Mümtaz’er Türköne yazdı: Hırsızlar cesur olur ama…

Talebelik yıllarında -tam olarak 1978’de- yedi günü Ankara Emniyeti’nin bodrum katındaki “müteferrika” denen, dar ve pis nezarethanesinde geçirmiştim. Tıklım tıklım doluydu, sağcılar-solcular barış içinde muhabbet ediyor, birbirimizi daha yakından tanımaya çalışıyorduk. Derken aramıza perişan vaziyette bir genci attılar. Üst baş darmadağın, işkenceden perişan bir delikanlı. Hemen kontrolü ele geçirdi, bizi kenara itti ve dizlerine kadar katladığı pantolonuyla, falakadan şişmiş ayak tabanları için ıslattığı zeminde volta atmaya başladı. Acı çektiği aşikârdı, yine de başı dik “Beni konuşturamazlar” diye, bağıra bağıra postasını koymaya devam ediyordu. Bu yiğit ve cesur delikanlıya hepimiz saygı duymuştuk. Sonunda herkesin merak ettiği soruyu ben sordum: Hangi örgüttendi?

“Hırsızlar cesur olur”

Bana küçümseyen gözlerle baktı ve şöyle dedi: “Ne örgütü abi, beni araba aküsü çalmaktan aldılar. Sakladığım yeri söyletmek için eziyorlar.”

50 yıl öncesinden, bu hatıradan hafızama kazınan temel fikir: “Hırsızlar cesur olur.”

Malı çalınanla çalanı yan yana getirin: Hangisi daha yiğit ve daha cesurdur? Zorluklara direnme gücü, kendini savunma refleksi hangisinde daha güçlüdür?

İsmet İnönü’ye atfedilen, “Dürüst insanlar hırsızlar kadar cesur olmadıkça…” aforizması, bu yüzden sadece umutsuz bir temenniyi yansıtır.

Borsa soygununun zeytinyağı gibi üste çıkan cüretkâr-cesur hırsızları

Eski zamanlardaki gibi, ayaklarından sallandırıp teşhir etme cezası artık yok. Bunun yerine uzun yıllar boyu hayatlarını küçük hapishane koğuşlarına sığdıracaklar ve sonrasında kalan ömürlerini alınlarına kazınmış “hırsız” damgası ile yaşayacaklar. Üstelik malları müsadere edilecek, fakr ü zarurete düşecekler. Evlatları bile bir hırsızın çocuğu olarak başları eğik gezecek.

Elinde hâlâ yetki bulunan, güç sahibi soyguncuların ölümüne bir savaşı bütün imkânlarını seferber ederek ve sınırları zorlayarak cansiperane yürüttüklerini tahmin etmek, bu yüzden çok zor değil. Panik, telaş hali cabası. Öyle ki, paçayı sıyırabilmek için 3. Dünya Savaşı’nın çıkması, Türkiye’nin topyekûn yanıp kül olması için dua bile ederler.

Hiç hırsızdan vatansever olur mu?

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in, aklı erenlerin kelime kelime şerh ettiği basın açıklamasını, hırsız çetelerinin karargahına hiç beklemedikleri bir yerden atılan el bombası olarak görmek sanırım doğru olacak. Patlayan bombanın yarattığı tahribat hem çok büyük hem de kalıcı.

Bakan şifahen konuşmuyor, elindeki metni vurgularına pek dikkat etmese de kelime kelime okuyor. Metnin yukarılardan gelen bir talimatın eseri olduğu, son haline gelene kadar tartışmalı beyin fırtınalarının estiği, kelimelerin özenle seçildiği ve kurgunun çok dikkatli yapıldığı belli. Hatta sonrasında yukarıdan bir ikaz geldiği, Bakanın bloğunda yer alan, pek de öncekiyle çelişmeyen yazılı açıklamadan belli.

İktidara sırtını dayamış bir kartel

Bakan, finans bürokrasisinin tamamını, siyasetçileri ve yandaş medyayı, hemen herkesi töhmet altına sokacak şekilde “soygun çetesi”ne dahil ediyor. Yine tam olarak muhalefet jargonuna uygun bir kelime ile, borsa çetesini özel sektörü ele geçirmeye kalkan bir “kartel” olarak niteliyor. Bazen bir cümlenin anlam kazanması için kasten bırakılan boşluğun mantık kurallarına ve hayatın gerçeklerine uygun şekilde tamamlanması yeterlidir.

Şu cümleyi alın: “Bu örgütsel yapının içindeki isimler arasında hiyerarşik ve sistemli bir işbirliğinin delillerine ulaştık. Borsa bürokrasisi, manipülasyonları yapanlar ve medya arasında kapsamlı bir iş birliği yapıldığını görüyoruz.”

Nedir bu cümledeki eksik? Bu hiyerarşik ve sistemli işbirliği, ancak ve ancak siyasetçilerin aradaki bağı kurması ile mümkün olabilir. Nitekim Adalet Bakanı Akın Gürlek’in şu cümlesi daha açık: “Parayı kontrol eden mekanizmanın içindeki isimler, rüşvet çarkını kurarak üzerlerindeki denetim mekanizmalarını etkisiz hale getirmişlerdir.”

Siyasetçileri de kapsamayan bir rüşvet çarkı, denetim mekanizmalarını nasıl etkisiz hale getirecek? Buraya kadar mevzuyu kavrayamayanlar için Bakan Gürlek şu cümle ile kopya veriyor:

“Fon piyasamızda suç yapılanmasına iltisak etmiş en üst düzeyden en alt düzeye kadar bürokratik isimler, gerçek ve tüzel kişiler, siyasi profiller hakkında yasal işlemler yapılmış ve yapılmaktadır”.

Öncekilerden farklı olarak bu cümleye “siyasî profil” tabiri ile soygunun siyaset ayağı için yer verildiği belli değil mi?

Çete mensupları, hırsız cesareti ile direniyor

Bakanın kendisini de bulunduğu koltuğu da aşan bir operasyon var bu basın açıklamasında. Sonunda Cumhurbaşkanı’na yapılan atıf, bu tahkimatın yukarılarda kurulduğunu gösteriyor.

Kime karşı operasyon? Adres belli. Bürokraside ve siyasette direnen soygun çetesine karşı.

Demek ki hâlâ iş başında olan ve kamu gücü kullanan çete mensupları, hırsız cesareti ve pervasızlığı ile direniyor. Kelepçe takılıp hapse gönderilenler dışardakileri ya satıyor ya da tehdit ediyor. Yerli ve milli finans kapitale ve devlet içindeki destekçilerine karşı, yerli ve milli iktidar tarafından yürütülen soruşturma her adımda mayınlara takılıyor. Kimse işin içinden çıkamıyor, direnç kırılamıyor, kangren olan kol kesilip atılamıyor.

Bakanın basın açıklaması, patinajdan çıkmak için yukarıdan gelen işaret ile arkadan bir destek gibi görünüyor.

Garip olan şu: Muhalefet, dönüp dönüp referans alarak Bakanın bu resmî cümleleri ile AKP iktidarını suçlayacak. Ama Bakan Gürlek’in iktidarın karanlık mevzilerini yerle bir eden bu açıklaması ile eş zamanlı olarak Özgür Özel, çözülemeyen kriz için doğrudan Adalet Bakanı’nın kendisini işaret ediyor. Bu garip çakışmadan çıkartabileceğimiz tek mantıklı sonuç var: Soyguncular, suret-i haktan görünüp muhalefeti bile manipüle edebiliyorlar. Yoksa Adalet Bakanı, iddialı sözlerle soygun çetesinin karargahına el bombasını fırlatırken, Özgür Özel ona neden mâni olmaya kalksın ki?

Kamu gücü olarak medya

Bakanın soygun çetesine dahil ettiği medya ayağı, açıkça kamu reklamlarıyla saltanat süren, astronomik ücretlerle kalem oynatan, korumalarla dolaşan yandaş gazetecileri hedef alıyor. Borsa soygununu deşifre etmek için ön safta mücadele eden ve hemen gece vakti gözaltına alınıp içeri tıkılan Şaban Sevinç, Mustafa Balcı gibi, cebinde taksi parası olmadığı için toplu taşımı kullanan muhalif gazetecilerden bahsedilmediği ortada. Ne tuhaf: Hesap soran gazetecilerle, Adalet Bakanı şimdi aynı safta. Keşke gözaltı kararı veren savcılar, tutuklayan hakimler de durumun farkında olsalar.

Yiğitlik sadece hırsızlara mahsus değil, karşılarında en az onlar kadar cesur gazeteciler var. Bu tablo bile derin anlamları ve arka plandaki çetrefil ilişkileri haber veriyor.

Kapalı kapılar arkasında olup bitenler, hırsız-uğursuz takımının tahkimatı ve onlara karşı mesleğinin hakkını cesaretle veren gazeteciler hakkında sağlam bir fikir verecek örnek bir olay üzerinde duralım.

İktidar yanlısı Diriliş Postası’nın yazarı Yiğit Uzun, Tera ile Bremen’de yaşayan bir mızıkacı (avukat) arasındaki bağlantıya dair bir bilgiyi X’te paylaşınca gözaltına alındı. Karar’da Yıldıray Oğur, gözaltı gerekçesi olan olayı geniş bir dosya halinde tek bir makaleye sığdırıp deşifre etti. Sonuç: Yiğit Uzun, her ne kadar çalıştığı gazeteden kovulsa da serbest bırakıldı. Yıldıray Oğur’un müdahalesi hem zekice hem de cesurane. Üstelik olup bitenler ve potansiyel neticeleri hakkında çok şey barındırıyor.

Yiğit Uzun’u gözaltına alan savcının muhtemelen hiç kabahati yoktur, yukarıdan gelen bir talimatın gereğini yapmıştır. Ortada hiçbir şey yok, ama bir gözaltı kararı var. Güçlü bir tahkimat olmasa, birileri işgüzarlık yapmasa böyle bir gözaltı gerçekleşmez. Panik hali ve sonuç belli: Gözaltı olmasa, kimsenin bu olaydan haberi olmazdı. Yıldıray Oğur’un yaptığı ise bu zorbaca tahkimatı, olayı deşifre ederek çözmek. Yiğit Uzun, yatsın kalksın Yıldıray Oğur’a dua etsin.

Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı’nın tutuklu yargılanmasına gelince…

İddianamede istenen 14’er, 18’er yıl toplam hapis cezaları çok abartılı. Hele “kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirmek” suçu, ülke ekonomisini yerle bir eden tescilli bir soygunun üstünün örtülmesinin bahanesi olarak algılanabilir. İddianame, soygun haberi yapan gazetecilerin tamamına caydırıcı nitelikte bir etki yaratabilir.

“Yargı gazetecileri korumakla mükelleftir”

Savcılar ve hakimler “kamu” kelimesinin anlamını yanlış biliyor. “Kamu”, “halk” demektir. Kamu görevlisi, halk adına görev ifa eden kişidir. Bu dava konusunda kamu görevi yapan Bakan değil, gazetecilerdir. Gazetecilerin yaptıkları ve tutuklanmalarına gerekçe olan suçlamalar, gerçekte çok önemli ve kritik kamu çıkarının korunması olarak yorumlanabilir. Fon soygunun bütün kapsamı ve derinliği ile ortaya çıkartılması, suçluların enterne edilmesi millî menfaat ölçeğinde, ülkenin genel ekonomik menfaatleri için elzem. Yargının kanun maddelerini kamunun çıkarına ve caydırıcılığa göre yorumlaması ve tasarrufta bulunması gerekir.

Yargı bu olayda koruma ordusu ile gezen Bakanı ve bir siyasî partinin sözcüsünü değil, halkın haber alma özgürlüğünü, dolayısıyla gazetecileri korumakla mükelleftir. Bu davada caydırıcılık nesnel olarak potansiyel suçlara değil, suçu ortaya çıkartacak ve adaletin tecellisine katkı sağlayacaklara yönelik tecelli ediyor. Hukuken ortada aleni bir sakatlık mevcut. Hele Adalet Bakanı’nın yukarıdaki beyanından sonra, bu gazetecilerin yargılanması, bu beyanda yer aldığı şekilde kamuoyu tarafından soygun şebekesinin zorlaması ve tasarrufu olarak algılanabilir. Çünkü tek başına gazetecilere yönelik suçlamalar, suçluların ve soygun şebekesinin deşifre edilmesine engel olabilir. Yiğit Uzun olayındaki gibi, halkın algısı yukardan gelen talimat ile Adalet Bakanı’nın gösterdiği istikametin birbiriyle çelişmesi olacaktır. Bütün yargı düzeni ağır bir töhmet altında kalıyor.

Hiçbir savcı veya hâkim, fon soruşturmasında suçluların ayak izlerini kapatıyorlar, soyguncuların ipliğini pazara çıkartmak isteyenleri hapisle tehdit ediyorlar algısına kendi mesleği kariyerlerini feda etmemeli. Kamuoyu ve sözlerine bakılırsa Adalet Bakanı bu konuda çok hassas. Soyguncuların hâlâ kritik konumlarda görev yaptıkları ve nüfuzlarını kullanarak birçok şeye müdahale ettikleri algısı egemen.

Yargının görevi sadece adil olmaktan ibaret değildir, adil karar verdikleri algısını oluşturmak mecburiyetleri de vardır.

Koşar adım felakete gidiyoruz

Fon soygunun deşifre etmek üzere haber yapanlara soruşturma açan savcılar, tutuklu yargılayan hakimler kamu çıkarı ölçüsünü rehber olarak önlerine koymalılar.

Hemen her gün makro ekonomik göstergelerin hızla kötüleştiği haberleri gazete sayfalarında, yaklaşmakta olan felaketin işaretleri olarak sıralanıyor. Kredi kartı borçlarındaki artış, karşılıksız çek miktarındaki sıçrama, şirket iflasları, istihdam rakamları bize bugünleri arayacağımızı tane tane anlatıyor. Bir kenara not edin: Bugünler iyi günlerimiz.

Hırsızlar çok cesur olur ama…

Makro ekonomik politikaların hızla gözden geçirilmesi lâzım. Piyasalardaki likidite ihtiyacı için enflasyonla mücadelenin askıya alınması bile gerekebilir. Yapılacak işler beş aşağı beş yukarı belli. Hızlı ve kararlı davranmak, en önemlisi de piyasalara yeniden tam gaz güven pompalamak için her çareye başvurulmalı. İktidar meselenin büyüklüğünü ve ezici vahametini küçümseyerek kamuoyundan saklamaya çalışıyor. Kafa kumun içinde, ama koskoca gövde dışarda. Bu kafanın değişmesi lâzım. Siyaset en önemli çözüm zemini. Alışkanlıkları ve düşmanlıkları bir kenara bırakıp, yapıcı uzlaşmalara gidilmeli. Geç kaldıkça zarar büyüyecek, telafisi zorlaşacak. Ülke olarak çok ağır bedeller ödeyeceğiz.

Hâlâ suçluları yargı önüne çıkarmakta zorlanıyoruz. Türkiye’yi bu büyük milli felaketle karşı karşıya bırakanların ellerinden yetkileri alınmadan, altlarındaki koltuklar çekilmeden hiçbir şeyin üstesinden gelemeyiz. Düşünebiliyor musunuz: Adalet Bakanı’nın adres gösterdiği bürokrasi ve siyasetteki soygun çetesi iş başında iken, bu felaketin yol açacağı zararları azaltacak tedbirleri alıp uygulamak mümkün mü?

Doğru, hırsızlar çok cesur olur ama panik halinde çok hata yaparlar. Allah’a şükür bizim de üç-beş de olsa cesur üstelik zekâ küpü gazetecilerimiz var. Fikr-i takipten vazgeçmiyorlar. Onlarda soyguncuların hatalarının izini sürerek bizi bu asalaklardan kurtarırlar.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş