Erdoğan’ın AKP’ye dönüşünün anlamı

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/320565450″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Üçüncü kez Medyascope TV stüdyosunda yayın yapıyorum. Biraz fazla olduğunun farkındayım. Onun için özür dilerim hepsini birden izleyenler olduysa. Ancak bu yayını yapmamak benim için söz konusu olamazdı. Çünkü ben AKP’nin, daha önce de Refah Partisi’nin ve Fazilet Partisi’nin gazeteci olarak bütün tarihi anlarına tanıklık etmiş ve genellikle de büyük çoğunluğunda yerinde tanıklık etmiş bir gazeteciyim. Bu sefer normalde, bugün AKP Genel Merkezi’nde Recep Tayyip Erdoğan’ın partiye tekrar üye olmasını yerinde izlemem gerekirdi. Ama Türkiye’deki medya şartlarını, atmosferini biliyorsunuz. Bir müddettir bu tür şeyler yapma imkanımız yok. Burada kendi imkanlarımızla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Onun ötesinde uzaktan izlemekle yetinmek zorundayız. Bu benim memnun olduğum bir şey değil. Yerinde olmak, sahada gözlemek her zaman için bir gazeteci için çok daha verimlidir. Nitekim AKP’nin Ağustos 2001’deki kuruluşunun İstanbul’daki, Ankara’daki bütün safhalarını yerinde izlemiştim. Kurulmadan önce Anadolu’da yapılan, Tayyip Erdoğan’ın yaptığı mitinglerin de önemli bir kısmını izlemiştim. AKP kongrelerinin hemen hemen hepsini izledim. Ama 21 Mayıs’ta yapılacak kongreyi izleyebilecek miyim, açıkçası emin değilim.
Şu anda bugün, AKP için sembolik anlamda çok önemli bir gün yaşandı. Tayyip Erdoğan 33 ay sonra partiye tekrar üye oldu. 21 Mayıs’ta da kongrede partinin tekrar genel başkanı olacak. Normal şartlarda zaten biz Erdoğan’ın hiçbir zaman AKP’yi –kendi deyimiyle AK Parti’yi- bırakmadığını biliyoruz. Her zaman için anayasaya aykırı bir şekilde partili bir cumhurbaşkanı oldu 33 ay boyunca. Bunu hiçbir zaman da gizlemedi. Ama Türkiye’de anayasanın takibini yapabilecek kurumlar olmadığı için bunların hepsi de facto olarak partili cumhurbaşkanı olarak 33 ay sürdürdü. Şimdi de jure yani yasal olarak partili cumhurbaşkanı oluyor. Bugün de hızlı bir şekilde çok geciktirmeden, hemen partiye üye oldu. Yine geciktirmeden partinin genel başkanı olacak.

Özal ve Demirel’in hayallerini gerçekleştirdi

Yani hiçbir şey değişmedi mi? Bugün Temel Karamollaoğlu burada konuğumdu, Saadet Partisi genel başkanı. Ona sorduğumda çok fazla bir şeyin değişmeyeceğini, aynı olduğunu söyledi. Genel eğilim de baktığımı zaman böyle. Evet gerçekten böyle gözüküyor ama bence önemli. Şöyle önemli: Çok gençler bilmeyebilir ama yakın tarihimizde Türkiye’de benzer iki olay yaşandı ve başarılamadı. Birincisi Turgut Özal, köşke çıktıktan sonra –o tarihlerde köşktü-, cumhurbaşkanı olduktan sonra gözü arkada kaldı. ANAP’taki gelişmelerden rahatsız oldu ve hatta sonunda cumhurbaşkanlığını bırakıp kendisi yeniden parti kurmaya –ANAP’a dönmek de değil- niyetlendiği söylenirken, çok fazla zaman geçmeden hayatını kaybetti. Daha sonra onun yerini alan Süleyman Demirel’in Doğruyol Partisi’ni Tansu Çiller’e bıraktıktan sonra hep aklının partisinde kaldığını ve partiyi kontrol etmek istediğini ama Tansu Çiller’in buna çok az izin verdiğini biliyoruz, yaşadık. O da Demirel’in içerisinde bir ukde olarak kaldı. Partisinin başına geçemedi. Şimdi benzer bir olay Tayyip Erdoğan’la yaşandı.
Yalnız Tayyip Erdoğan’ın olayında şu önemli husus var: Tayyip Erdoğan hiçbir zaman bir Turgut Özal’ın arkasında bıraktığı Mesut Yılmaz gibi bir başbakanla, ya da bir parti genel başkanıyla, ya da Demirel’in Tansu Çiller’le yaşadığı gibi bir sorun yaşamadı. Ahmet Davutoğlu’yla yaşandığı söylenen birtakım sorunlar var. En son kendisine atfedilip söylenen “Ahmet Hoca’yla olmadı görüyorsunuz” sözü var, bir yabancı konuğuna söylediği iddia edilen. Ama Davutoğlu’yla birtakım konularda sorunlar yaşanmış olsa bile bunlar hiçbir şekilde kamuya mal olmadı. Kendi içlerinde yaşadılarsa yaşadılar. Binali Yıldırım’la hele hiçbir şeyin yaşandığını sanmıyorum. Ufak şeylerle, Binali Yıldırım dönem dönem yaptığı açıklamaların arkeolojik kazılarıyla, Binali Yıldırım’ın arada sırada Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sitem ettiği yolunda spekülatif yorumlar yapıldı. Ama hiçbir zaman net bir şekilde Ahmet Davutoğlu-Tayyip Erdoğan ya da Binali Yıldırım-Tayyip Erdoğan kavgası, gerilimi yaşamadık. Daha sonra tabii, özellikle Pelikan bildirisi ile beraber parti içerisinde bir tasfiye süreci başladığı zaman, Davutoğlu’yla yaşandığı varsayılan konular biraz abartılı bir şekilde gündeme getirildi. Ama alt alta sıralayın diye sorsanız insanların sıralayabilecekleri çok fazla bir şey yok. Davutoğlu düşmanlarının da, onu ve ekibini tasfiye için kılıç çekenlerin de sıralayabileceği çok fazla bir şey yok. En fazla Davutoğlu’nun parti genel başkanlığı ve başbakanlık kimliğini fazla benimsiyor olması söylenebilir. Ama bütün bunlar olduğu zamanda da Davutoğlu’nun Cumhurbaşkanı’nı rahatsız edecek çok ciddi çıkışlar yaptığına tanık olmadık. Olayın Türk siyasi tarihi açısından böyle bir önemi var. Özal’ın ve Demirel’in içinde ukde kalan şeyi Tayyip Erdoğan 33 yıl içerisinde gerçekleştirdi.

Kurucu kurmayların çoğu etkisizleşti

Bunu da büyük ölçüde MHP lideri Devlet Bahçeli sayesinde yaptı. Eğer MHP’nin desteği olmasaydı bu anayasa değişikliği bu kadar hızlı bir şekilde referanduma götürülemeyecekti. Milletvekili sayısı yetmeyecekti.
Şu anda evet ilk kuruluşunun görüntülerini görüyorsunuz, benim de yerinden izlediğim. O kuruluşta yer alan isimlerin büyük bir kısmı, özellikle kurmay heyetinin hemen hemen hiç birisi şu anda AK Parti içerisinde aktif görevlerde değil.
Peki bugünkü tekrar partiye dönmenin ve 21’inde de partinin genel başkanı olmasının esas anlamı ne? Bence çok ciddi bir anlamı var. Çünkü AKP son referandumda da gözüktüğü gibi -AKP değil aslında, siyasi iktidar ki bu siyasi iktidar partiden çok Tayyip Erdoğan’la anılıyor- bir kriz içerisinde ve bu kriz giderek derinleşiyor. Bu krizin derinleşmesine karşı Tayyip Erdoğan’ın bizzat partinin başına geçmesi ve her şeyi bütünüyle, alenen kontrol etmesi. Zaten her şeyi kontrol ediyordu, zaten her şeyi o belirliyordu. Bunlar anayasaya göre pek mümkün olmuyordu ama bunu fiiliyatta böyle yapıyordu. Şimdi bunu daha meşru bir zeminde, daha açık bir şekilde yapacak. Muhtemelen grup toplantılarının çoğuna salı günleri mecliste katılacak. Orada da partili ve partili genel başkan, cumhurbaşkanı kimliğiyle konuşmaya devam edecek. Parti yönetiminde ciddi değişiklikler olabilir. Hükümette değişiklikler olabilir. Bürokraside değişiklikler olabilir. Ama unutmamak lazım, buradaki değişiklikler zaten kendi seçmiş olduğu isimleri değiştiriyor olacak.

Krizin aslı

Kriz esas burada çıkıyor. Şöyle bir olay yok: Tayyip Erdoğan’ın burada partinin başına geçmesi, bir başkası partinin başındayken partiyi ona rağmen değiştirdi de, Tayyip Erdoğan buralarda kendisine uygun değişiklikler yaparak yaşanan sorunları çözme gibi bir iddiası olamaz. Şu anda eğer birileri parti içerisinde ve hükümet içerisinde, başka yerlerde, devlet içerisinde işlerini iyi yapamıyorlarsa, yani Erdoğan’ın memnun olacağı, tatmin olacağı şekilde iyi yapamıyorlarsa bunun sorumlusu o kişiler ama o kişileri oraya getiren Erdoğan’ın kendisidir. Dolayısıyla bir kriz var. Krizi çözmek için olayı bilfiil ele alıyor. Ama yapabileceği şeyler dün yaptıklarından çok da farklı değil.
Bu anlamda Tayyip Erdoğan’ın partiye üye olması ve partisinin başına dönecek olmasının manevi anlamda, bir moral anlamında partideki parti tabanına ve parti yöneticilerine bir aşı olacağı muhakkak. Kamuoyunu da belli anlamlarda etkileyeceği muhakkak. Ama bunun getirisi kadar götürüsü de olacaktır. Şu ana kadar, her ne kadar de facto partili cumhurbaşkanı kimliğiyle hareket etmiş olsa da yine de insanlar bir şekilde tüm herkesin, kendisine oy vermeyenlerin de cumhurbaşkanı olarak görebiliyorlardı, görmek isteyebiliyorlardı. Şimdi Tayyip Erdoğan zaten bu kapıyı da tamamen kapatmış oluyor. Grup toplantılarında eskiden başbakan olduğu dönemdeki gibi konuşmalar yaptıkça kendisine oy vermeyen kesimlerin, partisini tercih etmeyen kesimlerin cumhurbaşkanı olma iddiası da çok ciddi bir şekilde suya düşecektir.

Kendisini ve iktidarını koruma refleksi

Buradaki kriz ne? Bu krizin –bir süredir burada bunu yorumlamaya çalışıyorum- bir nevi, özellikle Gezi’yle beraber Tayyip Erdoğan iktidarına karşı yönelen değişik meydan okuyuşlara, önce Gezi, ardından 17-25 Aralık ve nihayet 15 Temmuz, bütün bu meydan okuyuşların kendisine ve yakın çevresine yönelik olduğunu düşünüp dolayısıyla kendisini korumaya, iktidarını korumaya yöneldi. Bu anlamda Tayyip Erdoğan’ın eskiden gördüğümüz aktif siyasetçi kimliğinden daha defansif bir siyasetçi, bir var kalma sorunu yaşayan bir siyasetçi profili çizmeye başladı. Bu da onun işini zorlaştırıyor. Bu zorlaşmayı aşmak için de sürekli iktidarı iyice kendi tekeline almaya başlıyor. Kendi tekeline aldığı ölçüde de, tek adam olduğu ölçüde –bu çok tekrarladığım bir cümle ama tekrar söyleyeceğim-, tek adam olduğu müddetçe yalnızlaşıyor. Yalnızlaştıkça da yönetmekte daha fazla zorluk çekiyor. Böyle bir sarmalın içerisine girdi. İktidarını sürekli artırarak gücünü, iktidarını koruma yoluna gitti. Artık iktidarının artacak bir yeri kalmadı. Anayasa da değişti. Artık partili cumhurbaşkanı ve seçilirse 2019’da –veya erken yapılabilir- tekrar bir nevi her şeyi elinde toplayan bir başkan olacak. Yasamanın, yargının, yürütmenin hepsinin kontrolünü elinde tutan bir başkan olacak.
Artık daha fazla bulabileceği bir iktidar yok. Ama bütün bunlar onun krizini çözmeye yetmeyecek. Bu krizin çözümünün Tayyip Erdoğan iktidarını daha da artırmak, tüm iktidarı tekelinde toplamak olarak görüyor. Baştan denklemi yanlış kuruyor bana göre. Yapması gereken, Gezi’yle beraber yapması gereken partisinin içerisinde ve Türkiye’de çoğulculuğu, demokratikleşmeyi, temel hak ve özgürlükleri, hukuk devletini geliştirmekti. O tam tersine bunlardan uzaklaşarak iktidarını koruma yoluna girdi. Artık buradan döneceğe de benzemiyor. Bu sonuçta çıkışı olmayan bir yol bana göre.

Erdoğan’ın cankurtaran simidi: Baykal

Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın şu anda partisinin başına geçiyor olması da bu krizi ertelemek, geciktirmekten fazla bir fonksiyonu olacağını sanmıyorum. Yalnız burada önemli bir not düşelim: Deniz Baykal yine –hep olduğu gibi diyelim- Tayyip Erdoğan’ın en sıkıntılı olduğu dönemlerde yine bir şekilde cankurtaran simidi olmaya devam ediyor. Bunu bilinçli yaptığını sanmıyorum. O siyaset hırsını bir türlü bırakmayan –bu kötü bir şey olmayabilir- birisi olarak, dün Ahmet Hakan’a çıkarak başkanlık seçimleri için birtakım görüşlerini dile getirdi. Kemal Kılıçdaroğlu’nu zor durumda bırakacak, kendisini öne çıkartacak birtakım şeyler söyledi. Bu aslında Deniz Baykal’ın parti içi tartışmaları yeniden alevlendirmesinin ötesinde çok ciddi bir şekilde Erdoğan’ın sıkıntısını aşmasına yardımcı olan bir şey.
Şöyle: Sonuç ne olursa olsun buradan başkanlık sistemi çıkmış olsa da YSK rakamlarına göre ve Türkiye fiilen artık başkanlık sistemine doğru adım adım gidiyor olsa da ve bugün partili cumhurbaşkanlığının da başlangıcına tanık olsak da burada, referandumda, referandumdan sıkıntılı çıkan tarafın “Hayır” diyenler değil “Evet” diyenler olduğu kanısındayım. Bunu defalarca söyledim, tekrar tekrar anlatmak istemiyorum. Ama tek başına büyük şehirlerde yaşadığı hüsran Tayyip Erdoğan’ın çok ciddi bir şekilde günlerdir kafasını meşgul ettiğini düşünüyorum. Kendisini birazcık tanıyan bir gazeteci olarak bunu şu anda en önemli meselesi olarak kendi önüne koyduğunu düşünüyorum. Büyük şehirlileri tekrardan nasıl kazanabileceği üzerine kafa yorduğunu düşünüyorum.
Bunun öncelikli çözümü, bu tür krizlerden çıkabilmenin öncelikli yolu, sanki kriz yokmuş gibi bir intiba yaratabilmektir. Rakiplerinizin sizdeki krizi görmesini engellemek ve kendi içlerinde krizler yaratmaktır. Deniz Baykal’ın bu çıkışı da şu anda esas krizi, AK Parti’de, Tayyip Erdoğan ve çevresinde yaşanan krizi görünmez, etkisiz kılıp tekrar muhalefet ve muhalefetin en önemli odağı olan –sayıca en azından- CHP’de bir kriz yaratma potansiyeline neden oldu. Ve dolayısıyla bu, daha önceki Baykal çıkışlarında olduğu gibi bir müddet Tayyip Erdoğan’ı rahatlatacaktır.
Ama şunu iddia ediyorum: Kriz çok ciddi bir kriz, çok yapısal bir kriz. Bu gidişatla, bu yöntemle, demokrasiyi değil de iktidarı tekelleştirmeye yönelerek bu krizi aşmak isteyen Erdoğan’ın, Baykal’ın kendisine her gün olağanüstü katkılarda bulunması söz konusu olsa bile bu krizi atlatabileceğini sanmıyorum. Bu krizin çözümü için demokrasiye, temel hak ve özgürlükleri geliştirmeye ihtiyacı var. Mesela Olağanüstü Hâl’i sonlandırmaya ihtiyacı var. OHAL döneminde işlerinden edilen insanların yargı yoluna başvurmasına, ona kapı açmasına ihtiyacı var. Bağımsız ve tarafsız bir yargının, daha doğrusu hukuk devletinin inşasına ihtiyacı var. Ama bunlardan uzağız ve daha da uzaklaşıyoruz. Dolayısıyla Baykal bile bu krizin çözümüne istese de istemese de ki isteyerek yaptığını sanmıyorum, siyaseten bir şeyler yapıyor ama o siyasetin daha öncekilerde olduğu gibi yaşanan siyasi gerçekliğe uyduğunu düşünmüyorum.

Derin yapısal bir kriz

Sonuçta Tayyip Erdoğan 33 ay sonra partisinin başına geçmek için ilk adımı attı. Partili cumhurbaşkanı kimliğiyle artık ülkeyi yönetmeye devam ediyor. Daha doğrusu partili cumhurbaşkanı kimliğini yasallaştırarak yoluna devam ediyor. Ancak bu partinin krizi, Tayyip Erdoğan’ın iktidarının krizi bir tek Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerin partiden uzak kalmasıyla vs. açıklanabilecek bir kriz değil. Çok daha derin bir yapısal kriz söz konusu. Bu kriz bütün bu isimlerin kazanılmasıyla da çözülebilecek bir durum değil. Mesela bugün Ahmet Davutoğlu katılmış törene. Ama Ahmet Davutoğlu’nun oraya katılmasının –ki en son Konya’daki mitinge de katılmıştı- pek bir etkisinin olacağını sanmıyorum. Hep birlikte fotoğraf verseler de etkisi olacağını sanmıyorum. Sorun şu: Eğer Erdoğan partiden belli bir mesafe koyan ilk kurucu kurmayları kazanıp onlarla tekrardan parti içerisinde kolektif bir yönetim inşasına giderse ve bu kişiler de gelecektir ve yanlarına başka kişileri de katarak partiyi tekrardan, ilk kuruluş yıllarındaki, ilk programındaki gibi birtakım AB perspektifinde demokratikleşme, reformlar yolunda bir perspektife sokmak için çaba sarf ederlerse belki bir şey olabilir. Ama vitrin düzenlemesi anlamında bizim aramızda zaten hiçbir sorun yok, biz zaten hep kardeşiz fotoğrafları çektirerek çözülebilecek bir krizin olduğunu sanmıyorum.
Evet, Tayyip Erdoğan tekrar partisine döndü. Partisinin çok kısa bir süre sonra tekrar başına da geçecek. Ama bu sürecin, bu müdahalelerin tabii ki etkisi olacak, tabii ki bir moral verecek partisine. Çok sayıda insanın ağladığını gördük bugün. Mutlu olduklarını gördük. Tekrar bir kavuşma olayı yaşadılar. Ben ayrıldığı zamanki kongreyi izlemiştim. Orada da benzer duygusal sahneler vardı, şimdi de benzer duygusal sahneler var. Ama şunu biliyoruz ki siyaset sadece duygularla olmuyor. Özellikle bunu en iyi bilenlerden birisi de Tayyip Erdoğan olsa gerek. Onun özellikle, öncelikle büyük şehirlerdeki yaşadığı sorunu nasıl aşmaya çalışacağını göreceğiz, bekleyip göreceğiz. Ama işinin kolay olduğunu sanmıyorum.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus