Ali Öz’ün objektifinden Tarlabaşı: Bir semtin kaybolan hafızası

Tarlabaşı

İSTANBUL (Medyascope, Buse Ok) – Foto muhabiri Ali Öz’ün “Tarlabaşı – Kayıp Şehir” kitabı, semtin kentsel dönüşümle değişen yapısını ve kaybolan mahalle kültürünü yaklaşık 50 bin fotoğraf üzerinden okurla buluşturuyor. Tarlabaşı’yla yolu ilk kez 1984’te kesişen Öz, semtin sokaklarında tanıklık ettiği hayatları ve kitabı hazırlama sürecini anlattı. Peki “Kayıp Şehir” fikri nasıl doğdu, Tarlabaşı’nın hafızasından geriye ne kaldı? Biz sorduk, Ali Öz cevapladı.

45 yıllık meslek hayatı boyunca yolu birçok kez Tarlabaşı’na düşen Ali Öz, 2010 yılında bölgede kentsel dönüşüm projesinin uygulanacağını öğrendikten sonra çalışmalarına yoğunluk verdi. Semtin sokaklarında yaşayan insanlarla bağ kuran Öz, fotoğraflarıyla yalnızca kentsel yıkımı değil; yoksulluğa rağmen sürdürülen hayatları, mahalle dayanışmasını ve giderek kaybolan kent hafızasını da kayıt altına aldı. Öz, çalışmasının temel amacını “Tarihe dipnot düşmek ve buradaki yaşamı gelecek kuşaklara belge olarak bırakmak” sözleriyle anlatıyor.

İlk baskısı “Tarlabaşı – Ayıp Şehir” adıyla yayımlanan ve kısa sürede tükenen çalışma, yıllar sonra genişletilerek “Tarlabaşı – Kayıp Şehir” adıyla yeniden okurla buluştu. Öz’ün deyimiyle fiziksel olarak yeniden bulunması mümkün görünmeyen “Kayıp Şehir”, kitapta yer alan fotoğraflar ve insan hikâyeleri aracılığıyla hafızada yaşamaya devam ediyor.

İstanbul’un merkezinde bulunmasına rağmen yıllardır önyargıyla yaklaşılan ve ayıplanan Tarlabaşı’nın hikâyesini Ali Öz’ün fotoğrafları üzerinden okumak, semte başka bir gözle bakmamı sağladı. Bu nedenle foto muhabiri Ali Öz’e ulaştım, Tarlabaşı’yla kurduğu bağı, semtin geçirdiği dönüşümü ve “Kayıp Şehir”i hazırlama sürecini sordum.

Neden Tarlabaşı? Sizi bu semti fotoğraflamaya ve hikâyelerini anlatmaya yönelten neydi?

Tarlabaşı’yla yolum ilk kez 1984 yıllarında kesişti, 6 ay kadar orada oturmuştum ve gözlemlerim vardı. Daha sonra Tarlabaşı Bulvarı yıkımları sırasında oradaydım. 45 yıllık meslek hayatımda yolum hep kesişti.

Tarlabaşı’nın sokaklarında yaşayarak yaklaşık 50 bin kare fotoğraf çektim ve bölgenin dönüşümünü adım adım belgeledim. 2010 yılında bir gün, Tarlabaşı’nın o karmaşık ama büyüleyici sokaklarında dolaşırken kentsel dönüşüm projesinin burada da uygulanacağını duydum. İşte o anda Tarlabaşı’ndaki kentsel afetin hikâyesini mutlaka çekmeliyim diye düşündüm ve o heyecanla yoğun bir çalışma temposuna girdim. Çalışmaya başladığımda amacım asla rant sağlamaya yönelik bir proje yapmak olmadı. Benim gibi fotoğraf delisi bir adamın tek derdi olurdu, buradaki yaşamı gelecek kuşaklara belge olarak bırakmak; bir anlamda tarihe dipnot düşmek. Bu süreçte Tarlabaşı’nda gördüklerim, bana bu insanlar adına bir şeyler yapmam gerektiğini düşündürdü. Buradaki insanların sesini nasıl duyurabilirim, onlara nasıl yardımcı olabilirim diye düşünürken; sosyal medyayı kullanma fikri bana çok cazip geldi. Doğru bir karar vermiş olduğumu yine sosyal medya üzerinden gelen yoğun ilgi ile anladım. Yazılı ve görsel medya, çektiğim fotoğrafları kullanarak benimle söyleşiler yapmaya başladı. Bu çalışmalarımın bir başka hoş tarafı da pek çok genç fotoğrafçı arkadaşın olaya katılmak istemesi, belgesel çekmek isteyenlere örnek olması ve hatta TV dizilerine bile ilham vermesidir.

Tarlabaşı’nda gerçek hayata ve insanlara dokundum, onlarla çoğu zaman hem güldüm hem de ağladım. Sonuçta aramızda güzel bir sevgi bağı oluştu.

Çalışmaya başlarken buradaki kentsel yıkımı önleyemeyeceğimi biliyordum, asıl amacım tarihe dipnot düşmekti. Böylece “Kayıp Şehir” albümünün bu görevi yerine getirdiğine inanıyorum.

“Medyanın insan hayatına dokunmak gibi bir derdi olmadı”

Fotoğrafını çektiğiniz ve hikâyesine tanıklık ettiğiniz insanlar arasında sizi en çok etkileyen kişi ya da hikâye hangisiydi? Neden?

Tarlabaşı’nda karşılaştığım insanların hemen hepsinin ayrı bir hikâyesi vardı. Beni en çok etkileyen şey, insanların bütün yoksunluklarına rağmen hayatlarını sürdürme çabalarıydı. Çocuklar sokakta büyüyor, kadınlar evlerini ayakta tutmaya çalışıyor, yaşlılar bir zamanlar başka hayatların yaşandığı o evlerde geçmişleriyle birlikte yaşamaya devam ediyordu.

Benim için önemli olan onların “acılarını” fotoğraflamak değildi. Onları yalnızca yoksul, mağdur ya da çaresiz insanlar olarak göstermek istemedim. Çünkü her insanın bir onuru, bir mizahı, bir direnci, bir geçmişi var.

Bazen bir bakış, bazen bir evin kapısı, bazen sokakta oynayan bir çocuk bana sayfalarca hikâyeden daha fazlasını anlattı.

Medyanın geçmişte de bugün de insanların hayatına dokunmak gibi bir derdi olmadı. Bugün İstanbul’un sokakları, kenar mahalleleri haber kaynıyor ve gazeteciler insan hikayeleriyle çok az ilgileniyorlar ve bana göre bugün gazeteciler siyasetin bir aparatı durumundalar. Ben orada yüzlerce insanın yaşamına dokundum , onlar beni sevdi, ben onları sevdim. Beni en çok etkileyen kişi Nuray ablaydı, hayatın bütün tokadını yemiş bir kadındı, hâlâ yaşam sevincini ve direncini kaybetmemişti. Moralimin en bozuk olduğu zamanda bile beni güldürebilen bir insandı.

“Fotoğrafın peşinden değil, insanın peşinden koşuyorum”

Röportajlarınızda, “Fotoğrafın değil, insanın peşinden koşuyorum” diyorsunuz. Sizi insanın peşinden koşmaya iten şey nedir? Fotoğrafçılığı nasıl bir motivasyonla ve nasıl bir sorumluluk duygusuyla yapıyorsunuz

Fotoğrafı güzel görüntü üretme işi olarak görmüyorum. Güzel fotoğraf elbette önemlidir ama benim için asıl mesele fotoğrafın arkasındaki insandır.

Yıllardır insanların hayatlarına, acılarına, sevinçlerine, mücadelelerine tanıklık ediyorum. Fotoğrafçı olarak benim elimde bir güç var: Bir insanın hayatından bir anı alıp milyonlarca insana gösterebiliyorum. Bu nedenle bunun bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.

Ben fotoğrafını çektiğim insanın hayatına saygı göstermek zorundayım. Onu kendi estetik anlayışım için kullanamam.

O yüzden bazen çok güzel bir fotoğraf çekmiş olsam bile o fotoğraf benim için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Ama sıradan görünen bir fotoğraf, eğer o insanın hayatından bir şey anlatıyorsa benim için çok değerlidir.

Ben fotoğrafın peşinden değil, insanın peşinden koşuyorum. Fotoğraf zaten insanın hikâyesinin içinden çıkıyor.

“Bir mahallеyi yalnızca binalar oluşturmaz”

Bugün Tarlabaşı’nın geleceğine baktığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz? “Kayıp Şehir” sizce yeniden bulunabilir mi, yoksa kaybolan bazı şeylerin geri dönüşü artık mümkün değil mi?

Tarlabaşı’nın eski halinin geri geleceğini düşünmüyorum. Çünkü yalnızca binalar değişmedi; insanlar değiştirildi, mahalle kültürü değişti, sokakların hafızası değişti.

Bir mahallеyi yalnızca binalar oluşturmaz. O binalarda yaşayan insanlar, komşuluk ilişkileri, çocukların sokakta oynayışı, esnaf, sesler, kokular, gündelik hayat… Bunların hepsi bir mahallenin hafızasıdır.

Bugün Tarlabaşı’nda çok büyük bir dönüşüm yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Ama geçmiş tamamen yok olmadı. Benim fotoğraflarımın bir anlamı da burada ortaya çıkıyor.

“Kayıp Şehir” belki fiziksel olarak yeniden bulunamaz. Ama hafızada bulunabilir.

Tarlabaşı’nı hayatında hiç görmemiş, sokaklarında hiç yürümemiş birinin Kayıp Şehir’i inceledikten sonra hangi duygu veya düşünceyle kitaptan ayrılmasını istersiniz?

Ben bu kitabı biraz da bunun için yaptım. Bir gün Tarlabaşı’nın eski halini hiç bilmeyen biri kitabın sayfalarını açtığında, “Burada bir zamanlar böyle bir hayat vardı” diyebilsin istedim. Kitabı kapattığında yalnızca “ne güzel fotoğraflar” demesini istemem. Tam tersine biraz rahatsız olsun. “Ben bu insanların bu kadar yakınımda yaşadığını neden bilmiyordum?” diye düşünsün. İstanbul’un merkezinde, İstiklal Caddesi’ne birkaç yüz metre uzaklıkta başka bir hayatın yaşandığını fark etsin isterdim. Ben bu çalışmayla bu insanların birbirlerine dokunuşunu hissettim. Buraya benimle birlikte yüzlerce insan geldi, yardımlar ulaştı. Sokak hayvanlarına yiyecekler sular getirildi.

Daha önceki çalışmalarımda çok az kurumdan ve kişiden yardım gördüm. Ne belediyeler, ne iş çevreleri hiçbir destek vermediler. Fotoğrafçı arkadaşlarımız Cengiz Karlıova, Merih Akoğul, Yusuf Darıyerli gibi onlarca fotoğrafçı arkadaşlarımızla son seçkileri yaptık, Feyyaz Yaman’nın desteğiyle sergi projesine dönüşen çok etkili sergiler yaptık. Fotoğraf Evi ile işbirliği yaparak kendi paramızla iki bin kitap bastık ve bir yıl gibi kısa sürede bitti. Yayınevine gelen kıyıda köşede kalmış kitapları da ben satın almıştım. 10 yıl önce İskenderiye kütüphanesi yetkilileri bana geldiler benden rica ettiler. Ciddi bir para ödeyip ‘’Tarlabaşı Ayıp Şehir ‘’ kitabını almışlardı. 10 yıldır insanlar bu kitabın peşindeydiler. Yurtdışında onlarca sergim oldu ama elimizde kitap yoktu, insanlar nadir kitapta bile bulamıyorlardı. Kardeşimle şaka yollu konuşurken “bu kitabı yeniden basalım” fikri ortaya çıktı. MAST Enerji şirketi bu kitabın basımına destek sağladılar ve bu sayede insanlar bu kitaba genişletilmiş bir baskıyla kavuştular. Kitabın 1500 adedi Mast Enerji tarafından iş ortakları için alındı. 500 civarında kitap ise benim arşivime girdi. Almak isteyenler bana gazetecialioz@gmail adresinden ya da sosyal medyadan bana ulaşarak kargo parası dahil ben iki bin lira ücret karşılığı imzalı yolluyorum. Kitabın tasarımını Cenk Erdoğan arkadaşımız yaptı ve güzel bir tasarım oldu, eski kitaba ilave olarak 10 sayfa çoğalttık. Asıl önemlisi bu kitabın satışı oldukça iyi gidiyor, 300 yakın kitap bir ay gibi kısa sürede bitti. Bu parayla da 1980 dönemi Türkiye’sinin siyah beyaz fotoğraf albümünü basacağız.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş