İSTANBUL (Medyascope, Ulaş Bager Aldemir) – Ulaş Bager Aldemir, Meksikalı profesör ve insan hakları savunucusu Raul Delgado Wise ile neoliberalizm, Avrupa ve aşırı sağın yükselişi hakkında konuştu.

Suriye Savaşı’ndan kaynaklanan mülteci krizinin etkilerini gittikçe daha da fazla hisseder olduk. Esasen Avrupa’nın sürüklendiği bunalım ve aşırı sağın yükselişi, mülteci krizinden bağımsız düşünelemez. Ortadoğu’yu süreğen bir sömürge stoğuna dönüştürmek isteyen Anglo-Amerikan Emperyalizmi’nin bölgesel politikaları, bugün Avrupa İdeali’nin dibini oyan küresel bir neo-faşist dalga yaratmış durumda.
Göç dalgasını engellemek için temel değerlerini askıya alan Avrupa Birliği (AB), bir yandan göç eden yığınları ucuz iş gücüne dönüştürürken bir yandan da liberalizme savaş açan aşırı sağın kuşatması altında kaldı. Bu durum neoliberalizmle aşırı sağ arasındaki sözde karşıtlığın yeniden düşünülmesini gerekli kılıyor. Hâkezâ neoliberalizmle Avrupa idealinin kerteriz noktalarından biri olan refah devleti arasındaki yapısal krizi de gözden kaçırmamalıyız.
Tam da bu bağlamda, Universidad Autónoma de Zacatecas’ta Kalkınma Çalışmaları Doktora Programı profesörü, Uluslararası Göç ve Kalkınma Ağı’nın kurucusu ve başkanı, UNESCO Göç, Kalkınma ve İnsan Hakları Kürsüsü sahibi Raúl Delgado Wise’la, neoliberalizm, aşırı sağ, göç ve Avrupa Düşüncesi hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. Wise’a göre Avrupa İdeali’yle uzlaşmaz bir biçimde çelişen neoliberalizm, vaatlerinin aksine sermayeyi tekelleştirdi ve göç dalgasına sebebiyet vererek aşırı sağa “meşruiyet” kazandırdı.
Bugün hâlâ Avrupa diye bir şey var mı?
“Bu ilginç fakat aynı zamanda karmaşık bir sorudur. Yanıtlamaya geçmeden önce şunu belirtmeliyim ki ne Avrupalı’yım ne de Avrupa çalışmaları alanında uzmanım. Bununla birlikte, uzun yıllardır bu kıtadaki akademisyenlerle, kurumlarla ve toplumsal hareketlerle akademik ve politik işbirliği içinde oldum.
Avrupa’nın çok sayıda ilerleme ve gerileme içeren zorlu ve karmaşık bir bütünleşme sürecinden geçtiğini düşünüyorum. Bu süreç esas olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ivme kazandı. Başlangıçta, Soğuk Savaş’ın yarattığı derin bölünme bağlamında barışı teşvik etmek amacıyla ülkeler arasında çeşitli işbirliği anlaşmaları imzalandı.
Bu çerçevede kurumsal birleşmeler, gümrük birliği ve Kuzey ile Güney Avrupa ülkelerinin katılımına ilişkin anlaşmalar dâhil olmak üzere çeşitli antlaşmalar yapıldı. Bana göre dönüm noktalarından biri, 1990’larda Maastricht Antlaşması’nın imzalanmasıyla Avrupa Birliği’nin kurulmasıdır.
Bu aşamadan itibaren ekonomik işbirliği, siyasal, toplumsal ve kültürel işbirliğiyle tamamlandı ve Avrupa yurttaşlığı kavramı gündeme geldi. Bu gelişme, para birliğinin kurulmasına ve Euro’nun yürürlüğe girmesine zemin hazırladı, aynı zamanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasının ardından Avrupa Birliği’nin Doğu’ya doğru genişlemesi süreci yaşandı.
Bununla birlikte, Avrupa bütünleşmesi sürecinin çeşitli gerilemeler yaşadığını ve bunun ilerlemeyi ve daha ileri entegrasyon girişimlerini zorlaştırdığını vurgulamak gerekir. Brexit ve mülteci krizi bu tür gelişmelere örnek olarak gösterilebilir.
Sonuç olarak, Avrupa bütünleşmesinin Avrupa Birliği’nin ortaya çıkmasına yol açan ilkeler doğrultusunda ilerlemesinin önündeki en önemli engellerden birinin neoliberalizm olduğunu ileri sürmek isterim.
Neoliberalizm, kapitalist elitin gücünü yeniden tesis etmeyi amaçlayan bir sınıf projesidir. Bu amaç, emek sömürüsünün yoğunlaştırılması, devletin çok-uluslu şirketlerin çıkarlarına tâbi kılınması ve insan özneliklerinin piyasa mantığı aracılığıyla kolonize edilmesi yoluyla gerçekleştirilir. Neoliberalizm, ‘tarihin sonu’nu ya da sınıf mücadelesinin ortadan kalkmasını ifade etmekten ziyade kapitalizmin, çelişkileri derinleştiren, yeni çatışma ve direniş biçimlerinin önünü açan saldırgan bir evresidir. Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönemde, sistemin köklü bir dönüşümünü gerektiren tarihsel bir kriz yaşandığını kabul etmek büyük önem taşımaktadır.
Benim kanaatime göre neoliberalizmin Marksist analizlerinde yeterince vurgulanmayan unsurlardan biri, çağdaş kapitalizmin ve emperyalizmin doğasını anlamak açısından Karl Marx’ın Kapital’in birinci cildinde formüle ettiği Kapitalist Birikimin Genel Mutlak Yasası’nın önemidir. Bu yasa, üretici güçlerin gelişiminin ileri bir aşamasında — üçüncü ve dördüncü sanayi devrimlerinde olduğu gibi — ikili bir sürecin ortaya çıktığını ileri sürer. Bir yandan sermaye yüksek ölçüde yoğunlaşır ve merkezîleşir, tekelci sermayenin egemenliği bunun açık bir göstergesidir.
Nitekim Samir Amin neoliberalizmi, ‘genelleşmiş tekeller çağı’ olarak tanımlar, böylece neoliberal dogmanın iddia ettiği ‘serbest piyasa’ fikrinin aksine, dünya ekonomisinde çok-uluslu şirketlerin oynadığı merkezî rolü vurgular. Öte yandan bu yasa, sanayi için yedek emek ordusunun taşarak büyümesini, yani mutlak bir artı nüfusun ve aşırı düzeyde resmî yoksulluğun ortaya çıkmasını öngörür. Günümüz kapitalizminde bunun açık bir tezahürünü görmek mümkündür:
Küresel gelirlerin büyük kısmı çok az sayıda çok-uluslu şirketin kontrolündedir.
Ayrıca Oxfam’ın son raporları, küçük bir milyarder grubunun dünya nüfusunun yarısından daha fazla servete sahip olduğunu göstermektedir.
Bu çerçevede neoliberal saldırının — piyasa liberalleşmesi, deregülasyon ve kamu harcamalarında kesintiler yoluyla — eşitsizlikleri artırdığını ve Avrupa nüfusunun geniş kesimlerinin yoksullaşmasına katkıda bulunduğunu vurgulamak gerekir. Bu gelişmeler, Avrupa Birliği’nin temel ilkelerinden biri olan Refah Devleti’ni de aşındırmıştır. Ayrıca bu politikaların etkisi Güney Avrupa ile Kuzey Avrupa arasında farklı biçimlerde ortaya çıkmakta, böylece AB ülkeleri ve bölgeleri arasındaki eşitsizlikler daha da derinleşmektedir.
Uluslararası düzeyde ise neoliberal politikalar aşırı derecede eşitsiz mübadele dinamikleri üretmiştir. Birçok çalışmamda gösterdiğim gibi, bu durum Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e doğru eşi görülmemiş bir artı-değer transferine yol açmıştır. Bunun sonucu olarak sistemin çevre bölgelerinden kitlesel bir zorunlu göç dalgası ortaya çıkmıştır. Bu nüfus hareketleri yalnızca savaş ve iklim değişikliğinin etkilerinden kaçan mültecileri değil, aynı zamanda işsizlikten ve aşırı yoksulluktan kaçan insanları da kapsamaktadır.
Göçmenlerin kamusal düşmanlar olarak toplumsal inşasıyla paralel olarak, neoliberal politikalar; demokratik kurumların yurttaşların ihtiyaçlarına yanıt vermediği yönünde bir algı yaratmıştır. Bu hoşnutsuzluk, göç ve suç gibi meseleler üzerinden ‘halkı’ güçlendirmeyi vaat eden ve geleneksel partileri bu sorunları çözemedikleri gerekçesiyle eleştiren aşırı sağ popülist partilerin yükselişinde açık biçimde görülmektedir. Bu süreç aşırı milliyetçi söylemin, yabancı düşmanlığının ve nefret dilinin yaygınlaşmasına zemin hazırlamakta ve neo-faşist eğilimleri besleyen tehlikeli bir duruma kapı aralamaktadır.
Buna ek olarak, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi Amerika Birleşik Devletleri ile kurulan stratejik ittifakı, muhtemelen onarılamayacak ölçüde zedelemiştir. Münih Raporu’nda ‘yıkıcı’ olarak tanımlanan Trump’ın dış politikası yerleşik kurumları ve kuralları aşındırmaktadır. Müttefiklerine ‘vasal’ muamelesi yapması da Avrupa Birliği içinde ciddi gerilimler yaratmıştır. Rusya–Ukrayna savaşı ve NATO içindeki anlaşmazlıklar bu gerilimleri daha da artırmıştır. Bu ikinci dönemin en kaygı verici gelişmelerinden biri, Trump yönetiminin Avrupa’daki aşırı sağ güçlerle açık biçimde hizalanmasıdır.
Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde bu güçler ‘yurtsever partiler’ olarak tanımlanmaktadır. Trump müttefiklerine karşı tehdit ve zorlamayı normalleştirmiştir. Grönland’ı ilhak etme tehdidi, cezalandırıcı gümrük tarifeleri ve İspanya gibi ülkelere jeopolitik hedeflerine boyun eğmedikleri gerekçesiyle uygulanan ticari şantaj, ortaklarla ilişkilerin yeni ve benzeri görülmemiş bir biçimini temsil etmektedir. Bu koşullar altında Avrupa Birliği’nin Amerika Birleşik Devletleri ile kurduğu stratejik ittifak ciddi biçimde tehdit altındadır.
Başlangıçtaki soruya geri dönersek, Avrupa Birliği’nin kurucu ilkeleri neoliberalizm altında resmen ortadan kaldırılmış değildir; ancak bu ilkeler öyle bir biçimde yeniden yorumlanmış ve uygulanmıştır ki fiilen anlamsızlaşmış ya da piyasa mantığına tâbi kılınmıştır. Bu durum Avrupa projesinin kalbinde derin bir gerilim yaratmaktadır. Bana göre en tehlikeli gelişme, Avrupa’nın büyük güçlerinde — hatta belki tüm kıtada — aşırı sağın yükselişi ve neo-faşizmin örtük tehlikesidir. Belki de küresel kapitalist ve emperyalist sistem içinde Batı hegemonyasının gerilemesine tanıklık ediyoruz. Eğer durum buysa, görünen o ki Avrupa yönünü kaybetmiş ve savrulmaktadır.”
Mülteci krizi ve göçmen politikaları bağlamında Avrupa’daki güncel durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Neoliberal politikalarla şekillenen ve 2015 mülteci kriziyle daha da keskinleşen Avrupa Birliği’nin göç politikası, katı sınır denetimini piyasa mantığıyla birleştiren bir modele evrilmiştir. Bu sentez, teknik verimlilik söylemi altında riskleri dışsallaştıran, haklara erişimde hiyerarşiler üreten ve Avrupa projesinin içsel çelişkilerini derinleştiren bir sistem yaratmıştır.
Göç bağlamında AB’nin neoliberal doktrini benimsemesi açık bir paradoks doğurmuştur: sermayenin, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımının teşviki ile yoksulların ya da sığınmacıların hareketine giderek daha yüksek engeller konulması aynı anda yürütülmektedir. Bu doğrultuda alınan başlıca önlemlerden biri, Türkiye, Libya ve Tunus gibi ülkelerle yapılan anlaşmalar aracılığıyla sınırların dışsallaştırılmasıdır; bu anlaşmalarla göç kontrolü finansman karşılığında üçüncü ülkelere devredilmektedir. Bu durum, güney yönünde yer değiştiren ‘esnek bir sınır’ ortaya çıkarmıştır.
İkinci olarak, son derece seçici bir göç politikası benimsenmiş, ‘Blue Card’ gibi düzenlemelerle yüksek vasıflı işgücünün göçü teşvik edilirken, düşük vasıflı işgücü göçü ve sığınma için yasal kanallar kısmen ortadan kaldırılmıştır.
Üçüncü olarak ise göç kontrolünün özelleştirilmesine yönelik mekanizmalar geliştirilmiştir. Bu bağlamda, güvenlik hizmetleri, sınır duvarı inşası ve geri gönderme merkezlerinin işletilmesi gibi alanlarda faaliyet gösteren özel şirketler için göç kontrolünün son derece kârlı bir sektöre dönüştüğünü; milyarlarca Euro’luk bir ‘göç kontrol endüstrisi’nin ortaya çıktığını belirtmek gerekir. Buna karşılık, dayanışmanın kriminalize edildiği de gözlemlenmektedir.
Örneğin denizde kurtarma faaliyetleri yürüten sivil toplum kuruluşlarını cezalandıran düzenlemeler bunun açık göstergesidir. Bu yaklaşımın arkasındaki temel mantık, devlet tarafından sağlanmayan her türlü insani yardımın “düzensiz göçü meşrulaştırdığı” ve dolayısıyla cezalandırılması gerektiği varsayımıdır.
2015 mülteci krizi, bu neoliberal eğilimleri hızlandıran ve radikalleştiren bir dönüm noktası olmuştur. O dönemde bir milyondan fazla insanın Avrupa’ya ulaşması ciddi bir lojistik sorun yaratmış ve Avrupa bütünleşme modelinin çelişkilerini açığa çıkaran bir siyasi sarsıntıya yol açmıştır.
AB’de uygulanan ve mülteci kriziyle daha da derinleşen neoliberal göç politikalarının başlıca sonuçları şu şekilde özetlenebilir: Kalıcı bir insanî kriz ortaya çıkmış, Akdeniz dünyanın en ölümcül sınır hattına dönüşmüştür; savaş ve totalitarizmin küllerinden doğan değerler sistemi ciddî bir kriz yaşamış ve açıkça ırkçı politikalar yaygınlaşmıştır ve en önemlisi, göçmenlerin kamusal düşman olarak algılanmasına dayanan söylemlerle beslenen aşırı sağın yükselişi hız kazanmıştır.
Göç politikası aynı zamanda AB’yi karşıt bloklara bölmüştür:
Yunanistan ve İtalya gibi ‘ön cephe ülkeleri’, Almanya gibi ‘varış ülkeleri’ ve göçü reddeden ülkeler arasında oluşan ayrışma, bütünleşmenin temelini oluşturan karşılıklı güveni aşındırmıştır.
Bu çerçevede özellikle vurgulamak istediğim bir diğer husus, Avrupa nüfusunun hızla yaşlanmasıdır. Bu durum, kıtayı etkileyen en önemli yapısal ve toplumsal dönüşümlerden biridir. Bu geçici bir kriz değil, önümüzdeki on yıllarda Avrupa Birliği’nin ekonomisini, refah devletini ve toplumsal dokusunu kökten dönüştürecek kaçınılmaz bir demografik değişimdir. 2050 yılına gelindiğinde her üç Avrupalı’dan birinin 65 yaşın üzerinde olacağı tahmin edilmektedir.
Meslektaşım ve dostum Stephen Castles’ın geliştirdiği önemli bir kavrama atıfla belirtmek gerekir ki, Avrupa’daki toplumsal dönüşüm kaçınılmazdır. Bu sürecin nasıl yönetileceği, yakın gelecekte ortaya çıkacak toplumun uyumlu ve çok-etnili mi, yoksa derin biçimde parçalanmış, yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla malul bir yapı mı olacağını belirleyecektir.
Bu açıdan bakıldığında Avrupa tarihsel bir dönemeçte bulunmaktadır. Geleceği belirsizdir ve büyük ölçüde demokratik güçlerin eşitsizliklerle mücadele eden etkili entegrasyon politikaları ve umut verici bir siyasal anlatı geliştirme kapasitesine bağlıdır. Bu bağlamda yapısal ırkçılıkla mücadele etmek ve çeşitliliği kapsayan geniş bir Avrupa kimliği inşa etmek hayati önem taşımaktadır. Öte yandan, aşırı sağın siyasal ve toplumsal olarak tecrit edilmesi, söylemlerinin normalleşmesinin önüne geçilmesi ve bu söylemlerin veri ve eğitim yoluyla çürütülmesi gerekmektedir. Ayrıca göçün çözülmesi gereken bir sorun değil, insanlık, akıl ve öngörüyle yönetilmesi gereken bir gerçeklik olduğunun kabul edilmesi büyük önem taşır.
Bu noktada, pandemi öncesinde Foundation for European Progressive Studies (FEPS) bünyesinde bir araya gelen sol görüşlü Avrupalı parlamenterlerle yürüttüğümüz bir çalışmayı hatırlatmak isterim. Bu grup içinde, söz konusu sorunlar ve Avrupa Parlamentosu’nda aşırı sağın yükselişi üzerine yoğunlaşmıştık. O dönemde United for a Different Migration başlıklı bir belge hazırladık. Bu belgede, daha kapsayıcı bir Avrupa kimliği fikrini teşvik etmenin yanı sıra, çağdaş kapitalizm koşullarında —özellikle Afrika kıtası bağlamında— göç hareketlerinin temel nedenlerine odaklanmanın önemini tartıştık. Yüksek demografik artış potansiyeli nedeniyle Afrika’nın gelecekte göçün başlıca kaynağı olacağı öngörülmektedir. Bu da bizi Afrika ülkelerinde kalkınma politikalarının teşvik edilmesi gerekliliği üzerine düşünmeye sevk etti. Amacımız yalnızca mevcut göç akımlarının sonuçları ve bunların yıkıcı insanî etkileriyle değil, aynı zamanda sorunun kök nedenleriyle de yüzleşmekti.
Son olarak değinmek istediğim bir diğer önemli konu, neoliberal dönemde Avrupa’ya hâkim olan dışlayıcı göç politikalarına karşı yerel yönetimlerin oynadığı kritik roldür. Avrupa genelinde ‘sığınak kentler’, ‘dayanışma kentleri’ ve ‘misafirperver kentler’ günümüzün en dikkat çekici siyasal ve toplumsal olgularından biri hâline gelmiştir.
AB göç politikalarının —Yeni Göç ve İltica Paktı, sınırların dışsallaştırılması ve dayanışmanın kriminalize edilmesi gibi uygulamalarla— giderek daha kısıtlayıcı hâle geldiği bir dönemde, bu kentler yerel karşı-iktidar odakları olarak ortaya çıkmakta; devletlerin ve Avrupa Birliği’nin yönergelerine meydan okumakta, bunları ihlâl etmekte ya da yeniden yorumlamaktadır.
Bu girişimler yalnızca sembolik değildir; egemenliğin yeniden tanımlanmasına (belediye ile ulus-devlet arasındaki gerilim) işaret ederken, aynı zamanda insan haklarının yerel düzeyde somut biçimde savunulmasını sağlamaktadır. Sığınak kentler aynı zamanda birer entegrasyon laboratuvarıdır: Kendi deneyimleri üzerinden, dışlamanın değil kapsayıcılığın toplumsal uyum ve ekonomik dinamizm ürettiğini göstermektedirler. Üstelik bu kentler tek başına hareket etmemekte; Avrupa ve uluslararası düzeyde ağlar kurarak eylemlerini koordine etmekte ve birbirlerini korumaktadırlar.
Benzer bir doğrultuda, Kasım 2018’de Dünya Sosyal Forumu Göç kapsamında Meksika’da Sekizinci Dünya Sosyal Forumu Göç toplantısını gerçekleştirdik. Bu forumun en önemli çıktılarından biri, küresel ölçekte sığınak, dayanışma ve misafirperver kentler ağının teşvik edilmesi olmuştur. Bununla birlikte, bu alandaki ilerleme hâlen tamamlanmamış bir gündem olarak önümüzde durmaktadır.”
Aşırı sağın yükselişi ve mülteci krizi arasındaki simbiyotik ilişkiyi nasıl değerlendirmeliyiz?
“Avrupa’da aşırı sağ, mülteci krizi ve göçmen karşıtı politikalar arasındaki ilişki ne tesadüfîdir ne de tek yönlüdür. Aksine, her bir unsurun diğerini beslediği ve meşrulaştırdığı bir kısır döngü söz konusudur. Bu döngü, kendi kendini yeniden üreten bir siyasal ekosistem yaratarak Avrupa siyasetinin ağırlık merkezini giderek daha kısıtlayıcı ve dışlayıcı konumlara kaydırmıştır.
krizinin kaotik biçimde yönetilmesi, toplumda korku ve güvensizlik üretmekte; bu durum aşırı sağın söz konusu korkuları siyasal sermayeye dönüştürmesine, seçimlerde güç kazanmasına ve kendi gündemini dayatmasına olanak tanımaktadır. Geleneksel partiler ise oy kaybını önlemek amacıyla göç karşıtı politikaları benimsemeye zorlanmaktadır. Ancak bu politikalar, sorunun kök nedenlerine temas etmediği için hem sert hem de etkisiz kalmakta; sınır bölgelerindeki düzensiz ve kaotik gelişleri yeniden üretmektedir. Bu da başlangıçtaki korkuları besleyerek aşırı sağı daha da güçlendirmektedir.
2015 krizi, Avrupa’nın siyasal manzarasını yeniden şekillendiren bir deprem işlevi görmüştür. Bu yalnızca bir insanî kriz değil, aynı zamanda bir yönetişim ve dayanışma kriziydi; mevcut eğilimleri hızlandıran bir katalizör rolü oynamıştır.
Ortaya çıkan ‘kaos’ ve ‘kontrol kaybı’ algısı, aşırı sağ için son derece elverişli bir zemin oluşturmuştur. Aşırı sağ, “Bizi istila ediyorlar” ve ‘Onlar (AB ve geleneksel partiler) bize ihanet etti’ gibi basit ama güçlü anlatılar sunmuştur. Böylece kriz, insanï bir mesele olmanın ötesine geçerek varoluşsal ve güvenlik odaklı bir çerçeveye taşınmıştır. Aşırı sağ bu süreçten yalnızca faydalanmakla kalmamış, aynı zamanda krizi kolektif tahayyülde büyütmek ve süreklileştirmek için aktif bir rol oynamıştır.
Aşırı sağın seçim başarıları, geleneksel partiler (muhafazakârlar ve sosyal demokratlar) üzerinde doğrudan bir etki yaratmıştır. Seçmen kaybını önlemek isteyen bu partiler, göç meselesinde giderek daha kısıtlayıcı pozisyonlar benimsemiş; bu durum siyaset literatüründe ‘bulaşma etkisi’ ya da siyasal spektrumun ‘sağa kayışı’ olarak adlandırılmaktadır. Bu süreç, daha önce tabu sayılan söylemlerin normalleşmesine ve aşırı sağın önerdiği politikaların meşrulaşmasına yol açmıştır.
Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, göçmenlerin kamusal düşmanlar olarak inşa edilmesi ve neoliberal politikaların benimsenmesi, basit tarihsel tesadüfler değil; kıtanın siyasal ve toplumsal yapısını dönüştüren, birbiriyle sıkı biçimde bağlantılı bir üçlüdür. Ekonomik neoliberalizm ile kimlik temelli milliyetçilik, çoğu zaman çelişkiliymiş gibi sunulsa da, gerçekte aynı projeyi güçlendiren işlevsel bir simbiyoz kurmuştur: Refah Devleti’nin tasfiyesi, kolektif dayanışmanın zayıflatılması ve göçmenlerin günah keçisi olarak kullanılması yoluyla ekonomik ve siyasal gücün dar bir elitin elinde yoğunlaştırılması.
Bu bağlamda, aşırı sağın yükselişi ile neoliberalizmin ideolojik hegemonyası arasında derin ve karmaşık bir ilişki bulunduğunu vurgulamak gerekir. Bu iki olgu, kimi zaman ‘ekonomik milliyetçilik’ ile ‘küreselcilik’ arasında bir karşıtlık olarak sunulsa da, gerçekte siyasal alanı yeniden şekillendiren işlevsel bir ortaklık kurmuşlardır. Aşırı sağ, neoliberalizme verilen bir tepki olmaktan ziyade, pek çok açıdan onun siyasal mirasçısı ve otoriter bir düzelticisi olarak görülebilir.
Son olarak, ‘sığınak kentler’in Avrupa demokrasisinin sağlığını ölçen bir tür termometre işlevi gördüğünü belirtmek önemlidir. Aşırı sağın güç kazandığı yerlerde bu kentler saldırı altına girerken, direnç gösterdikleri yerlerde dayanışmanın bir ütopya değil, gündelik bir siyasal pratik olduğunu kanıtlamaktadırlar. Bu kentlerin tarihsel önemi, aidiyet kavramını yeniden tanımlamalarında yatmaktadır:
Ulus-devletler sınırlarını kapatırken kentler kapılarını açmaktadır.
Dünya duvarlar örerken mahalleler köprüler kurmaktadır. Bu süreçte, soy ya da milliyet yerine birlikte yaşam ve ikamete dayalı yeni bir siyasal örgütlenme biçiminin tohumları atılmaktadır.”
Amerika’daki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
ICE tarafından işlenen son cinayetleri ve Maduro’nun kaçırılmasını da göz önünde bulundurursak Trump’ın öncülük ettiği ve giderek Avrupa’nın da kapıldığı yeni bir faşist dalgayla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir mi? Eğer öyleyse neo-faşizmle nasıl mücadele edeceğiz?
“Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolü, ‘MAGA’ (Make America Great Again) emperyalizmi olarak nitelendirilebilecek bir eksen etrafında köklü biçimde yeniden tanımlanmıştır.
Bu yeni doktrin, geleneksel liberal demokrat müdahaleciliğinden ya da klasik muhafazakâr realizmden farklı olarak, saldırgan ekonomik milliyetçilik ile zorlayıcı jeopolitik stratejileri birleştirirken, küresel aşırı sağ ile açık bir ittifaka dayanmakta; uluslararası sistemi, tarihsel müttefiklerine maliyeti ne olursa olsun ABD lehine yeniden düzenlemeyi hedeflemektedir.
Bu yaklaşım özünde, ABD emperyalizminin gerileyişini ve Çin’in potansiyel yeni küresel hegemon olarak yükselişi karşısında bu gücü yeniden canlandırmaya yönelik umutsuz çabaları yansıtmaktadır. Donald Trump gibi tartışmalı ve meydan okuyan bir figürün yeniden başkan seçilmesi, Amerikan (Yankee) emperyalizminin yaşadığı derin krizin de bir göstergesidir.
‘MAGA emperyalizmi’nin başlıca özellikleri şöyle özetlenebilir:
- İlk olarak, dünya siyasetinde hiper-milliyetçi bir yaklaşım söz konusudur; bu yaklaşım, özellikle yüksek teknoloji tekelleri olmak üzere egemen sınıfın kilit kesimleri ve büyük ölçüde alt-orta sınıflardan oluşan Trump tabanı tarafından desteklenmektedir.
- İkinci olarak, ABD’nin hegemonik gücünün gerilemekte olduğu ve hem içeriden “istila eden” göçmenler hem de dışarıdan Çin ve Küresel Güney tarafından tehdit edildiği varsayımına dayanan neo-faşist ve rövanşist bir perspektif teşvik edilmektedir; bu çerçevede ABD’nin zayıf ve bağımlı müttefikler tarafından da engellendiği iddia edilmektedir.
- Üçüncü olarak ise bu yaklaşım, hem ulusal hem uluslararası düzeyde keskin ve saldırgan bir aşırı sağa kayışı temsil etmektedir. Küresel ölçekte tüm kaynakların, diğer aktörler pahasına ABD’nin gücünü artırmaya ve başlıca rakip olarak görülen Çin’i geriletmeye yönlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır.
Ticarî ilişkiler, neoliberal ilkelerin öne sürdüğü gibi karşılıklı faydaya dayalı değişimler olarak ele alınmamaktadır (ki bu ilkeler, Latin Amerika ve Karayipler’deki eleştirel düşüncenin de vurguladığı üzere, tarihsel olarak hiçbir zaman gerçekleşmemiş; aksine eşitsiz mübadele dinamikleri tarafından belirlenmiştir). Bunun yerine, ticaret ulusal güç temelinde şekillenen, bütünüyle işlemsel ilişkiler olarak kavranmaktadır.
Bu çerçevede Donald Trump, ABD’nin dünyanın tartışmasız en büyük askerî gücü olma konumundan yararlanarak, ekonomik ve özellikle askerî emperyal güç aracılığıyla eşitsiz mübadele dinamiklerini daha da derinleştirmeyi hedeflemektedir.
Bu çerçevede, Trump yönetiminin dünyaya yönelik gümrük tarifeleri uygulaması yalnızca ekonomik kazanç arayışı değildir; aynı zamanda jeoekonomik ve jeopolitik hâkimiyeti güvence altına almaya yönelik bir güç stratejisidir. Yüksek tarifeler ve askerî önceliklerdeki değişim (savunma harcamalarında önemli artışlar dâhil), ABD’yi uzun süredir müttefiki olan ülkelerle dahi karşı karşıya getirmiş; Çin ve Küresel Güney’e karşı yürütülen ‘Yeni Soğuk Savaş’ı hızlandırmıştır.
MAGA çizgisindeki ulusal popülist hareket, güçlü bir ırksal unsur içeren bir dünya görüşüne dayanmaktadır. Bu bakış açısına göre ABD, beyaz ve Hristiyan bir ulus olup, “kaçınılmaz kaderi” dünyaya hükmetmektir. Trump Doktrini’nin ahlakî temeli nettir: Adalet, “güçlünün çıkarı”ndan ibarettir.
Uzun yıllardır ABD’de göç meselesini, özellikle Meksika ile ABD arasındaki neoliberal yeniden yapılanma ve göç ilişkisini örnek alarak incelemekteyim. Trump’ın düzensiz göçmenlere karşı yürüttüğü ve onları suçlu ya da kamusal düşman olarak damgalaması, Avrupa’daki aşırı sağ söylemlerle paralel biçimde, göçmenlerin
ABD ekonomisi açısından stratejik önemini gizlemeye yönelik ideolojik bir söylemdir. Bu durum adeta ‘kendi ayağına kurşun sıkmak’ anlamına gelmektedir. Avrupa’da olduğu gibi ABD’de de nüfus, özellikle yerli beyaz nüfus hızla yaşlanmaktadır. Son 15 yılda işgücü talebindeki artışın yüzde 45’i başta Meksika olmak üzere Latin Amerika ve Karayipler’den gelen göçmenler tarafından karşılanmıştır. Bu durum, giderek göçmen emeğine bağımlı hâle gelen ABD’nin GSYH büyümesini de doğrudan etkilemektedir. Dahası, inovasyon ve yüksek teknoloji gibi stratejik alanlarda dahi ABD göçmenlere bağımlıdır:
Patentlerin yüzde 54’ü yabancılara aittir.
Bu bağlamda, ABD hükümetinin vize politikalarının işgücü piyasasının ihtiyaç duyduğundan çok daha az sayıda vize verilmesine dayandığını vurgulamak gerekir. Bu durum, devlet politikası sonucu giderek büyüyen bir ‘belgesiz nüfus’ yaratmaktadır. Bu nüfus, artan işgücü talebini karşılamakta, vergi ödemekte ve işgücü maliyetlerini düşürmekte; ancak sosyal haklardan yararlanamamaktadır.
Öte yandan, Güney ülkelerinde göç baskısı, ABD emperyalizminin yön verdiği eşitsiz mübadele ve artı-değer transferi dinamikleriyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle ‘yasadışı göçmen’i kamusal düşman olarak tanımlamak son derece irrasyoneldir. ICE tarafından gerçekleştirilen son cinayetler de bu irrasyonel ve çarpık mantığın bir parçasıdır.
Donald Trump, saldırgan ve aşırı milliyetçi neo-faşist söylemiyle, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının yaygınlaştığı derin biçimde bölünmüş bir Amerikan toplumu yaratılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Ancak bu eğilim aynı zamanda ABD içinde ciddi bir dirençle karşılaşma potansiyeline sahiptir. Yaklaşan seçimler bu açıdan belirleyici olacaktır. Paradoksal biçimde, Trump liderliğindeki MAGA emperyalizminin en büyük engellerinden biri yine ABD toplumu olabilir.
İkinci başkanlık döneminde Trump, ‘Monroe Doktrini’ni yeniden yorumlayarak kimi zaman ‘Trump Koruları’ olarak da anılan bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu yaklaşım, ‘America First’ politikası doğrultusunda Batı Yarımküre’de ABD hegemonyasının saldırgan ve genişlemeci biçimde yeniden tesis edilmesini ifade etmektedir.
Bunun en çarpıcı örneği, 3 Ocak 2026’da Caracas’ta gerçekleştirilen ve Nicolás Maduro’nun yakalanmasıyla sonuçlanan ABD askerî operasyonudur. Bu müdahale, modern dönemde bir Güney Amerika ülkesine yönelik ilk doğrudan ABD askerî müdahalesi olarak, devlet egemenliğinin eşi benzeri görülmemiş bir ihlâli niteliği taşımaktadır.
Trump’ın Monroe Doktrini yorumu, çok taraflılık iddiasını tamamen terk ederek kaba güç ve hegemonik kontrolü esas alan bir stratejiye yönelmektedir. Ayrıca Trump’ın ‘Amerikalar Kalkanı’ gibi girişimler aracılığıyla bölgedeki aşırı sağ hükümetlere açık destek verdiği ve Brezilya, Meksika ve Kolombiya gibi sol hükümetleri tecrit etmeye çalıştığı da görülmektedir.
Meksika kontrollü bir kararlılık tutumu sürdürürken, Brezilya söylemsel düzeydeki çatışma ile karmaşık ekonomik gerçeklik arasında stratejik bir denge arayışındadır; buna karşılık Kolombiya, ufukta belirleyici seçimlerin belirdiği, açık çatışma ve yüksek risk içeren bir konumda bulunmaktadır.
Son olarak, Trump’ın ikinci döneminde Avrupa Birliği’ne yönelik politikaları benzeri görülmemiş bir saldırganlık düzeyine ulaşmıştır. Bu politikalar, ekonomik baskı ve toprak taleplerini, transatlantik ittifakın temellerini açıkça sorgulayan bir yaklaşımla birleştirmektedir.
Trump, AB’yi bir ortak olarak değil, ticarî ve jeopolitik bir rakip olarak konumlandırarak tâviz koparmaya çalışmaktadır. Bu gerilimin en belirgin başlıklarından biri, Grönland’ı satın alma yönündeki girişimlerdir. Tarife savaşları ve NATO’ya yönelik dalgalı taahhütler de bu krizi derinleştirmiştir. Bu süreçte transatlantik ilişkiler, adeta ardışık krizler dizisine dönüşmüştür. Avrupa’nın tepkisi ortak bir biçimde ‘şantaj’ı reddetmek olsa da, Fransa ve Almanya öncülüğünde daha sert bir tutum ile Birleşik Krallık’ın savunduğu diyalog arayışı arasında gidip gelmektedir.
Ortak hedef ise, öngörülemez bir eski müttefikin baskısına dayanabilecek bir Avrupa inşa etmektir. Ayrıca 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla başlayan savaş, onlarca yılın en ciddi transatlantik krizlerinden birine yol açmıştır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında sergilenen birlikten farklı olarak, Avrupa’nın bu krize verdiği tepki daha temkinli ve bölünmüş olmuş; bu durum iki taraf arasında ciddî bir yarılmaya işaret etmiştir.”
Kapitalizm ve göç arasındaki ilişki sizce doğrusal mıdır?
“Bu ilişki doğrusal değildir. Önceki yanıtlarımda da vurguladığım üzere, neoliberalizmin ortaya çıkışı bu ilişkide önemli bir kırılma yaratmıştır. Çağdaş kapitalizm ve emperyalizm bağlamında göç ile kalkınma arasındaki ilişkiye dair kendi araştırmalarım da bu tespiti doğrulamaktadır.
Bu çerçevede temel meselelerden biri, günümüz kapitalizminin içinde bulunduğu derin krizi ve bunun Kuzey–Güney ya da merkez–çevre ayrımı bağlamında göçün mevcut seyriyle nasıl iç içe geçtiğini kavramaktır. Karl Marx’ın Kapitalist Birikimin Genel Yasası’na dayanan ve bu yasanın Küresel Kuzey ile Küresel Güney’de nasıl farklı işlediğini dikkate alan bir neoliberalizm çözümlemesi olmaksızın, günümüz göç olgusunu anlamak ya da onu içinde bulunduğumuz tarihsel krizle ilişkilendirmek mümkün değildir.
Neoliberal yeniden yapılanma, ‘bilişsel kapitalizm’ olarak adlandırılan olgunun küresel ölçekte yayılmasının önünü açmıştır. Bu, esasen üçüncü ve dördüncü sanayi devrimlerinin sunduğu yeni birikim olanaklarına dayanan emperyalist bir genişleme stratejisini ifade eder. Söz konusu strateji, üretim süreçlerinin yüksek teknoloji temelinde ulus-ötesileşmesi ve dolaşım alanının yeniden yapılandırılmasıyla ortaya çıkan büyük kâr fırsatları tarafından yönlendirilmektedir.
Ancak bu gelişmeler, Marx’ın kapitalizme atfettiği tarihsel misyonla —yani üretici güçlerin gelişimi aracılığıyla sınıfsız bir topluma doğru ilerleme fikriyle— örtüşmemektedir. Aksine, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin ürünlerinin, büyük çok-uluslu şirketlerin patentleri tekelleştirmesi yoluyla rant temelli biçimde sahiplenilmesi söz konusudur.
Bu durum, kapitalist modernitenin son dönemdeki seyrinin insanlığı sürüklediği uygarlık ölçeğindeki krizle yakından bağlantılıdır. Bugün yalnızca döngüsel krizlerle değil, çok boyutlu ve derin bir yapısal krizle karşı karşıyayız. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler kıtlığın aşılmasına imkân verebilecek düzeye ulaşmış olmasına rağmen, küresel yoksulluk, gıda krizi ve gezegenin sürdürülebilirliğini tehdit eden ekolojik kriz varlığını sürdürmektedir.
Çağdaş kapitalizm ve emperyalizmin bir diğer boyutu, sistemin derin çelişkilerinin çevre ülkelere aktarılması çabasıdır. Üçüncü ve dördüncü teknolojik devrimler, başlangıçta çok-uluslu şirketlerin üretim süreçleri içinde yeni bir küresel işbölümü yaratmıştır:
Bilgi-yoğun faaliyetler merkez ülkelerde yoğunlaşırken, emek-yoğun faaliyetler çevreye kaydırılmıştır.
Bu durum, çevrede ortaya çıkan bir tür ‘enklav ekonomisi’ne yol açmış ve yaratılan artı-değerin neredeyse tamamının dışarıya transfer edilmesini mümkün kılmıştır. Sonuç, üretim sürecinde emek ile sermaye arasındaki ilişkiye benzer biçimde işleyen aşırı bir eşitsiz mübadele düzenidir. Bu olguyu, emek gücünün dolaylı ya da “cisimsiz” ihracı olarak tanımlıyorum; bu süreç aynı zamanda Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e doğru önemli ölçekte zorunlu emek göçünü de beraberinde getirmiştir.
1990’lardan itibaren bilişsel kapitalizmin derinleşmesiyle birlikte, yalnızca düşük ya da görece düşük vasıflı işgücünün değil, aynı zamanda vasıflı ve yüksek vasıflı emeğin de dolaylı ve doğrudan ihracı söz konusu olmuştur. Bu süreç, özellikle Silicon Valley öncülüğünde inovasyon ekosistemlerinin yeniden yapılandırılmasıyla yakından ilişkilidir.
Burada vurgulanması gereken temel nokta şudur: Neoliberal yeniden yapılanma sonrasında şekillenen çağdaş kapitalizm, çevre ülkelerin —başta ABD olmak üzere— büyük emperyal güçlerin birikim süreçlerine bağımlı ve tâbi kılınmasını içerir.
Ancak aynı zamanda merkez ülkelerin de tarımdan madenciliğe, bilgi ve inovasyon-yoğun sektörlerden hizmetlere kadar hemen her alanda çevre ülkelere giderek daha fazla bağımlı hâle geldiğini göstermektedir.
Dolayısıyla Güney’den Kuzey’e doğru bağımlılık derinleşirken, Kuzey’den Güney’e doğru da artan bir bağımlılık söz konusudur. Kuzey–Güney arasındaki bu derin karşılıklı bağımlılık, ekonomik faaliyetlerin neredeyse tüm alanlarında gözlemlenmektedir.
Bu durum, Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesiyle de görünür hâle gelen ABD emperyalizminin kriziyle birleştiğinde, neoliberalizmin ve bağımlılık ilişkilerinin aşılmasına yönelik yeni imkânlar ortaya çıkarmaktadır. Bu imkânlar, azgelişmişliğin ve bağımlılığın yapısal nedenleriyle yüzleşmeyi gerektirir.
Bu perspektiften bakıldığında, Latin Amerika eleştirel düşüncesinin önde gelen isimlerinden Bolívar Echeverría’nın ‘alternatif modernite’ olarak adlandırdığı ufka yönelik yeni olanaklar belirmektedir:
Kâr güdüsüne değil, toplumsal ihtiyaçlara ve doğayla uyuma dayanan bir bilim ve teknoloji anlayışı. Bu süreçte çevre ülkelerin belirleyici bir rol oynayacağına inanıyorum.”








