Marc Lynch: Trump’ın Ortadoğu politikası hoyrat ve kavgacı ama şaşılacak derecede normal

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

George Washington Üniversitesi’nde Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü’nü yöneten Prof. Marc Lynch’in 3 Nisan 2017’de War on the Rocks’ta çıkan yazısını İlker Kocael çevirdi.

Prof. Marc Lynch
Prof. Marc Lynch

Donald Trump’ın destekçileri ve muhalifleri birçok konuda birbirleriyle taban tabana zıt fikirlere sahip olsalar da bir konuda hemfikirdi: Trump ABD’nin Ortadoğu politikasını kökten bir biçimde değiştirecek. Trump, kampanyası süresince Başkan Obama’nın “felaket” dış politikasını yola sokacağının sözünü vermişti. Göreve geldiği gibi –“müzakere edilen en kötü anlaşma” diye nitelendirdiği- İran nükleer anlaşmasını yırtıp atacağını da açıkça söylemişti. IŞİD’i otuz gün içinde yok edecek gizli planı açıklayacağının, İsrail’deki ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağının, Amerika’ya –iddiasına göre artık kaybolmuş- itibarını yeniden kazandıracağının sözünü vermişti.
Ben pek emin değildim. Jimmy Carter’dan beri seçilen tüm başkanlar Amerika’nın Ortadoğu’daki yerini kökten bir biçimde değiştireceklerinin sözünü vererek göreve başladılar. Ve neredeyse başkanların tamamı bölgesel gerçeklerin bu planların uygulanmasına imkân vermediğini gördü. Trump’ın seçilmesinden kısa bir süre sonra, The Washington Quarterly için yazdığım uzun bir yazıda, Amerika’nın Ortadoğu’daki rolünün değişmesinin Trump’ın umduğu kadar kolay olmadığını ve bunu Trump’ın da fark edeceğini iddia etmiştim. Uzun vadeli Amerikan çıkarları ve bundan kaynaklı sınırlamalar, ABD’nin dost ve düşmanlarının beklentileri, ana akım dış politika topluluğundan gelecek baskı ve son olarak Trump’ın vaatlerinin kendi içinde çelişmesi; tüm bunlar Trump’ı geleneksel ABD politikasına yakın bir yere geri dönmeye zorlayacak.
Eğer Trump’ın twitter’da yazdıklarına, garip açıklamalarına ve bürokrasiyi yönetmedeki başarısızlığına bakarsak; şimdiye kadar “müesses nizam”ın kazanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Yalnızca birkaç ay oldu, ancak uygulanan politikalarda değişimden çok sürekliliğin öne çıktığı açık. Kişisel cephede, Trump’ın belki de en radikal dış politika danışmanlarından Emekli Korgeneral Michael Flynn görevde üç haftadan az kalabildi. Savunma Bakanı James Mattis de Ulusal Güvenlik Danışmanı H.R. McMaster da seçilseydi rahatlıkla Hillary Clinton tarafından tercih edilebilirdi; Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da neredeyse tamamen gözden düşmüş gibi görünüyor. Yönetimin zirvesi için düşünülen köktenci kişiler göreve gelmiş değil, kaldı ki gelenler de sıkı bir tetkik sürecinden geçtiler.

İran anlaşması çökmedi

Peki, Trump tam olarak ne yaptı? En önemlisi, İran anlaşması çökmüş değil. Bunun yerine Trump, anlaşmaya yönelik şüpheci yaklaşımını, İran’ı bölgesel meselelerde Amerika’nın pozisyonuna çekmek için kaldıraç olarak kullanıyor. Aynı zamanda Yemen’de İran’a gözdağı veriliyor; Tahran’la sıcak savaş yerine vekâlet savaşı tercih ediliyor. İran anlaşması Kongre’nin uygulayacağı yaptırımlar ya da sahada yaşanan gelişmeler dolayısıyla yara alabilir; ancak –ABD’nin müttefikleri dahil- diğer ülkeler Tahran’la ilişkilerini geliştirirken bu yönde atılacak adımlar ABD’nin yalnızlaşmasına neden olacaktır. İran’la gerilimi tırmandırma politikası tehlikeli; ancak İran’ın bölgesel etkisi karşısında takınılacak sert tavır eğer seçilseydi Hillary Clinton’ın takınacağından pek de farklı değil.
Trump’ın İsrail politikası da geleneksel politikadan beklendiği kadar sapmadı. Geçmiş dönemde yönetimde bulunan kişiler gibi, Trump da ABD Büyükelçiliği’ni kampanyası sırasında söz verdiği üzere Kudüs’e taşımış değil. ABD ve İsrail yine her zamanki gibi Batı Şeria yerleşimleri meselesinde karşı karşıya geliyor. Trump, ABD’nin geleneksel iki devletli çözüm önerisinden geri adım atmış olabilir, ama İsrail-Filistin barış anlaşmasında aracı olma isteğinin sinyallerini verdi. Bu muhtemelen George W. Bush ve Obama yönetimlerinin girişimleri ile aynı sonucu verecek: Arap devletlerinin bölgede İsrail’le işbirliği yapmasına olanak sağlayacak sonu gelmeyen görüşmelere yol açacak ve içeride de Filistin Yönetimi’nin ayakta kalmasına yol açacak bir kılıf üretecek. Kısacası iki devletli çözüme dair bir gelişme olmayacak.

IŞİD’i yok etme planı

Trump’ın IŞİD’i yok etme gizli planı, tahmin edildiği gibi, Başkan Barack Obama’nın yürüttüğü askerî harekâtın başarısını sahiplenme üzerine kurulu. Bombalamaların yoğunluğunda ve Suriye’de konuşlandırılan asker sayısında müthiş bir artış olsa da; bu savaş temel olarak aynı kaldı. Trump, Irak üzerindeki İran etkisi ile ilgili endişelere rağmen, Irak hükûmeti ile yakın bir biçimde çalışmaya devam ediyor. Başkan, Türklerin, Kürtlerin rolü ile ilgili duydukları kaygıya rağmen IŞİD’e karşı yürütülen mücadelede Suriyeli Kürtlerle işbirliğinden geri adım atmadı. Tillerson’ın da Suriye için önerdiği “güvenli bölgeler” (Clinton’ın önerdiklerinden çok da farklı olmayan kötü bir fikir) henüz ham bir fikir olarak orada duruyor. Trump şu noktada Obama’dan ayrışıyor; artık Esad’ın iktidardan gitmesi gerektiğini -Obama’nın sözleri lafta kalsa da- söylemiyor, ancak rejim değişikliği fikrinin yıllar içinde suya düşmesi zaten fiili bir gerçekliği yansıtıyor.
Obama’yla karşılaştırdığımızda, Trump Arap otokrat liderlerle çalışma konusunda kesinlikle daha istekli. Haberlere göre yönetim Bahreyn ve Suudi Arabistan’a silah satışında insan hakları şartını kaldırdı, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi’yi Beyaz Saray’a davet etti ve dış politikanın tüm alanlarında insan hakları ve demokrasinin ağırlığını azalttı. Ancak maalesef, istikrar adına diktatörleri kucaklamaktan daha geleneksel bir ABD Orta Doğu politikası düşünmek mümkün mü? Obama 2011 Arap ayaklanmalarını destekledi ve Arapların özgürlüğe duyduğu isteği vurgulayan önemli konuşmalar yaptı –başkanlığının en iyi dönemlerinden birinde- ancak bu geçici coşku bölgede otoriter yönetimlerin yeniden yükselmesi karşısında varlığını koruyamadı. Uzun iç tartışmalar sonrasında, Obama Mısır’da yaşanan Temmuz 2013 darbesini kabullendi ve Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerine yönelik o güne kadar görülmemiş miktarda silah satışına onay verdi. Trump’ın Yemen’de yaşanan feci Suudi-BAE savaşını hızlandırması; aslında Obama’nın işlediği en büyük Ortadoğu politikası hatasının bir devamı. Arap liderler belki Trump’ın bu ülkelerin içeride uyguladıkları baskı politikalarına ve vekâlet savaşlarına verdiği destekten memnun olabilirler, ancak aradaki fark yalnızca ton farkı.

Trump’ın Müslümanlar, İslam ve göçmenler ile ilgili söylemleri tartışmasız korkunçtu; bu söylemler ABD’nindünyadaki Müslümanlarla ilişkilerine mutlaka kalıcı hasarlar verecektir. Ancak yine de, yapı ve kurumların önemini es geçmemek gerek. Seçilen Müslüman ülkelerden göçü kısıtlayan iki berbat başkanlık emri de yaygın bir direnç yarattığı gibi yargı tarafından ivedilikle iptal edildi. Dışişleri Bakanlığı meselenin çetrefilli yönüne işaret ettikten sonra Müslüman Kardeşler’i terörist örgütler listesine dahil etme girişimini rafa kaldırdı. İşin doğrusu, Trump “köktenci İslami terörizm” gibi sihirli kelimeleri telaffuz eden danışmalara sahip; ayrıca Irak Şam İslam Devleti için resmi kullanımı “ISIL”den “ISIS”e çevirdi. Bu da bir şeydir.
Dışişleri topluluğu, anlaşılabilir bir biçimde, Trump takımının amatörce planlanmış hamleleri ve şoke edici ifadeleri karşısında öfkeleniyorlar. Ayrıca yabancı diplomatlar; en önemli makamlardan birine damadını getiren ve Snoop Dogg ile ilgili tweet’ler atan bir başkan profilini şaşkınlıkla izliyorlar. Ancak bugüne kadar Trump’ın Ortadoğu politikası şaşılacak derecede geleneksel çizginin içinde kaldı. Trump, konuşmalarında yüksekten atıyor; ancak ABD’nin Ortadoğu politikasında çok da fazla değişiklik yapmaya muktedir ya da teşne olmadığı açık. Bunun yerine Obama’nın Ortadoğu’sunu daha hoyratça ve daha kavgacı bir tavırla idare etmeye çalışıyor.

Yine de tedbirlie olmak lazım

Tabii bu söylediklerim, Ortadoğu politikaları konusunda endişeye mahal olmadığı anlamına gelmez. Trump’ın İslam’a yaklaşımı zaten yeterince zarar verme potansiyeline sahip. Onun akıl almaz tweet’leri, keşmekeş içine düşmüş Beyaz Saray ve izlenen saldırgan politikalar; belirsizliğe yol açarken krizlere sebep olmaya gebe. Yemen ve Suriye’de savaşı şiddetlendirme politikası (ayrıca hava saldırısı angajman kurallarına bağlılığındaki gözle görülür zayıflama) ABD’yi şimdiden tehlikeli bir çıkmaza doğru sürüklüyor, bu politikanın sonuçlarının üzerine pek düşünülmediği de sır değil. Ve ayrıca Trump iktidara geleli yalnızca birkaç ay oldu. Yakında statüko politikalarından sıkılıp bir anda dümeni başka yöne doğru kırabilir. Yönetime Ortadoğu politikasını kökten bir biçimde değiştirecek kişileri getirebilir. Daha da tehlikelisi, hakkında çıkan olumsuz haberlere bir son vermek için bir çatışmayı kışkırtmaya ya da İran nükleer anlaşmasını ihlâl etmeye karar verebilir.
Şimdilik en büyük tehlike; henüz bir sınav vermemiş ve eksik bir kadroya sahip yönetimin ani bir krize nasıl yanıt vereceği sorusu. İran’a karşı Yemen’de uygulanan politika gerginliğin aniden yükselmesine neden olabilir. Irak ya da Suriye’de konuşlandırılmış ABD birliklerine yönelik başarılı saldırılar gerçekleştirilebilir. Bahreyn ya da Mısır gibi yönetimin yardım miktarını iki katına çıkardığı bir ya da daha fazla kırılgan otoriter devlette bir anda halk ayaklanması patlayabilir. İsrail, Hizbullah ya da Hamas’la yeni bir savaşın içine çekilebilir. Filistin Yönetimi çökebilir. İşte bu türden –tüm ABD başkanlarının yüzleştiği- yıkıcı krizlere verilecek cevaplar Trump’ın Ortadoğu üzerindeki gerçek emellerini ve kabiliyetini ortaya koyacak. Ancak şimdilik, tüm esip gürlemelerine rağmen, Trump’ın Ortadoğu politikasının fevkalâde normal olduğunu söylemek mümkün.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus