TSK neden Katar’da?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/327130091″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

Yayına hazırlayanlar: Şükran Şençekiçer & Gamze Elvan

Merhaba iyi günler. Dün Meclis hızlı bir şekilde Katar’la yapılan anlaşmayı onayladı, geçirdi. Normalde daha sıra bekleyen bir anlaşmaydı, ama iktidar partisi bunu öne çekti, tam krizin ortasında hızlı bir şekilde çekti ve Türkiye’nin Katar’da zaten varolan askerî gücünün artırılmasına gidilecek. Olayı bir hatırlayalım: İlk olarak Mart 2015’te yapılan bir anlaşma söz konusu ve ilk sevkıyat da Ekim 2015’te oldu. Katar’ın başkenti Doha’daki Tarık bin Ziyad taburu içerisinde El Rayyan Üssü’nde “Kara Unsur Komutanlığı” başlığı altında; komutasında 130 asker ve zırhlı araç vardı ilk olarak, ama şu anda halihazırda 94 askerin olduğu biliniyor. Burasının havadan ve deniz yoluyla lojistik desteğe müsait olan bir üs olduğu söyleniyor. Şimdiki anlaşmayla beraber asker sayısı artırılacak, Türk-Katar Tümen Taktik Karargâhı kurulacak ve bu tümenin karargâhının başında Katarlı bir tümgeneral olacak, yardımcısı da Türk bir tuğgeneral olacak. En az 10 yıl sürmesi söz konusu olan bir anlaşma, bu anlaşma kapsamında 25-30 personel Katar’da patlayıcı eğitimi verecek, aynı zamanda Katar’da jandarmaların eğitilmesi söz konusu ve 500-600 Türk askerî personelin olması söz konusu, ama bazı kaynaklarda sayının 5000’e kadar varabileceği söyleniyor; ama en azından şu aşamada 5000 olması herhalde söz konusu değil.

Katar zarar göreceğe benziyor

Tam krizin ortasında ve Katar’ın iyice yalnız kaldığı bir ortamda Türkiye, siyasî iktidar, AKP yönetimi, Cumhurbaşkanı Erdoğan hızlı bir şekilde başından itibaren Katar’ın yanında yer aldı. Ancak burada bir hususun altını çizmek lazım: Katar’ın yanında yer almakla beraber Katar’ın karşısındaki Suudi Arabistan’ın başını çektiği bloğa karşı suçlayıcı açıklamalar en azından şimdilik yapılmıyor. İktidar sözcüleri tarafından ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından, bundan rahatsızlık duyulduğu belirtiliyor ve çözüm bulunması isteniyor. Türkiye’nin şu andaki politikasını şöyle özetleyebiliriz: Katar’ın yanında ve sorunun bir şekilde müzakereler yoluyla çözülmesini destekliyor. Ama Suudi Arabistan ve müttefiklerinin bir müzakereye yanaşma ihtimali pek fazla gözükmüyor açıkçası. Çünkü ilk andan beri çok güçlü bir şekilde yanlarında bir destek buldular, Arap dünyasının büyük bir kesiminden destek buldular, en azından Katar’ın yanında açıkça yer alan, Türkiye dışında doğru dürüst kimsenin olmadığı görüldü. Amerikan Başkanı Trump’ın ilk tweet’i de Katar’a karşı Suudi Arabistan bloğunun yanındaydı.
Her ne kadar dün Katar Emiri’yle yaptığı görüşmeden sonra Trump arabuluculuk önermiş olsa da, ağırlığının Suudi Arabistan’dan yana olduğu açık. Dolayısıyla görüşmeler, müzakereler olma ihtimali var ama, bunun Katar’ın arzu ettiği bir şekilde gelişme ihtimali çok fazla değil. Dolayısıyla Katar buradan ciddi bir şekilde zarar göreceğe ve geri adım atacağa benziyor, şu andaki güç dengeleriyle beraber.

Üs İran tehdidi nedeniyle kurulmuştu

Türk askerinin neden Katar’da olduğu noktasına gelecek olursak, aslında çok acı bir durum var ortada. Katar’daki ilk üssün kurulması olayında temel faktör –Katar için– İran tehdidiydi. İran’ın bölgede iyice güçlenmesi, nüfuzunu artırması ve Körfez için de bir tür tehdit olması söz konusu. Diğer yandan o tarihlerde Obama yönetimi sırasında İran Batı’yla bir nükleer anlaşma imzalamak üzereydi ve bu da kendi elini iyice kuvvetlendiriyordu, bölgede daha rahat hareket edebilmesini mümkün kılıyordu, anlaşmanın yapıldığı Mart 2015, o tarihlerde. Ve İran’ı dengelemek için bir diğer husus da –önemli bir husus– aynı şekilde ABD’nin Körfez ülkeleriyle ilişkilerini korumakla beraber daha bir azaltması ihtimali söz konusuydu; yani Körfez ülkelerinin eskisi kadar Amerika korumasına, kalkanına sahip olmama durumları vardı ve burada Türkiye’yle Katar’ın çok yoğun ilişkilerinin olduğunu biliyoruz; kişisel ilişkiler de var, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Katar yöneticileri arasında, onu da biliyoruz. Böyle bir ortamda, Türkiye’nin de bölgesel aktör olma iddiasının hâlâ bir şekilde varolduğu bir dönemdeydi ve dolayısıyla Türkiye ilk defa kendi topraklarının dışında bu kadar güçlü bir askerî varlıkla bulunmaya başladı ve bu aslında Türkiye’nin bir tür diplomatik başarısı, askerî başarısı olarak o tarihlerde dile getirilmişti.
Tabii burada ilginç olan bir husus, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin de bu üssün kurulmasına, Türkiye’nin Katar’da askerî varlık bulundurmasına itiraz etmemeleriydi o tarihte; çünkü başta da söylediğim gibi olay, esas olarak İran.
Şimdi, kader: Şu gün baktığımız zaman Katar’ın yanında Türkiye ve bir şekilde İran var; İran Katar’a karşı uygulanan birtakım ablukaları kırabilmesi için, birazcık nefes alabilmesi için birtakım imkânlar sunmayı teklif ediyor ve Türkiye var. Dolayısıyla o üs –İran’a karşı olarak düşünülen o üs–, Suudi Arabistan’dan da bu nedenle bir şekilde zımni bir şekilde onay almış olan o üs, şu anda Katar’ın karşısında en ciddi tehdit olan Suudi tehdidine karşı bir şekilde Katar’ın elindeki kozlardan birisi oluyor. Tabii değişik haberler çıkıyor; Suudi Arabistan’ın Katar’a yönelik askerî bir operasyon yapıp yapmayacağı yolunda — açıkçası bana zor geliyor, ama imkânsız olacağı da söylenemez. Katar’ın rakamları ortada, Katar’ın ve Suudi Arabistan’ın ve diğer Körfez ülkelerinin rakamları ortada; buna Katar’ın direnebilmesi mümkün değil. Türkiye’nin, TSK’nın da burada ona bu üs üzerinden ya da takviyelerle böyle bir ihtimal karşısında kurtarıcı olabilmesi teknik olarak pek mümkün gözükmüyor. Ama yine de burada Türkiye anlaşmayı bir an önce hayata geçirerek aslında çok ciddi bir mesaj vermiş oluyor, Katar’ın yanında olduğuna dair.

Türkiye için riskli bir hamle

Bu doğru bir politika mı? Açıkçası hiç öyle gözükmüyor. Belli ki Türkiye’yle Katar arasında, Türkiye’yi yönetenlerle Katar’ı yönetenler arasında çok güçlü, gördüğümüzün de ötesinde bağlar var. Türkiye riskli bir hamle yapıyor. Şundan riskli bir hamle yapıyor: Eğer bu olay bir şekilde tatlılıkla sonuçlanırsa, Katar bir şekilde belli adımlar atıp Suudi Arabistan ve diğer blok da belli geri adımlar atarsa Türkiye bu zor zamanında Katar’ın yanında olmanın birtakım getirilerini elde edebilir; ama bu kriz Katar’ın daha da yıpranmasıyla sonuçlanır ve daha da şiddetlenirse, Katar’ın yanında yer alan ülke olarak Türkiye, daha fazla zor durumda kalabilir. Benzer bir olay Mısır Darbesi’nin ardından olmuştu, Mısır darbesinin ardından devrilen Mursi’ye destek olan ülke sayısı yok denecek kadar azdı, bunlardan birisi Türkiye’ydi, birisi Tunus’tu, bir diğeri de Katar’dı. Onun dışında bütün Arap dünyasının büyük bir kısmı ve Batı çok fazla ilgilenmedi, Sisi’yi desteklediler ve bunun getirdiği bölgesel ve birtakım ekonomik de olan, ama daha çok stratejik sorunları Türkiye yaşadı, yaşamaya devam ediyor. Şu anda da yeni bir tanesi ekleniyor –ki bu Katar-Suudi Arabistan gerginliğinin en temel unsurlarından birisi dönüp dolaşıp Mısır’a çıkıyor; o da Müslüman Kardeşler. Yani İhvan denen teşkilatın esas merkezi Mısır; ama Arap ülkelerinin hemen hemen hepsinde uzantıları olan, benzer, paralel yapılanmaları olan bir teşkilat bu. Ve bunu ABD de terörist olarak ilan etmeyi düşünüyor ve aynı şekilde Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri de artık Müslüman Kardeşler’e terörist muamelesi yapıyor. Yapmayan ender ülkeler, Müslüman Kardeşler’e, İhvan’a kucak açan ender ülkeler de Türkiye ve Katar.

Türkiye’de Katar bilinmiyor

Şimdi bir kader birliği, bu kader birliğine baktığımız zaman — mesela dün Beyoğlu’nda bir Katar’a destek toplantısı yapıldı, çok başarılı geçtiği söylenemez; zamanında Mavi Marmara ve benzeri olaylarda olduğu kadar yoğun bir katılım olduğu söylenemez, çünkü açıkçası “Böyle bir olayda Katar’ın yanında neden yer almak gerekir?” sorusunun cevabını kamuoyu pek bilmiyor; çünkü kamuoyunda Körfez ülkeleriyle ilgili varolan genel algı malum: “Bunlar petrol ve doğalgaz zengini, lüks içerisinde yaşıyorlar ve diğer İslam dünyasındaki acıları, yoksullukları, acıları önemsemiyorlar. Bunlar için ne yapılır?” gibi genel bir bakış vardı. Şimdi Katar ve Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri arasındaki kavgada taraf olabilmek için yeterli bilgiye ve donanıma sahip değiller; en fazla şu var: Cumhurbaşkanı Erdoğan Katar konusunda pozitif mesajlar veriyor, Katar son dönemde Türkiye’de çok ciddi yatırımlar yapıyor; işte, Digitürk’ü alıyor, Telekom’u alıyor vs. vs. “Demek ki Katar bizim dostumuz” gibi bir basitlik; hızlı bir cevap veriliyor, ama bunun bir Filistin davası gibi davaya dönüştürülebilmesi çok mümkün değil, imkânsız. Dolayısıyla burada bir şekilde tabii ki insanlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bakarak birtakım pozisyonlar alabilirler, ama içten gelen bir Katar savunusu, bu savaşın içerisine, bu kavganın içerisine dahil olma arzusu yok. Ama iktidar, hükümet bir şekilde bu olayda da –ki bir önceki angajmanı Suriye’ydi, sonra Mısır’dı, şimdi burada da bir şekilde angaje olmak üzere– bu angajmanın güçler dengesine baktığımız zaman bu angajmandan kârlı çıkabilmesi çok mümkün gözükmüyor. Tabii ki şu denebilir: Tamam, riskli olabilir ama burada bir ahde vefa var. Katar bizi… işte, Cumhurbaşkanı’nın da söylediği, “Zor zamanlarımızda bizi yalnız bırakmadı, biz de onları yalnız bırakmayız” çıkışı var. Ama siyasette, dış politikada, hele işin içine askerî stratejilerin girdiği yerlerde duygular ne derece belirleyici olur, çok ciddi bir tartışma konusu.

Bölgenin yeniden dizaynı

Daha önemli bir mesele var, burada da aslında çok büyük bir hesaplaşma yaşanıyor. Olayın bir boyutu İran, bir boyutu demin sözünü ettiğim Müslüman Kardeşler, bir boyutu IŞİD, El Kaide gibi yapılar. Şimdi Trump’la beraber bölgenin yeniden dizaynı ve ittifakların ya da karşıtlıkların yeniden şekillenmesine tanık oluyoruz. Ve işe bir şekilde İran’la başlanması beklenirken Katar’la başlandı. Ve Katar orada genel gidişata, eğilime, Suudi Arabistan’ın başını çektiği ve Trump’la bir şekilde anlaşır gözüken eğilime aykırı duran ve Al Jazeera gibi çok önemli bir küresel medyayla bunu dünya çapında da pazarlayabilen bir ülkenin şu anda hizaya getirilmesi var. Bu hizaya getirilme, Katar’ın hizaya getirilmesi, sadece Katar’ın hizaya getirilmesi olmayacak. Katar’ın bir şekilde desteklediği, kapısını açtığı yapıların en önemli destekçilerini kaybetmesi anlamına gelecek. Bu da bir anlamda Arap Baharı denen ve zaten akamete uğrayan olayın tam anlamıyla finali anlamına gelecek artık. Bu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bölgesel aktör olma vizyonunun –ve hatta bir şekilde İslam dünyasının lideri diyelim– olma motivasyonunun, hedefinin çok ciddi bir şekilde –zaten iyice aşınmıştı– sonlanması anlamına gelecek. Burada Katar’a yönelik yapılan operasyonun Katar üzerinden muhatapları, özellikle Arap dünyasındaki İslamcı hareketler. Bunlar, Müslüman Kardeşler başta, ama başkaları da var. Bunların bir şekilde tasfiyesi hedefleniyor ya da belinin kırılması hedefleniyor.
Bunlar uzun bir süre potansiyel müttefik olarak görüldüler. Nasıl olsa kontrol edilebilir kurumlar, hareketler olarak görüldüler, özellikle Suudi Arabistan ve ABD tarafından. Ama şimdi Mısır deneyinden de hareketle çok da kontrol edilebilir olmadıkları, iktidarın bunlara teslim edilemeyeceği gibi bir anlayış yerleşti. Ve bu anlamda da İslamcılığın, siyasal İslam’ı öne çıkartan yapıların Katar üzerinden teker teker etkisizleştirilmesi gibi bir olay söz konusu. Ve dolayısıyla bunun ucu hızlı bir şekilde ve doğrudan aslında Türkiye’deki AKP iktidarına ve Recep Tayyip Erdoğan’a dokunuyor. Dolayısıyla çok büyük bir yatırımın –ki bu Arap Baharı’yla beraber çok ciddi bir şekilde yapılmıştı– artık sıfır ürünle sonuçlanması gibi bir olayla karşılaşıyoruz.
Daha önce bunun örneğini çok acı, dramatik bir şekilde Suriye’de yaşamıştık. Eğer Katar olayında Suudi Arabistan’ın başını çektiği blok –ki şu anda çok daha güçlü görülüyor– başarılı olursa, bu defter de büyük ölçüde, azından uzun bir süreliğine kapanmış olacak. Bu da tabii ki AKP iktidarının bölgesel güç olma iddiasının tam anlamıyla ortadan kalkmasına, hatta aktör olarak varlığını etkili bir şekilde gösterebilme imkânının da çok ciddi bir şekilde yara almasına yol açacak. Ve bunun ardından biliyorsunuz Irak’ta, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık referandumu kararı var 25 Eylül’de. Tabii referandumdan ne çıkacağını kestirmek hiç zor değil, ama referandum kararı hemen uygulanacak mı, uygulanmayacak mı bunu göreceğiz. Türkiye’nin önünde gerek Suriye’de, gerek Irak’ta ve tabii ki Türkiye’de Kürt meselesi çok ciddi bir şekilde duracak. Buradan Türkiye, Katar ve bir şekilde İran yeni bir ittifak, yeni bir blok oluşturarak bunlara karşı, hatta bir şekilde Rusya’nın da desteğini alarak bu dalgaya karşı durabilirler mi? Bunun mümkün olduğunu hiçbir şekilde sanmıyorum. Çünkü Katar böyle bir şeye, Rusya ve İran’la aleni bir işbirliğine girerek kendisini çok fazla riske etmek istemeyecektir.
Katar’ın arayışı herhalde bir şekilde Suudi Arabistan’la ara yolu bularak birtakım mutabakatları yapmaya çalışmak olacaktır diye tahmin ediyorum. Katar’ın bu tür radikal bir karşı koyuş içerisine girmesini beklemek çok gerçekçi değil. Bu anlamda Türkiye’nin daha temkinli olması beklenirdi. Ama Türkiye Katar’ı başından itibaren yalnız bırakmama politikasını tercih etti. Riskli bir politika. Göreceğiz, izleyeceğiz, başarılı olma ihtimali çok yüksek değil. Tabii burada şöyle bir soru var: Şu andaki pozisyonundan Katar’ın gerilemesi halinde –ki bu yüksek bir ihtimal– Türkiye Katar’ın gerilemesine paralel olarak politikalarını ciddi bir şekilde gözden geçirecek mi sorusu da önümüzde duruyor. Daha önce İsrail’le yapılan anlaşmalar gereği Hamas’la ilgili birtakım geri adımlar atmıştı Türkiye. Ama genel olarak tüm Müslüman Kardeşler için, mesela Mısır’daki Müslüman Kardeşler konusunda geri adım atacak mı? Türkiye Mısır’la ilişkilerini normalleştirecek mi? Galiba önümüzdeki en ciddi sorunlardan birisi bu. Birtakım iddialar var, birtakım gizli görüşmelerin bir süredir yapılmakta olduğu söyleniyor. Gidişat oraya doğru olabilir. Ama onun olabilmesi için öncelikle Katar’la Suudi Arabistan ve diğerleri arasındaki meselenin mutabakatla, şu ya da bu şekilde, muhtemelen Katar’ın birtakım tavizler vermesiyle sonuçlanması halinde Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin normalleşmesine doğru gideceğimizi tahmin edebiliriz.

Türkiye-İran yakınlaşması

Türkiye ile İran’ın tekrardan, bir zamanlar olduğu gibi güçlü bir şekilde bölgede Amerikan politikalarına karşı bir direnç odağı yaratma ihtimali teorik olarak var. Ama bunun pratiğe geçirilebilmesinin çok mümkün olduğunu sanmıyorum. Zaten çok kırılgan olan Türkiye’deki siyasî istikrar böyle bir durumda çok daha riskli bir yere doğru savrulabilir. Kaldı ki dün İran’da yaşanan IŞİD saldırıları da çok net bir şekilde gösteriyor ki İran da artık eskisi kadar kendi evinde rahat hareket edebilen bir ülke olmayacak. Çünkü sıra İran’a da geldi. İran’ın içi de karışmaya başlıyor. Türkiye’nin içi zaten yıllardan beri karışık. Dolayısıyla bu ülkelerin –Türkiye ve İran’ın– Rusya ne kadar destek verirse versin ABD’nin onayını almış olan yeni bir bloğa karşı birlikte mücadele edebilme imkânları çok fazla yüksek gözükmüyor.
Benim değerlendirmem bu yönde. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus