Medyascope.tv

Trump, Erdoğan, Farage: Popülizmin çekiciliği ve tehlikeleri

Trump, Erdoğan, Farage: Popülizmin çekiciliği ve tehlikeleri

Jan-Werner Müller – The Guardian –  Çeviri: İlker Kocael

Brexit sonrasında ve Trump’ın Kasım seçimlerinde başarı ihtimalinin sürmesiyle, liberaller popülizm ile ilgili paniğe kapıldılar. Trump gibi bir figürün ideolojik olarak neye tekabül ettiğini anlamaya çabaladılar –bu yüzden onun faşist olduğunu ya da olmadığını iddia eden birçok yazı yazıldı- ve “Trumpçılık” (Trump, biliyorsunuz, gerçekte Trumpçılığın bir temsilcisidir) terimini ortaya atmak gibi nafile bir girişimde bulundular. Bunun dışında liberaller Brexit’i ve Trump destekçilerini mercek altına aldılar ve onların ne düşündükleri, özellikle ne hissettikleriyle ilgili alelacele sonuçlara vardılar. Sonuç olarak, bir “–izm” (yani siyasi bir inanç sistemi), destekçilerinin sözde psikolojik durumları (içerleme ve göreli yoksunluk) ile iç içe geçti.

Avrupa ve ABD’de (en azından Trump vakasında) “popülizm”in ana destekçilerinin eğitim seviyesi nispeten düşük erkekler olduğu, anketlerde birçok seçmenin ülkenin bir bütün olarak düşüşte olduğunu (kişisel ekonomik durumdan bağımsız bir değerlendirme; makul biçimde “popülist parti” olarak sınıflandırılabilecek partilerin tüm destekçileri somut olarak “globalleşmenin kaybedenleri” olacak diye bir kaide yok) ifade ettiği doğru. Ama tüm bunlar, sosyal demokrasinin entelektüel içeriğini anlamak için seçmenlerini “zengin insanlara özenen işçiler” olarak tarif etmek gibi bir şey olurdu. Popülizm destekçilerinin profili mutlaka önemli, ancak onların düşündükleri ve söyledikleri her şeyi içerlemeye indirgemek ve tüm olayı Trumproletarya ve onun Avrupalı muadillerinin kötü bir siyasidışa vurumu olarak görmek de gelişmelere tepeden bakan bir yaklaşım.

Seçmenlerin niyetlerini okumak yerine, popülizmin gerçekte ne olduğunu saptamalıyız. Bu da ancak popülist liderlerin ne söyledikerine kulak kabartarak yapabileceğimiz bir iş. Temel nokta şu: popülist olarak sınıflandırılmak için elitleri eleştirmek yeterli değil. Aksi halde statükoda kusur bulan birinin, söz gelimi ABD, Birleşik Krallık, Yunanistan ya da İtalya’da, tanım itibariyle popülist olması gerekirdi – örneğin Bernie Sanders, Jeremy Corbyn, Syriza ya da Beppe Grillo’nun Beş Yıldız Hareketi ile ilgili ne düşünürsek düşünelim, onların statükoya saldırıları çoğu zaman meşrulaştırılabilir. Aynı şekilde, olayı yalnızca mevcut elitlerin eleştirisine indirgeseydik, “Washington’a karşı” aday olduğunu iddia eden neredeyse ABD’nin tüm başkan adaylarını popülist olarak değerlendirmemiz gerekirdi.

Popülistler muhalefettkeyken mutlak surette elitleri eleştirirler. Ama popülizmin asıl emaresi her zaman yaptıkları başka bir şey: halkı yalnızca kendilerinin temsil ettiğini iddia etmek. Örneğin ülkede kendini eleştiren kişilere seslenen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı düşünelim: “Millet biziz. Siz kimsiniz?” Tabii ki onların da Türkler olduğunun farkında.

Halkı temsil tekeli iddiası ampirik bir şey değildir, her zaman açıkça ahlakidir. Popülistlerin siyasi rakipleri ve onları eleştirenler kaçınılmaz biçimde ahlaksız ve yozlaşmış elitlerin bir parçası olmakla suçlanır, popülistler bunu seçimler sırasında ortaya koyarlar; hükümete geldiklerinde de muhalefetin meşruiyetini tanımazlar. Popülist mantık aynı zamanda popülist partiyi desteklemeyenletin halkın hakiki bir parçası olmadığını ima eder: Amerikan vatandaşları vardır ve Trump’ın selefi olarak görülen 1960’ların sıkı popülisti George C. Wallace’ın dediği gibi “gerçek Amerikalılar” (beyaz, Tanrı’dan korkan, silah sahibi vs.) vardır. Dolayısıyla popülistler yalnızca “biz yüzde 99’uz” iddiasıyla yetinmezler. Onların mantıklarına göre, söylenmesi gereken şey şudur: “biz yüzde 100’üz.”

farage-EU_3568019b

Kasım 2010’dan beri UKİP liderliğini yürüten 52 yaşındaki Nigel Farage, Brexit’in mimarı olmasına rağmen referandumdan sonra istifa etti. Farage 1999’dan beri de Güney-doğu İngiltere’nin temsilcisi olarak Avrupa Parlamentosu’nda milletvekilliği yapıyor.

Brexit oylamasının sonucunu kutlarken (Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkışına karşı duran Britanya seçmenlerinin yüzde 48’ini gerçek olmamakla itham ederek –ya da onların siyasi topluluğa aidiyetlerini sorgulayarak) bunun “gerçek halkın zaferi” olduğunu iddia eden Nigel Farage’ı düşünün. Ya da Trump’ın, New York’lu milyarderin skandal açıklamalarının sıklığı dolayısıyla pek de dikkat çekmeyen çarpıcı ifadesini ele alalım. Mayıs’ta seçim kampanyası sırasında söylediği “tek önemli şey halkın birliği –çünkü diğer halkların/insanların bir önemi yok” sözleri pek dikkat çekmedi.

Popülistlerin siyaseti halka yakınlaştırmaya çalıştıkları ya da doğrudan demokrasi talep ettikleri ile ilgili yaygın kanı müthiş bir yanılgının ürünü. Onlar “halkın iradesini” dikkate alan yegane grup olduklarını iddia ediyorlar, ancak açık-uçlu, aşağıdan yukarıya işeyen bir sürece dayalı, vatandaşların uygulanacak politikaları tartışacakları bir mekanizmanın oluşturulması fikriyle pek ilgili değiller. Popülistlerin hakiki irade olarak kabul ettikleri şeyin temelinde kendi kafalarındaki gerçek halk imgesi bulunuyor. Daha da kötüsü, sadakatle uygulayacaklarını iddia ettikleri “halkın iradesi” –bu anlamda, kendi liderliklerini ya da eylemlerinin siyasi sorumluluğunu reddederek- bir kurgudan ibaret. Modern, karmaşık, çoğulcu –kısacası karman çorman- demokrasilerde nasıl tekil bir siyasi kanaat olamazsa, tekil bir siyasi irade de yoktur. Popülistler kendi yarattıkları kitlelerin kullanacakları bazı sözler üretirler: “türdeş, asla yanılmaz bir halk” kurgusu gibi. Sonra da Trump’ın yaptığı üzere “Ben sizin sesinizim” derler. Ya da yeniden Erdoğan’ın Temmuz’daki sözlerini düşünelim: “Milletim ne istiyor? İdam!” İdam talebini ilk olarak kendisi dile getirmemiş gibi.

Mevcut vatandaşlar ve “gerçek vatandaşlar” arasındaki ayrıma baktığımızda popülistlerin kazanamadıkları seçim sonuçlarını (ki bu da aslında halkın yegane meşru temsilcisi oldukları iddialarını yanlışlar görünür) neden bu kadar sıklıkla sorguladıklarını anlayabiliriz: popülistler ancak “sessiz çoğunluk” –yani “gerçek halk”- kendini ifade etme fırsatı bulamadığında, daha da kötüsü, ifade hakkı gaspedildiğinde seçimleri kaybederler. Bu yüzden de sıklıkla komplo teorilerini gündeme getirirler: yozlaşmış elitlerin halkı zapturapt altında tutmaları ancak perde arkasında dönen bir şeyler ile açıklanabilir. Trump, başkan adaylığı kesinleşmeden önce sürekli bir hilekârlıktan bahsediyordu. Kasım seçimlerinde yenilgi ihtimali ufukta belirince, Hilary Clinton’ın muhtemel zaferini itibarsızlaştırma çalışmalarına başladı bile.

Popülizm ile ilgili problem

Yakın zamanda, Avusturya’nın sağcı popülist Özgürlük Partisi Mayıs’ta yapılan başkanlık seçim sonuçlarına başarılı bir itiraz süreci yürüttü. Partinin adayı Norbert Hofer ekonomi profesörü rakibi Alexander van der Bellen’a cephe aldı: “Senin arkanda haute volée (yüksek sosyete), benim arkamda halk var.” Mantıksal sonuç: eğer halkın siyasetçisi kazanmazsa, sistemde bir sorun olmalı.

Bir demokraside popülist politikacılar diğer politikacılara benzemez. Ama bu benzemezlik popülistlerin kitlelere daha yakın oluşundan, ya da kendisini düzen karşıtı olarak adlandıran John Gray’in dediği gibi her yerde “isyan” halinde olmasından kaynaklanmaz. Temsili yerine doğrudan demokrasi istedikleri de doğru değildir. Popülistlerin, gerçek halk olarak addettiklerini temsil edebildikleri sürece temsiliyet fikriyle bir sorunları yoktur. Bu yüzden (hayatının yetişkinlik döneminin tamamını Holanda parlamentosunda geçiren) Geert Wilders ya da Trump gibi şahısları sıradan insanlar olmamakla suçlamak size puan kazandırmaz. Temel fark şudur ki, popülistler çağdaş toplumlardaki çoğulculuğu reddederler ya da bu farklılığın var olmamasını arzularlar. Eşitlik dediklerinde aynılığı kastederler; yani ideal Amerikalı, İngiliz tipine ya da gerçek halk imgesinin sembolik temsiline uygunluk.

Pratikte bunun bir önemi var mı? Popülistlerin seçim sonuçları üzerine gölge düşürmeleri ve diğer tüm politikacılarım meşruiyetlerini sorgulamaya kalkmaları (öyle ki onların bir yere kapatılmalarını ya da Trump’ın son çıkışında söylediği gibi vurulmalarını bile isteyebilirler) kesinlikle endişe verici. Ancak bu bizde popülistlerin bir fantezi dünyasında yaşadıkları ve pratikte başarısızlığa mahkum oldukları fikrini de uyandırabilir. Birçok liberal gözlemciye göre popülistler yalnızca basit çözümler öneriyorlar ve bunların gerçek hayatta uygulanabilir olmadığını göstermek çok kolay. Hatta bazıları popülistlerin kendilerinin bile içten içe kazanmaktan korktuklarını, çünkü bir sonraki adımlarının ne olacağı ile ilgili bir fikirleri olmadığını düşünüyor (Farage’ın referandum sonrası uçuşu ile teyit edilen bir izlenim). Yaygın kanı da bu yönde: popülist partiler temel olarak protesto partileridir ve protestonun kendisi yönetmeye uygun değildir, çünkü, mantıksal olarak, insan kendi kendini protesto edemez, anti-politika politika üretemez.

Popülist iktidarların öyle ya da böyle başarısızlığa mahkum olduklarını düşünmek rahatlatıcı olabilir. Ama aynı zamanda bir yanılsamadır. Çünkü popülist partiler elitlerin karşısında olsalar da bu popülist iktidarın kendi içinde çelişkili olacağı anlamına gelmez. Popülist iktidarın tüm başarısızlıkları hâlâ ülke içinde ya da dışında perde arkasından iş çeviren elitlerin üzerine yıkılabilir.

Birçok popülist iktidar mağdur gibi davranmaya devam eder; çoğunluklar kötü muameleye uğramış azınlıklar gibi hareket eder. Örneğin Venezuela’da Hugo Chavez sürekli muhalefetin –yani resmi görevi sonlandırılmış “oligarşinin”- çevirdiği kirli dolaplardan ve ABD’nin “21. yüzyıl sosyalizmi”ni baltalamasından bahsediyordu. Erdoğan kendini yiğit bir mazlum olarak sunar, her zaman için İstanbul’un kenar mahallelerinden, Kasımpaşa’dan gelen bir sokak savaşçısıdır, Türkiye Cumhuriyetinin eski Kemalist düzeniyle cesurca mücadele eder; tüm siyasi, ekonomik ve özellikle kültürel iktidarı da elde ettikten sonra bile. Yakın zamandaki darbe girişiminin gözlenen yan etkilerinden biri de son yıllarda gözlemlendiği üzere görkemli sarayında sultanlaşmakta olan bir lider imajı yerine halkı arkasına alarak görünen ve görünmeyen şeytani güçlerle –ordu ve karanlık Gülen ağı- mücadele eden lider imajının pekişmesi oldu.

donald-trump

Kasım ayında yapılacak başkanlık seçiminde Cumhuriyetçilerin adayı olan işadamı Donald Trump, gelensekl siyasetçi söylemi dışındaki tarzı ve söylemiyle ABD kamuoyunu ikiye bölmüş durumda.

Daha da endişe verici olan: popülistler parlamentoda yeterli çoğunluğa sahip olduklarında, demokrasi gibi görünen ancak popülistlerin (halkın sözde yegane hakiki temsilcileri) iktidarını sürekli kılmak üzere tasarlanmış rejimler kurmaya çalışıyorlar. Başlangıçta popülistler devleti sömürgeleştiriyorlar ya da “işgal ediyorlar.” Macaristan ya da Polonya’yı yakın zamandaki örnekler olarak verebiliriz. Viktor Orban ve partisi Fidesz’in 2010’da iktidara geldikten sonraki ilk hamlesi, siyasi bir nitelik taşımaması gereken bürokratik pozisyonlara kendi yandaşlarını getirmek için memuriyet kanununu değiştirmek oldu. Hem Fidesz hem Polonya’da Jarosław Kaczyński’nin Yasa ve Adalet Partisi (PiS) derhal mahkemelerin bağımsızlığına karşı harekete geçti. Medyada ağırlığı olan insanlar tutuklandı; gazetecilerin ulusun çıkarlarına (iktidar partisinin çıkarları olarak okuyabiliriz) zarar veren bir biçimde haber yapmaması gerektiği ile ilgili işaret verilmiş oldu. Bu değişikliklerden herhangi birini eleştirenlere kim olursa olsun eski elitlerin buyruğunda olduğu iftirasında bulunuldu, ya da bu insanlar açık şekilde ihanetle suçlandı (Kaczyński “ihaneti genlerinde taşıyan Polonyalılardan” bahsediyordu).

İktidarı bu şekilde pekiştirmek hatta sürekli kılmak popülistlere özgü değil, tabii ki. Popülistlere özgü olan, bu tür bir devleti sömürgeleştirme sürecini açık bir biçimde yürütmeleri: neden, diye öfkeyle soracaktır popülistler, halk devletin kontrolünü yegane hakiki temsilcileri aracılığıyla ele geçirmeyecekmiş? Neden kamu görevinde tarafsızlık adı altında hakiki halk iradesini gasp edenler bu görevlerden el çektirilmeyecekmiş?

Popülistler kitlelerin desteğini elde etmek için aynı zamanda maddi ve manevi değiş tokuş işine de girerler. Yine, bu davranış popülistlere özgü değildir: birçok parti seçmenini oy karşılığında ödüllendirir, ancak bunların çok azı Carinthia sokaklarında “halkına” 100 dolarlık banknotlar dağıtan Avusturyalı sıkı popülist Jörg Haider kadar ileri gidebilir. Bir kez daha, popülistleri bu anlamda özgün kılan onların bu tür uygulamaları açıkça ve ahlaki bir meşruiyete dayanarak yapmalarıdır: her şeyden öte, onlar için, yalnızca bazı kişiler haklı olarak kendilerine ait olan devletin yardımını hak eden “halk” grubuna girer. Bunu anlamadan Erdoğan’ın 2013’ten itibaren ortaya çıkmaya başlayan yolsuzluk iddialarına karşın nasıl siyasi olarak ayakta kaldığını anlamak güçtür.

Bazı popülistler rejimlerini desteklemek üzere bir sınıf yaratacak kadar kaynağa sahip olmaları bakımından şanslıdırlar. Chávez petrol fiyatlarındaki müthiş artıştan faydalandı. Orta ve Doğu Avrupa’daki bazı rejimler için Avrupa Birliği fonları, otoriter Arap devletlerindeki petrolün işlevini gördü: hükümetler stratejik olarak rıza satın alabildiler ya da en azından vatandaşlarının sessiz kalmasını sağladılar. Dahası, ideal halk tahayyüllerine uygun ve rejime derin sadakatle bağlı bir toplumsal tabaka oluşturabildiler. Erdoğan, AK Parti döneminde yakalanan hızlı ekonomik büyüme ile (Batılılaşmış seküler elitler ve Kürtler gibi azınlık grupların aksine ideal, mütedeyyin Türk imgesini de vücuda getirecek biçimde) ortaya çıkan Anadolu orta sınıfının  sarsılmaz desteğini hâlâ koruyor. Macaristan’ın Fidesz’i ekonomik başarı, aile değerleri (çocuk sahibi olmak birçok avantajı beraberinde getiriyor) ve dindarlığı  Orbán’ın “Hıristiyan-ulusal” kültürüne uygun bir biçimde bir araya getiren yeni bir grubu destekliyor.

Popülist devlet idaresinin önemli bir unsuru daha var. İktidardaki popülistler kendilerini eleştiren sivil toplum örgütlerine karşı (en hafif tabirle) sertliğe yatkınlar. Yine, sivil toplumu taciz etme popülistlere özgü bir davranış biçimi değil. Ancak onlar için sivil toplumun içinden gelen muhalefet sembolik bir problem yaratıyor: yegane ahlaki temsil iddiasını potansiyel olarak sarsıyor. O yüzden sivil toplumun aslında hiç de göründüğü gibi sivil toplum olmadığını, halkın muhalefeti gibi görünen şeyin aslında gerçek halkla ilintili olmadığını iddia etmek (hatta sözde “kanıtlamak”) önemli hale geliyor.

Bu da neden Putin, Orbán ve Polonya’da PiS’in STK’ların dış güçler tarafından kontrol edildiği iddialarıyla onları itibarsızlaştırmaya çalıştıklarını (ve hatta onları yasal olarak “yabancı ajanlar” ilan ettiklerini) açıklıyor. Bir anlamda, adına konuştukları birleşmiş halkın gerçek hayatta da bir karşılığı olması için mücadele veriyorlar: temsil iddialarını reddedenleri susturarak ya da itibarsızlaştırarak (bazen onlara ülkeyi terk edip arınmış halktan kendilerini ayırmaları için tüm olanakları sağlayarak; 500 bin Macar son yıllarda ülkesini terk etti). Bu yüzden, PiS ya da Fidesz hükümetleri yalnızca PiS ya da Fidesz devletleri oluşturmakla kalmayacak – aynı zamanda PiS ve Fidesz halkları oluşturmak için de çabalayacaklar. Diğer bir deyişle, popülistler başından beri adlarına konuştukları türdeş halkı yaratırlar, dolayısıyla popülizm kendini gerçekleştiren kehanet biçimini alır.

Tüm bunlarda trajik bir ironi var: iktidardaki popülizm elitleri suçlarken onların siyasi günahlarını bizzat işler: vatandaşları dışlamak ve devleti ele geçirmek. Popülistler mevcut düzende yapılageldiğini iddia ettikleri şeyi en nihayetinde kendileri yaparlar. Farkları, bunu açık bir gerekçe sunarak ve belki daha bilinçli bir biçimde yapmalarıdır. Dolayısıyla popülistlerin, Gray’in “kitlelerin devrimi”nin potansiyel liderlerinin, demokrasileri ilerletebileceğini düşünmek derin bir yanılgıdır. Popülistler siyasi arınmışlığa dayanan kolektif fanteziye dayanarak iktidarı elde etmeye çalışan herhangi bir elit gruptur.

Peki Batı’da yükselen bu popülizm dalgasına nasıl tepki vermeliyiz? İlk olarak işe “popülizm” terimini olur olmadık kullanmaktan kaçınarak başlayabiliriz. Sanders, Corbyn, Syriza ve Podemos’u Trump, Farage ve Erdoğan’la aynı kefeye koymak için bir sebep yok – yalnızca ikinci grup hakiki halkın yegane temsilcisi olduğunu iddia ediyor, birinci grup ise sosyal demokrasinin yeniden keşfi için öyle ya da böyle makul girişimleri temsil ediyor. İkincisi, popülistlerin ne oldukları açıkça dile getirilmeli: demokasi için bir tehlike ve bazı yorumcuların naifçe dile getirdiklerinin aksine gücün elitlerde toplanmasına karşı bir panzehir değil. Ama bu onların siyasi alanda muhatap alınmamaları gerektiği anlamına gelmiyor: popülistlerle konuşmak popülistler gibi konuşmakla aynı şey değildir. Aksi halde paradoksal bir durumun içine düşülür: popülistler dışladığına göre, biz de onları dışlarız; onlar rakiplerini şeytanlaştırdıklarına göre, biz de onları şeytanlaştırırız. Bunun yerine onların bazı şikayetlerinin temelsiz olmadığı gerçeğini kabul etmeliyiz (Erdoğan ve Chávez ülkelerindeki birçok vatandaşın siyasi süreçlerden uzak tutulduğunu kendileri uydurmadılar; Batı’da yükselen eşitsizlik popülist imgelemin bir çarpıtması değil).

Son olarak, yaşadığımız dönemi karakterize eden (“elitlere karşı halk”la pek ilgisi olmayan) hakiki çatışmayla yüzleşmek zorundayız: bir tarafta daha fazla açıklık taraftarları, diğer tarafta daha fazla kapalılık. Açıklık daha geçirgen sınırları ve ülkede azınlıkların varlığının kabulünü (daha fazla ticari anlaşmaya da dönüşebilir –ama neoliberallerin ima ettiklerinin aksine zorunlu olarak böyle olması gerekmez) içerir. Kapalılık talepleri demokrasi ile ilgili meşru kaygılar biçiminde de ortaya çıkabilir. “Kontrolü yeniden ele almak” illa ki popülist bir zorunluluk değildir, ancak “Ülkemizi elimizden aldılar” büyük ihtimalle şunu ifade eder: “Benim Britanyalılık ya da Amerikalılık tanımıma göre hükümet Britanyalı ya da Amerikalı değil”, ya da “Vatandaşlardan çok fazla kişi bizim gibi görünmemeye başladı”. Irkçılık ya da geleneksel hiyerarşileri koruma arzusunu da gizleyebilir (yakından baktığımızda Trump’ın “Amerika’yı yeniden yüceltelim” sözü “Beyaz erkeklerin yönetimde kaldığından emin olalım” anlamına gelebilir).

Liberallerin yapmaları gereken tek şeyin bu çatışmaları kimlik yerine çıkarlar temeline oturtmak, böylece işçilere daha uygun ticaret anlaşmaları önererek popülistlere destek amacında olanların oylarını geri kazanmak olduğunu düşünmek (bu noktada Trump’ın ekonomi alanında önerdiği politikaların, özellikle büyük şirketler ve zenginler için öngördüğü vergi indirimlerinin, işçi sınıfına vurulan bir tokat olduğunu unutmayalım)  gayet cazip görünüyor. Tüm bunlar şüphesiz popülizm karşıtı stratejilerin bir parçası olarak ele alınmalı. Liberaller kimlik siyasetinin tehlikeli sularında yüzmemeli. “Arınmış halk” varsayımına dayalı popülist fantezilerine karşı çıkmalı ve bunun yerine cazip ve her şeyden önemlisi çoğulcu Britanyalılık ve Amerikalılık tasavvurlarını üretmeli.

* Jan-Werner Müller Princeton’da profesör ve Viyana’da İnsani Bilimler Enstitüsü’nde görevli. What is Populism? isimli kitabı Pensilvanya Üniversitesi tarafından bu ay yayımlandı.

Bunlar da ilginizi çekebilir: