öne çıkıyor.”

Türkiye’nin iklim hedeflerinin uygulanmasında özel sektörün rolünü değerlendirmesini istediğimizde Güngör, özel sektörün “finans sektörüyle birlikte dönüşümü gerçekleştiren temel uygulama aktörü” olduğuna dikkat çekiyor:

“Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefinin hayata geçirilmesinde özel sektörün rolü belirleyici olacak. Çünkü enerji, sanayi, ulaşım, binalar ve atık gibi alanlardaki dönüşümün önemli bir bölümü şirketlerin yatırım ve operasyon kararlarıyla gerçekleşecek. Ancak bu dönüşümün yalnızca şirketlerin kendi kaynaklarıyla gerçekleştirilmesi mümkün değil; kamu politikaları, reel sektör ve finans sektörü birlikte hareket etmeli. Bu açıdan Türkiye Bankalar Birliği ile COP31 Başkanlığı arasında yapılan iş birliğini önemli bir gelişme olarak görüyorum çünkü iklim hedeflerinin finansman boyutunu doğrudan gündeme taşıyor. Bir şirketin enerji verimliliği, elektrifikasyon veya düşük karbonlu üretim yatırımı yapabilmesi için yalnızca teknolojiye değil, uygun koşullarda finansmana da ihtiyacı var. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde bankaların ve diğer finans kuruluşlarının yeşil dönüşümü destekleyen finansman ürünlerini artırması, özel sektörün de bu kaynakları somut dönüşüm yatırımlarına yönlendirmesi önemli olacak. Bu nedenle özel sektörü yalnızca iklim hedeflerine uyum sağlayan bir aktör değil, finans sektörüyle birlikte dönüşümü gerçekleştiren temel uygulama aktörü olarak değerlendirmek gerekiyor.

Burada, IPM (İstanbul Politikalar Merkezi) uzmanlarının COP 31 çalışmalarında vurguladığı bir diğer önemli konuyu da masada tutmak önemli, o da yerel düzeyde uygulamalar. İklim hedeflerinin yalnızca ulusal politikalarla değil, şehirler, yerel yönetimler ve bölgesel ekonomik aktörlerle birlikte hayata geçirilmesi gerekiyor.”

Güngör’ün açıklamalarına ek olarak Türkiye’nin iklim hedeflerinde “artıştan azaltım” tartışmasına değinmekte fayda var. Türkiye’nin açıkladığı ulusal katkı beyanı, 2035 yılına kadar öngörülen artıştan bir azaltım hedefi konduğu, bunun da 2023 yılına göre 2035 yılında %16 oranında daha fazla sera gazı emisyonuna neden olacağı yönünde İklim Ağı tarafından eleştiriliyor. Bu durum Türkiye’nin iklim odaklı kararlarının samimiyetiyle ilgili soru işaretleri yaratıyor. Nitekim geçen yıl yürürlüğe giren maden yasası bunun örneklerinden biri. Fosil yakıtlardan çıkış için hükümet tarafından belirtilen bir tarih olmamakla birlikte, yeni kömür yatırımlarının önünü açan, izin ve bürokratik süreçleri kolaylaştıran bir torba yasa geçti. Bu gelişmeler sözlü ifadeler ile uygulamalar arasında ciddi çelişkilere neden oluyor.

Yenilenebilir enerji kapasitesi artıyor ancak kömür sistemdeki ağırlığını koruyor

Güngör de bu konunun tartışılması gereken bir konu olduğunu belirtiyor. Kendisine yönelttiğimiz “Türkiye’nin NDC hedefleri ile sanayinin mevcut dönüşüm kapasitesi arasında uyum var mı?” sorusuna, olumlu gelişmeler olduğunu ancak kömürün sistemdeki ağırlığını koruduğunu söylüyor.

“Türkiye sanayisinin dönüşüm kapasitesi açısından olumlu gelişmeler var; yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve düşük karbonlu üretim yatırımları giderek artıyor. Bununla birlikte, NDC hedefleri değerlendirilirken enerji dönüşümünün bütününe bakmak gerekiyor. NDC’ye yönelik eleştirilerden biri de Türkiye’nin enerji projeksiyonlarında kömürün payının yeterince hızlı bir ivmede gerilememesi; örneğin Ulusal Enerji Planı’nda kömür kurulu gücünün 2035’e kadar artacağı öngörülüyor. Dolayısıyla bir tarafta yenilenebilir enerji kapasitesini hızla artırırken, diğer tarafta kömürün sistemdeki ağırlığını korumak, uzun vadeli net sıfır hedefi açısından tartışılması gereken bir konu. Ümit Şahin ve İstanbul Politikalar Merkezi’nin çalışmalarında da Türkiye’nin karbonsuzlaşma yol haritası ve kömürden çıkış bu açıdan önemli bir tartışma başlığı olarak ele alınıyor. Bu nedenle, COP31 liderliğini yürüten bir Türkiye olarak, sanayi dönüşümü açısından kapasitemizin geliştiğini söyleyebiliriz, ancak bu kapasitenin ve enerji politikalarının 2053 net sıfır hedefiyle ne kadar tutarlı bir yönde ilerlediğine büyüteci tutmamız gerektiği bilinciyle hareket etmeliyiz.”

“Yeşil dönüşümün artık doğrudan rekabetçilik ve yatırım konusu”

COP31’e giderken Türkiye özel sektörü açısından en kritik konu sizce ne olacak? sorusuna ise Güngör şöyle yanıt veriyor:

“Türkiye özel sektörü açısından en kritik konu, yeşil dönüşümün artık doğrudan rekabetçilik ve yatırım konusu haline gelmesi. Özellikle ihracatçı sektörler açısından karbon emisyonlarının ölçülmesi, azaltılması ve ürünlerin karbon yoğunluğunun yönetilmesi artık uluslararası ticaretin bir parçası. Ancak Türkiye’nin yeşil dönüşümünü yalnızca Avrupa Birliği düzenlemelerine uyum çerçevesinde değerlendirmek eksik olur. COP31 Başkanlığı’nın “yeşil sanayileşme” yaklaşımında da üretim, ticaret ve istihdamın dönüşümün dışında bırakılmaması özellikle vurgulanıyor. Türkiye açısından enerji verimliliği, yenilenebilir enerji, elektrifikasyon, döngüsel ekonomi ve düşük karbonlu üretim teknolojileri birlikte düşünülmeli. Bunun bir de finansman boyutu var; şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uzun vadeli ve uygun maliyetli finansmana erişim kritik. Dolayısıyla özel sektör açısından COP31’in önemli mesajlarından biri, yeşil dönüşümün bir uyum maliyeti olmanın ötesinde geleceğin rekabet avantajı olarak nasıl finanse edileceği olacak.”

Yeşil dönüşüm, şirketlerin daha az karbon ve kaynak kullanarak faaliyetlerini dönüştürmesi anlamına geliyor. Örneğin, sanayide enerji verimliliği projeleri ve elektrifikasyon, tekstilde su ve kimyasal kullanımının azaltılması, çimentoda alternatif yakıt ve düşük karbonlu üretim, inşaatta enerji verimli binalar ve döngüsel malzeme kullanımı bu dönüşümün somut örnekleri. Bu projeler yatırım konusu elbette. Bu yatırımlar bir yandan enerji, hammadde ve atık maliyetlerini azaltarak şirkete katkı sağlarken, diğer yandan şirketlerin düşük karbonlu ürün ve pazarlara erişimini kolaylaştırıyor. Özellikle ihracatçı şirketler açısından düşük karbonlu üretim, karbon maliyetlerini yönetmek ve uluslararası müşterilerin sürdürülebilirlik beklentilerini karşılamak açısından giderek daha önemli bir rekabet avantajı haline geliyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş