Charlie Chaplin komünist miydi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Vijay Prashad’ın yazısı 29 Temmuz 2017’de The Wire’da yayınlandı ve İlker Kocael tarafından çevrildi.

Eylül 1952’de, Charlie Chaplin (1889-1977), Kraliçe Elizabeth gemisinden New York’a dönüp bir baktı. Avrupa’ya yelken açmıştı, orada son filmi Mousieur Verdoux’nun tanıtımını yapacaktı. Chaplin, gemideyken ABD hükûmetinin, ahlâki ve siyasi karakterini masaya yatıracak göç ve vatandaşlığa kabul soruşturmasından geçmeyi kabul etmediği takdirde –yaklaşık otuz yıldan beri yaşadığı- ABD’ye girişine izin vermeyeceğini öğrendi. Chaplin, geminin güvertesinden “Elveda” diye fısıldadı. Bu soruşturmadan geçmeyi reddetti. Akademi’nin kendisine 1972’de verdiği Yaşam Boyu Başarı Oscarı’nı alana kadar da ABD’ye geri dönmedi.
ABD hükûmeti Chaplin’i neden sürgüne gönderdi? Federal Soruşturma Bürosu (FBI) –ülkenin siyasi polisi- 1922’den itibaren ABD Komünist Partisi’yle (CPUSA) bağı olduğu iddiasıyla Chaplin’i soruşturmaya başlamıştı. Chaplin’in 1900 sayfalık dosyası imalar ve iftiralarla doluydu; çünkü ajanlar Chaplin’in komünizmle en ufak bağını bulmak için onun tüm iş arkadaşları ve rakipleriyle konuşmuşlardı. Hiçbir şey bulamadılar. Aralık 1949’da, örneğin, bir ajan Los Angeles’tan şöyle yazıyordu: “Chaplin’in Komünist Parti’ye geçmişte üye olduğu, şu an ilişkili olduğu ya da maddi katkıda bulunduğu ile ilgili hiçbir tanık olumlu bir ifade kullanmadı.”
Komünist olma suçlamasının yanında; Chaplin, Mann Yasası’nı -1910’da kabul edilen Beyaz Köle Ticareti Yasası- ihlâl eden “tatsız bir karaktere” sahip olma suçlamasıyla da karşı karşıyaydı. Joan Barry’nin –kız arkadaşı- eyaletler arası seyahat masraflarını ödemişti. Chaplin bu suçlamalardan 1944 yılında beraat etti. Birçok hatıra ve çalışma daha sonrasında gösterdi ki Chaplin eşlerine (birçoğu henüz 19 yaşını bile doldurmamıştı) karşı acımasızdı, kadınlarla ilişkilerinde insafsızdı (ayrıntılar için Peter Ackroyd’un 2014’te çıkardığı kitaba bakılabilir). 1943’te Chaplin, oyun yazarı Eugene O’Neill’in kızı Oona ile evlendi. Oona henüz 18 yaşındaydı, Chaplin ise 54. Sekiz çocukları olacaktı. Oona Chaplin, eşi ile birlikte ABD’yi terk etti, 1977’de ölene kadar onun yanında kaldı. Chaplin’in yaşamında başka garip şeyler de vardı: özellikle genç kızları ayartma çabası (ikinci eşi Lita Grey ilişkileri başladığında on beş yaşındaydı; daha sonra Chaplin 35’indeyken evlendiler). FBI direktörü J. Edgar Hoover, bu alanı didik didik etmişti ancak bulduğu şeylerin hiçbiri Charlin’i sınır dışı etmek için yeterli değildi.
Chaplin’in Hoover’ın kulağına kadar ulaşan siyasi faaliyetleri nelerdi? 1920’den itibaren Chaplin’in sola duyduğu sempati açıktı. Aynı yıl Chaplin ile ünlü sessiz film aktörü Buster Keaton Los Angeles’ta Keaton’un mutfağında bira içmek için bir araya gelmişti. Chaplin başarısının doruğundaydı. Douglas Fairbanks, Mary Pickford ve D.W. Griffith ile United Artists şirketini kurmuştu; bu sayede dört aktör stüdyo sisteminin dışına çıkarak kendi işlerini doğrudan yapacaklardı. Chaplin o dönem Yumurcak (1921) filmi üzerine çalışıyordu; bu en ince filmlerinden biriydi ve hikâye neredeyse tamamen kendi çocukluğu üzerine kuruluydu. Keaton, Chaplin’in “komünizm denen ve onun da “yeni öğrenmiş olduğu” bir şeyden bahsettiğini anımsıyordu. Keaton’ın dediğine göre Chaplin ona “komünizm her şeyi değiştirecek, yoksulluğu bitirecek” demişti. Chaplin masaya vurmuş ve “tüm çocukların doymasını, bir çift ayakkabıya sahip olmasını ve başını sokacak bir yerinin olmasını istiyorum” demişti. Keaton’ın yanıtıysa şöyle olmuştu: “Bunları istemeyen birini tanıyor musun Charlie?”
Chaplin ABD’ye Rus Devrimi’nin hemen ertesinde gelmişti. ABD’de yükselen işsizlik ve endişeye şahit olmuştu: 1919’da 950 bin olan işsiz sayısı 1921’de 5 milyona yükselmişti. Sınıf savaşlarının çetinleştiği yıllardı –bir yanda hükûmetin komünistlere karşı yürüttüğü Palmer Baskınları, diğer yanda Seattle’daki genel grev ile Batı Virginia, Logan Country’deki maden işçilerinin başlattığı Blair Dağı Çatışması.
Chaplin’in filmlerinde Serseri önemli bir karakterdir: modern kapitalist toplumun ikonik yoksul adamıdır. “Hayaletler tarafından, yoksulluk hayaletleri tarafından, yoksunluk hayaletleri tarafından kovalanan bir adam gibiyim” diyordu Chaplin. Serseri’den (1915) Modern Zamanlar’a (1936) filmlerinde gördüğümüz de tam olarak buydu. 1925’te serseri karakterinden bahsederken “bu karakterle vermek istediğim şey şuydu; ne kadar düşerse düşsün, alçaklar onu ne kadar küçük düşürürse düşürsün, o haysiyetini her zaman korumayı başarır.” İşçi sınıfı, çalışan işçiler becerikli ve haysiyetli insanlardır –dayak atılacak ya da dalga geçilecek insanlar değil. Chaplin’in işçi sınıfına duyduğu sempati meşhur sessiz filmlerinin çoğuna işlemiştir.
FBI’ı rahatsız eden Chaplin’in popülaritesi ve mesajı olmuştu. Bir FBI ajanı Chaplin’in dosyasına eklediği makalenin şu satırlarının altını çizmişti: “Dünyanın uzak diyarlarında İsa’nın adını bile duymayan insanlar Charlie Chaplin’i tanıyor ve onu seviyor.” Chaplin’in ayrıntılı bir biçimde tarif edilen kapitalizm eleştirisi de dünyadaki halkları etkilemekle kalmamış, FBI’ı da rahatsız etmişti. “Eski tip bireyselliği istemiyorum” diyordu Chaplin 1942’de, “çoğunluğun haz etmediği, küçük bir azınlığın faydalandığı türden bir bireysellik bu.”

Haysiyetli kadın kahraman yokluğu

Filmlerindeki en büyük eksiklik, kadınların canlandırılma biçimiydi. Kadınlar ya endişe içindeki küçük hanımlardı ya da yoksul erkekler tarafından arzulanan zengin kadınlar. “Haysiyetli kadın” karakter çok azdı, halbuki kadınlar o dönemde hakları için mücadele veriyordu. Birleşik Krallık ve ABD’de üretilen birçok sessiz filmde o dönemin Süfrajet hareketi küçük görüldü –Bir Süfrajet’in Yaşamından Bir Gün’den (1908) Yoğun Bir Gün’e (1914, orijinal ismi Militan Süfrajet’ti) kadar. Bu son filmde, yalnızca altı dakika boyunca, Chaplin kaba saba bir süfrajet’i oynuyor, hatta karakter boğularak ölüyordu.
Sylvia Pankhurst (1882-1960), süfrajet siyasetini sosyalizmle birleştirme amacıyla Doğu Londra Süfrajet Federasyonu’nu kurduğu yıl film vizyona girdi. Chaplin’in aksine Pankhurst, Komünist Parti’ye katılacak ve 1920’de Britanya Sovyetleri İçin Bir Anayasa kitabını yayımlayacaktı. Sonrasında Komünist Parti’yi terk edecek, ancak yaşamının geri kalanında inançlı bir komünist ve anti-faşist olacaktı. Chaplin’in seksizmi keşke onu Pankhurst, Joan Beauchamp (bir başka süfrajet ve Britanya Komünist Partisi’nin kurucusu), kardeşi Kay Beauchamp (şimdi Morning Star adını alan The Daily Worker’ın kurucularından) ve Fanny Deakin gibi çağdaşlarını yüceltmekten alıkoymasaydı.
Chaplin’i kurumsal sol siyasetin yörüngesine çeken faşizmin yükselişi oldu. Chaplin, Nazilerin Avrupa’yı darmaduman etmesinden rahatsızdı. Bugün herkesin izlemesi gereken Büyük Diktatör (1940) filmi bir faşizm taşlamasıydı.

dikta

“Komünist değilim ama…”

Filmin piyasaya çıkmasından iki yıl sonra Chaplin, komünistlerin desteklediği Savaşı Kazanmak İçin Sanatçılar Cephesi etkinliğinde ana konuşmayı yapmak üzere New York’a gitti. Chaplin, 16 Ekim 1942’de Carnegie Hall’de sahneye çıktı, kalabalığa “yoldaşlar” diye hitap etti ve komünistlerin “güzelliği ve yaşamı seven bizler gibi sıradan insanlar” olduğunu söyledi. Sonrasında Chaplin komünizm hakkında en net açıklamasını yaptı: “Komünizmin tüm dünyaya yayılacağını söylüyorlar. Ben de onlara diyorum ki, e ne var bunda?” (Daily Worker, 19 Ekim 1942). Aralık 1942’de Chaplin şöyle diyordu: “Komünist değilim ama kendimi komünizm yanlısı hissettiğimi söylemekten onur duyarım.”
Chaplin, komünistlerin faşizm karşısında takındığı ilkeli ve kararlı tutumdan etkilenmişti –İspanya İç Savaşı ile olduğu kadar SSCB’nin Doğu Cephesi’nde Nazilerin işgaliyle mücadelesi ile de. Chaplin 1943’te SSCB’yi “sıradan insanlara umut ve amaç” veren “cesur bir yeni dünya” olarak nitelendirdi. SSCB’nin “yıldan yıla daha da büyüyeceğini” umdu, “doğum sancıları sona erdiğine göre büyümenin güzelliğinin sonsuza uzanacağını” söyledi. On yıl sonrasında neden SSCB’yi bu kadar yüksek sesle desteklediği –Amerikan-Sovyet Dostluğu Ulusal Konseyi ve Rus Savaş Yardımı gibi komünist kuruluşlarda boy göstermesi dahil- sorulunca, şöyle söyledi: “savaş süresince Rusya’ya sempati duydum çünkü cephenin başını onun çektiğini düşündüm.” Bu sempati yaşamı boyunca devam etti.
Chaplin Soğuk Savaş’ın ABD’yi ne ölçüde zehirleyeceğini hesap edememişti. 1947’de muhabirlere şöyle söylüyordu: “Bu günlerde ölüme sol ayağınızla adım attığınız için bile sizi komünist olmakla suçlayabilirler.” Chaplin inançlarını terk etmedi, dostlarına ihanet etmedi. Aynı basın toplantısında Bertolt Brecht’in birçok oyununun müziklerini yazan komünist Avusturyalı müzisyen Hans Eisler’ı tanıyıp tanımadığı soruldu. Eisler, Hollywood’da çalışmak üzere Nazi Almanyası’ndan ABD’ye kaçmıştı. Aynı zamanda Komünist Parti için de besteler yapmıştı (Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin milli marşının müziklerini de yazacaktı – Auferstanden Aus Ruinen). Chaplin onu savundu. 1947’de düzenlediği basın toplantısında onunla ilişkisi sorulduğunda, Chaplin şöyle dedi: “Eisler, dostu olmaktan gurur duyduğum biri. (…) Komünist olup olmadığını bilmiyorum. İyi bir sanatçı, harika bir müzisyen ve sempatik bir dost olduğunu biliyorum.” Chaplin’e doğrudan eğer Eisler komünistse bunun bir şey değiştirip değiştirmeyeceği sorulduğunda, Chaplin bunun bir şey değiştirmeyeceği yanıtını verdi. Birkaç ay sonra ABD’den sınır dışı edilecek Eisler’ı savunmak cesaret isteyen bir işti.
Chaplin 1977’de İsviçre’de hayata gözlerini yumduğunda, dünyanın çok uzak köşelerinde bile yası tutuldu. Sol Cephe’nin Haziran ayında büyük bir farkla iktidarı elde ettiği Calcutta’da, sanatçılar ve siyasi aktivistler ertesi gün yas tutmak için toplandılar. Anma töreninin ana konuşmacısı Bengalli sinema yönetmeni Mrinal Sen’di. Sen, 1953’te Chaplin üzerine bir kitap yazmıştı, kitabın illüstrasyonlarını da Satyajit Ray yapmıştı.
O dönemde ne Sen ne de Ray ikonik filmlerinin hiçbirini henüz yapmamışlardı (ikisi de ilk filmlerini 1955’te yaptılar, Ray’in Pather Panchali’si ve Sen’in Raat Bhore’si). Sen anma töreninde şöyle söylüyordu: “Ahlaki bir temele dayanmayan sinema gülünçtür, gaddardır, zalimdir. Bu toplumsal bir etkinliktir. İnsan yaratısıdır.” Sen’e göre sanat ve siyaset arasındaki makas açılmamalıydı. Konuşmasını yaparken aklında Chaplin’in filmleri olduğu kadar kendi filmleri de vardı. O dönemde Sen, Ek Din Pratidin (Bir Gün, Her Gün) filmi ile uğraşıyordu. Bu muhteşem film kadın özgürleşmesinin mümkün olduğunu ortaya koyuyordu. Sen, bu anlamda Chaplin’i aştı. Onun komünizmine kadınlar da dahildi.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus