Matthew Bryza: “ABD yönetimi Zarrab konusunu yaklaşık 10 yıldır, en üst seviyede takip ediyor”

Eski ABD Avrupa-Avrasya ilişkilerinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı, Emekli Büyükelçi Matthew Bryza ile 12 Mayıs 2017 tarihinde ABD-Türkiye ilişkilerini konuştuk.

Karmaşık bir süreçten geçiyoruz. Bir taraftan ABD bölgedeki YPG kuvvetlerini silahlandırıyor ve bu Türkiye tarafından açık bir ulusal güvenlik sorunu olarak ele alınıyor. Diğer taraftan ABD yönetiminin farklı değerlendirmeleri bulunuyor. Siz kişisel olarak hem Türkiye hem de ABD’yi yakinen tanıyorsunuz. Sizin bu konudan çıkarımınız nedir? Türkiye ile ABD’nin bir şekilde uzlaşabileceğini düşünüyor musunuz?
Öncelikle, ABD yönetimine önerim, “Ne yapıyorsanız, yapmayın” olur. Hem Bush yönetiminde Beyaz Saray’da hem de Bush ve Clinton yönetimlerinde Dışişleri Bakanlığı’nda, ABD-Türkiye ilişkileri ile ilgili uzun yıllar görev yaptım. Bizim için PKK ve PKK’nın uzantısı olan YPG gibi örgütlerin terörist yapılar olduğu açıktı. Dönemin Savunma Bakanı Carter’ın, geçen sene, “YPG, PKK’nın uzantısıdır” dediğini biliyoruz. Ben yaklaşık üç sene boyunca hem Savunma Bakanlığı yetkililerini hem de Avrupalı müttefiklerimizi, bir terör örgütü olan PKK’ya, terör örgütlerine davranıldığı gibi davranılması konusunda ikna etmeye çalıştım. İlk olarak, YPG’nin, ABD’nin müttefiki olmadığı açık bir şekilde ortaya konmalıdır. Biz bu fırsatı kaçırdık. Şimdi işleri tekrar yoluna koymak için, en azından Başkan Yardımcısı Biden’ın geçen yaz yaptığı açıklamalar çerçevesinde bir açıklık olmalı. Hatırlarsanız Başkan Yardımcısı Joe Biden, Fırat Kalkanı operasyonunun başladığı gün olan 24 Ağustos’ta Ankara’daydı ve o gün yaptığı konuşmada YPG ve benzeri Kürt milis gruplarının Fırat’ın doğusuna dönmesi gerektiğini söylemişti. Tam olarak Türkiye’nin ihtiyacı olan nokta buydu. Fakat, bu konuşmadan birkaç gün sonra yapılan açıklamalar Biden’ın açıklamaları ile çelişti. ABD’nin politikası yeterince açık değil. Dolayısıyla ikinci olarak yapılması gereken ABD’nin politikasının ne olduğunu açıkça saptamaktır. Bu saptama sadece taktik ya da askeri operasyonları kimlerin yürüteceği konularında değil, daha ziyade stratejik açıdan olmalıdır. Büyük resme baktığınız zaman, Türkiye bizim müttefikimizdir ve bizim en büyük kaygımız Türkiye’nin istikrarı ve refahı olmalıdır. Aynı zamanda, Rusya ve İran gibi farklı güçler, Avrupalıların Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaptığına benzer bir şekilde, Ortadoğu’yu bölmeye çalışıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin merkezde olduğu bir strateji politikasına ihtiyacımız var. Böyle bir durumda, “ABD’nin zayiat vermemesi için YPG kuvvetlerinin kullanılması” ile “ABD’nin Türkiye’ye iyi bir müttefik olması” bir araya nasıl gelebilir? Bana kalırsa tek çıkış yolu, bir taraftan, Türkiye, her ne kadar tercih etmese bile, ön saflarda savaşacak ve kayıp verecek olanların YPG kuvvetleri olacağını kabul edecek. Diğer taraftan ise, YPG kuvvetlerinin, savaşın bitmesiyle beraber, Fırat’ın doğusuna dönecekleri çok açık bir şekilde ortaya konacak. Aksi bir durumda gerilimi düşürecek bir yol göremiyorum ve ABD-Türkiye ilişkilerinin daha da kötüye gideceğini öngörüyorum.

Önümüzdeki hafta (Trump-Erdoğan görüşmesinde) bir uzlaşma bekliyor musunuz?
Şu anda Türkiye’de yaşıyorum. Dolayısıyla, zaman zaman arkadaşlarımla olası uzlaşmalar üzerine yaptığım konuşmalar dışında pek fazla bilgi sahibi değilim. Ancak umudum var. Az önce konuştuğumuz gibi düşüncelerin ABD’de birçok farklı insana ulaştığını biliyorum. Ancak ortada bu konuda açık bir şekilde yetkili olan kimse yok ve benim devlette çalışmaya alışık olduğum dönemde bir norm olan politika süreci bulunmuyor. Trump yönetiminde birçok üst düzey pozisyon halen doldurulmadı. Dolayısıyla uzlaşma seçenekleri üretmek için yürütülen tartışma ve yaratıcı çalışmalar normalde olduğu gibi gerçekleştirilemiyor. Eğer bu süreç düzeltilirse ve mesaj Başkan Trump’a ulaştırılabilirse bir uzlaşmanın ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyorum. Elbette, Türkiye’nin mesajını en iyi iletecek kişi 16 Mayıs’ta orada olacak. Aslında söylemeye çalıştığım, görüşmeden büyük bir uzlaşma çıkmasını beklemiyorum, çünkü Başkan Trump’ın öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan mesajı dinlemesi gerekiyor. Ancak görüşmeyi takip eden gün ve haftalarda bir uzlaşma olmasını umuyorum.

YPG’yi silahlandırma kararının neden Erdoğan’ın ziyaretinden önce verildiğini düşünüyorsunuz?
Bu soru çok fazla soruluyor. Geriye dönüp bakarsanız, belki bir buçuk ay önce, bu konuyu takip edenler “Donald Trump karar vermeden önce Türkiye’deki Anayasa Referandumunu bekleyecek” diyorlardı. Bana kalırsa, kararın zamanlaması üzerine çok fazla kafa yorulmadı, sadece “referandumu atlatalım” diye düşünüldü. Büyük ihtimalle, askeri planlama uzun süredir yapılıyordu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaret fikri bu planlama başladıktan sonra ortaya çıktı. Spekülasyon yapıyorum ancak, Başkan Trump böyle bir karardan sonra bile görüşme yaparak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yatıştırabileceğini düşünmüş olabilir. Ayrıca, görüşme tarihi, Başkan Trump’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile konuşmasından sonra, kararı gözden geçirmesi için yeterince erken.

Operasyon sonrasında ana tartışma konusu Rakka ve Menbiç’in yönetimi üzerine olacak. Trump yönetiminin Kürt politikası ve Türkiye politikası nedir biliyor musunuz?
Şu anda politika tartışmaları nasıl şekilleniyor bilmiyorum, Trump yönetiminden de açık bir açıklama gelmedi. Ancak açık olan nokta Rakka’nın yerlileri olan Rakka’lı Arap ve Türkmenler, yabancı bir grup istemiyor. YPG veya onun ana kuruluşu olan PYD, terörle ilişkili olmasalardı bile, Rakka’nın yerlileri kendilerine yabancı bir siyasi yapının gelip el koymasını istemiyor. Bu kent etnik olarak Kürt değil, Arap. ABD politikası kentin etnik dengesinin korunması yönünde olacaktır ve umuyorum ki, Türkiye ile ABD arasında bir çeşit ortak çözüm oluşacaktır. Bu sayede, kentin yönetim yapısı geleneksel yapısını yansıtacaktır.

Yani YPG ile ABD arasında sınırlı bir işbirliği mi beklemeliyiz?
Beklentim ve umudum, YPG ile ABD arasında Rakka’da siyasi konular üzerinde herhangi bir işbirliğinin olmaması yönünde. Şu anda YPG’nin silahlandırılması, askeri operasyonlar ile sınırlı bir şekilde, tek seferlik bir askeri hamle. Washington’da birçok kaynak bu fikrin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a önerileceğini söylüyor. Benim önerim de planın bu şekilde olması yönünde olurdu. Yani, Rakka kentinin veya Suriye’nin herhangi bir bölgesinin, siyasi geleceğini ilgilendiren hiçbir konuda YPG ile işbirliği olmamalıdır.

General Mattis dün yaptığı açıklamalarda “ABD, Türkiye’nin güvenliğini önemsiyor” ve “PKK terörist bir yapıdır, ABD hiçbir şekilde bu gruba destek olmayacaktır” dedi. YPG’ye sağlanan silahlara karşı ABD, Türkiye’nin sınırlarını nasıl güvence altına alabilir?
Çok güzel bir soru Sinan Bey. Tartışma tersine yapılmış olsaydı, yani Türkiye ya da farklı bir ülke, ABD’nin terör örgütü kabul ettiği yapılar ile açık bir şekilde bağlantılı grupları silahlandırıyor olsaydı ve bu gruplar ABD’ye tehdit oluştursaydı, ABD yönetimi çok öfkelenirdi, konuya ahlaken yaklaşırdı ve 11 Eylül saldırıları sonrasında yaptığı gibi “İyi terörist, kötü terörist olmaz. Terörist teröristtir” yaklaşımını benimserdi. Dolaysıyla mevcut yönetimin bu uygulaması, yıllardır uygulanan ABD dış politikası ile çelişiyor. Burada temel argümanlardan bir tanesi, “…terörist yapıları silahlandırırsanız, o silahların size karşı kullanılmayacağının garantisi olmaz. Büyük ihtimalle size karşı kullanılır, dolayısıyla silahlandırmayın”. Buna karşı, Pentagon sözcüsü, “biz fazladan cephane verilmiyoruz, dolayısıyla bu silahlar Türkiye’ye karşı kullanılamaz” diyor. Normalde cephanelerin farklı yerlerden temin edilebileceği açık, ancak konu ağır silahlara gelince cephaneler özgün oluyor. Bu tarz, özellikli, ağır silahların cephanelerinin kara borsada bulunması mümkün değil. Ancak yine de prensip olarak, Pentagon’un politikası süre gelen ABD dış politikası ile çelişiyor. Bence bu yapılan, taktik kazanım için çok büyük bir stratejik hatadır.

Görüşmelerde gündeme gelmesi beklenen bir diğer konu Fethullah Gülen konusu olacak. O konuda bir gelişme görüyor musunuz? ABD, darbenin arkasındaki gücün Fethullah Gülen olduğu konusunda tamamıyla ikna olmuş durumda mı?
Hayır, ABD, Gülen’in darbe girişiminin arkasında olduğu konusunda açık bir şekilde ikna olmuş değil. Benim gibi, Türkiye’de yaşayan biri için bütün bu yaşanan koordinasyonun arkasında bir yapının olduğu açık. Türk Silahlı Kuvvetleri, toplumunun ve devletin en kapalı ve birbirine bağlı kurumlarından bir tanesi. Böyle bir kurumu bölmek ve kendisine saldırtmak Cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmayan bir durum. Dolayısıyla bu işin arkasında bir yapı olmalı. Eminim ki ABD’de birçok insan bu söylediğimi anlıyor. Ancak, şu ana kadar sunulan bilgiler kanun karşısında yetersiz. Amerikan hukuk sisteminde de iade kararları ancak burada alınıyor. Yani, hukuk sistemi içerisinde, hakimlerin Gülen hakkında iade kararı vermesi için yeterli, ikna edici kanıt bulunmuyor. Bütün kusurlarına rağmen Amerikan hukuk sistemi işliyor. Daha önce Flynn döneminde dedikoduların çıktığı gibi, eğer Donald Trump hâkim kararını umursamaz ve Fethullah Gülen’i tutuklatıp Türkiye’ye göndermeye karar verirse, bu kendisine başkanlığa mal olacak bir suç olabilir. Buradan kolay bir çıkış yok. Bunu söylemekle beraber, ABD yönetiminin atabileceği başka adımlar ya da düşüncelerini daha açık yansıtan açıklamar olabilir. Benim az önce söylediklerime benzer bir açıklama yapabilirler ya da Gülen örgütüne karşı bir sürecin başladığını söyleyebilirler. Bu yapının bir suç örgütü olduğu ve vergi kanununu çiğnediğine dair suçlamalara karşı bir soruşturmanın başladığını açıklayabilirler. Demek istediğim, eski günlerde Al Capone da sonuç olarak bu şekilde soruşturulmuştu. Yani, kanunda suçlu iadesi gerektirmeyecek olsa bile, terör faaliyetlerine ek olarak soruşturulacak başka alanlar varsa ABD bu süreçleri başlatıp, Türk yetkililere bilgi verebilir. Benim tahminim bu konu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündeminde olacak.

Karmaşık hale gelen bir diğer konu da Reza Zarrab davası. Basından okuduğumuza göre Bay Giuliani bir çeşit anlaşma yapmaya çalışıyor. Davanın iddianamesinde ise bu davanın ABD için milli güvenlik konusu olduğu yazıyor. Bu bilgilerin ve ABD’nin hukuk sisteminin ışığında, böyle bir anlaşma nasıl yapılır?
Bence bir anlaşma yapılamaz. Bakın, Rudoloh Giuliani’nin, basında yazıldığı gibi, FBI’ın direktörü olmak istediğini biliyorsunuz. Bu durum, “nasılsa güçlü bir pozisyonu var, bir anlaşma ayarlar ya da serbest bırakır” gibi bir düşünce yaratabilir. Hayır, ABD hukuk sistemi öyle işlemiyor. Takip ediyorsanız Trump geçtiğimiz günlerde FBI direktörü James Comey’yi kovdu. Başkan Trump, Watergate’ten beri en şiddetli siyasal ve anayasal krizi yarattı. Dolayısıyla bu dava gibi, üst düzey bir davaya herhangi bir müdahale, siyasi bir fırtına koparır. Mevcut siyasi iklimde böyle bir gelişme öngörmüyorum. Daha önemlisi, bu konu neredeyse on yıldır devam ediyor. O dönemlerde devlet içerisindeki pozisyonumdan dolayı daha fazla detay veremiyorum. Şunu söyleyebilirim, bu konu Amerikan yönetiminde en üst düzeyde neredeyse on yıldır takip edilen çok ciddi bir konu. Başkan Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iyi ilişki kurmak için elinden geleni yapmak isteyebilir. Ancak Amerikan hukuk sistemi, bir Başkanın istekleri ile manipüle edilemez. Belki etkilenebilir ama manipüle edilemez

Donald Trump’ın aldığı bir diğer pozisyon ABD’nin dış politika yaklaşımına ilişkin oldu. Trump Başkan seçildikten sonra çeşitli konuşmalarında müttefiklerini eleştirdi. Bunun ötesinde, Dışişleri Bakanı Tillerson geçen hafta ABD’nin “önce Amerika” yaklaşımına ilişkin açıklamalarda bulundu. Tillerson, ABD dış politikasını açık bir şekilde insan hakları ve özgürlük gibi değerlerden ayırdı. Bu ayrım bizim görmeye alıştığımız bir yaklaşım değil. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? ABD’nin dış politika yaklaşımında bir kayma mı görüyoruz?
“Alışık olmadığımız bir durum” derken çok doğru söylediniz. Benim gibi bütün kariyerini, müttefiklerimiz ile paylaştığımız değerler etrafında güçlü transatlantik ilişkiler kurmak için adayan biri için, bu açıklamalar çok kötü ve Amerikan değerlerini yansıtmıyor. ABD dış politikası böyle işlemiyor. Biliyor musunuz, “önce Amerika” hareketi ABD’de faşist bir hareket olarak ortaya çıktı. Başkan Trump bu kavramı kullanmaya başladığında bunun farkına varmadı diye düşünüyorum. Ancak inandığımız değerleri dış politikadan ayrıştırdığınız zaman siz artık Amerikan dış politikası uygulamıyorsunuz; öyle olunca Amerika itibarını, birçok değerini ve Dünya’daki çekiciliğini kaybediyor. Bence, şu anda gördüğümüz, iki tane politikadan anlamayan ve hiçbir zaman politika ile uğraşmamış başarılı iş adamının yaklaşımıdır. Bu insanlar şirket yönetirler ve işleri kendi yöntemlerine göre yapmaya alışıklar. Karar alırlar ve herkes bu karara uymak durumundadır. Yani sistem içinde uzlaşmaya gerek duymazlar. Yasalar içerisindeki silahlarını ve şirketlerinin büyüklüklerini kullanarak rakiplerini geçerler. Bu çerçevede, değerlerin hiçbir önemi yoktur. Bu tarz şirketler için durum böyledir ve böyle olmalıdır. Bu insanların görevleri şirketlerini daha verimli hale getirmek olmuştur; Tillerson’ın amacı Exxon Mobile’in hisse fiyatını arttırmak, Trump’ın amacı ise olabildiğince çok para kazanmak olmuştur. “Değerler” bu işin bir parçası değildir. Yani bu insanlar yasal sınırlar içerisinde faaliyet gösterirler ancak ekonomik ve finansal özgürlük ya da insan hakları gibi değerleri umursamazlar. Esasında, şu anda, herkesin kendilerinden beklediği şekilde davranıyorlar. Ancak, bana kalırsa, değişmekten başka şansları kalmayacak ve geleneksel ABD dış politikasına geri dönecekler. Daha önce, kuvvetler ayrımından söz ettik, Başkanın yetkilerini sınırlandıran ayrımlar. Bu ayrımlar gerçek. Gerçekten de yargının ve kongrenin yetkileri arasında bir ayrım var. Kongrede John McCain ve Lindsey Graham gibi Cumhuriyetçiler bile az önce söylediğiniz açıklamalar karşısında dehşete düştü. Öte yandan, devletin bir başka ayağı olarak bürokrasi içindeki profesyoneller de var. Onlar da bu durumu kabul etmezler. Aslında Trump döneminin en başında bu istihbarat örgütleri, Rusya’nın ABD seçimlerini etkilemesine yönelik olarak baş kaldırılmıştı. Başkanlığa aday olduğu dönemlerde Donald Trump, “Rusya ABD seçimlerini manipüle etmeye çalışıyor” diyen 16 istihbarat servisinin hiçbirine inanmadığını söylemişti. Sonra ne oldu? Birkaç gün sonra, Donald Trump takımının Rus istihbarat servisleri ve Rus yetkililerle bağlantısını gösteren birçok belge istihbarat servisleri tarafından sızdırılmaya başlandı. Yani, Amerikan değerlerini ‘reel politik’ ve “ulusal güvenlik çıkarlarından” ayırmak ayakta duramaz. Bu değerler ve bu değerlere dayanan devlet sistemi herhangi bir Başkan ya da Dışişleri Bakan’ından çok daha büyük ve güçlüdür.

Geçen yaz darbe girişimi sonrasında bir makalenizde özet olarak “ABD, Türkiye’nin Rusya’nın kollarına düşmesini engellemelidir” diyordunuz. Böyle bir endişeniz hâlâ var mı? Eğer varsa, sizce, Trump yönetiminin de böyle bir endişesi var mı?
Aslında o makalede öyle bir şeyin olmasından endişe duyuyorum demiyorum, çünkü olmaz. Ancak ABD’nin uyanıp Türkiye’nin ne kadar önemli bir müttefik olduğunu anlaması gerektiğini söylüyordum -özellikle de Ortadoğu’nun tekrar bölündüğü, en azından Rusya ve İran gibi ülkeler tarafından bölünmeye çalışıldığı bir dönemde- Açıklamanın başına dönecek olursam, Türkiye, bildiğiniz üzere, Rusya ile başka herhangi bir ülke ile savaşmadığı kadar çok savaştı. Türkler, Rusların, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına oluşturabilecekleri tehditler konusunda saf değil. Bununla beraber Türkiye, Rusya’nın gücünün farkında ve durduk yere düşman yaratmak istemiyor. Öte yandan, Türkiye, Rusya ile iyi ilişkiler kurup beraber çokça para kazanmak istiyor. Esasında, Türklerin, Rus algısı karmaşık. Ancak, kendinize “Türk olmak ne demektir” diye sorsanız, “aslında düşündüğünüzden daha çeşitliliği olan bir ülkeyiz, kimliğimizin bir kısmı tabi ki Anadolu’dan geliyor, bir kısmı Ortadoğu’dan, bir kısmı Balkanlar’dan, bir kısmı da Kara Deniz’den ama Rusya’dan hiçbir parçası gelmiyor” diyebilirsiniz. Yani benim Türkiye’nin NATO’dan ayrılıp Rusya ile ortaklık kurması gibi bir endişem yok. Bence Türkiye, Rusya ile ilişkisinde birtakım avantajlar ve iş birlikleri arayacaktır. Bu iş birlikleri elbette ABD’yi uyandırabilir.
Bu çerçevede, daha önce YPG ile ilgili olarak konuştuğumuz konuların yanında, Amerika ve Türkiye’nin atabilecekleri en akıllıca adım “güvenli bölgeler” üzerinde çalışmak olur. Burada Rusların önerdiği bölgelerinden söz etmiyorum. Rusların bu önerisi Türkiye’nin arzu ettiği güvenli bölge değil. Ruslar Suriye’nin çeşitli bölgelerinde “çatışmasızlık bölgeleri” kurulmasını önerdi. Böylece kendilerine de Suriye’de asker bulundurma gerekçesi yaratmış olacaklar. Ancak, bu öneri ne Türkiye’nin ne de ABD’nin çıkarlarına uygun. Türkiye ve ABD’nin çıkarlarına uygun olan alternatif, aynen Türkiye’nin istediği gibi, Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir “güvenli bölge” oluşturmak. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan istiyor diye değil, stratejik açıdan mantık olduğu için yapmak. Bunu yaparsanız, Türkiye ve ABD beraber çalışabilir, orduları beraber çalışabilir. Bir taraftan bölgede istikrar sağlanabilir diğer taraftan Rusların operasyon kapsamı sınırlandırılabilir. Çünkü bir güvenli bölge oluşturduğunuz zaman Rusları, Suriye’nin batısına sıkıştırmış olacaksınız. Dolayısıyla Türkiye ve ABD bu alternatifi daha ciddi bir şekilde konuşulmalıdır. Donald Trump bunu seçim kampanyası sırasında önermişti. Burada en önemli ve derin sorun ABD Savunma Bakanlığı ve Pentagon bünyesinde çalışanların 1 Mart 2003 tarihinde TBMM’de oylanarak ret edilen ABD’nin Irak’ı, Türkiye üzerinden işgal etmesini öngören tezkere konusundaki derin kızgınlıklarının devam ediyor olması. 14 sene geçti dolayısıyla kulağa garip gelebilir. Ancak kişisel olarak iletişimde olduğum kişilerden biliyorum ki, birçok üst düzey asker hala kızgın, ihanete uğramış hissediyor ve Türk müttefiklerine güvenmiyor. Bunun üstesinden gelmemiz gerekiyor.
Belki liderler görüşmesinden çıkabilecek farklı bir sonuç da Türkiye’nin Rakka operasyonu için sahada önemli derecede asker bulundurması olur. Sahada daha fazla asker bulundurmak, maalesef daha fazla kayıp anlamına gelecektir. Ancak, önemli etkileri olacaktır. Türkiye bunu yaparsa bölgedeki dengeleri değiştirebilir ve Suriye’deki Türkiye-ABD askeri iş birliğinde, Rusya’nın rolünü sınırlandıracak şekilde, yeni bir dönem başlayabilir.

Kariyeriniz boyunca çeşitli çatışma bölgelerinde görevleriniz oldu. Bu bölgelerden bir tanesi de Kıbrıs. Kıbrıs görüşmeleri çok uzun zamandır devam ediyor ve 2004 yılındaki ‘Annan Planı’ sonuca en çok yaklaşılan dönem oldu. Son görüşmelerin de bir yere varması konusunda umutlar vardı fakat şu anda geldiğimiz noktada görüşmelerden bir sonuç çıkmadığını görüyoruz. Bu bilgiler ışığında, tek devlet alternatifinin en ideal opsiyon olmayabileceğini, iki devlet çözümünün de konuşulması gerektiğini düşünüyor musunuz?
Bu tamamen konunun aktörlerine kalmış. Benim izlenimim adanın iki tarafında da hâlâ en güçlü arzunun iki bölgeli, iki toplumlu birleşik bir federasyon olduğu yönünde. 2004’te Annan Planı sürecine ve Kıbrıslı Rumları “Evet” oyu vermeye ikna etme konusuna ciddi bir şekilde dahil olmuştum. Ancak bir gerçek var ki, zaman geçip geçmişte beraber yaşamış olan insanlar azaldıkça, iki toplumun kimlikleri daha da ayrışıyor. Sonuç olarak nüfus yapılarındaki mantık üzerinden, birleşik bir adaya destek azalacaktır. Belki de o aşamaya gelmişizdir. Kişisel olarak sonucun böyle olmasını istemem, ancak görüş farkları hala çok keskin. Yani, güvenlik konusu, mülk konusu devam ediyor. Bu sefer epeyce yaklaşıldığını düşünüyorum. Belki Annan Planı kadar yaklaşılmadı ama hâlâ imkan var. Şu anda Anastasiadis’in seçimlerde ne yapacağı çok belirleyici olacak. Eğer seçilemezse, görüşmelerin bu turu da ölmüş olacak. Eğer seçilemezse, Kıbrıslı Rumlar birleşme istemiyoruz, uzlaşma istemiyoruz demiş olacak. Bu onların kararı. Öyle bir durumda birleşme olmayacak ve iki ayrı devlet olmuş olacak. Ancak yanıtımın başında da dediğim gibi, bu iki topluma kalmış bir karar ve bence birleşme arzusu hala devam ediyor. Sadece, zamanla güçsüzleşecek.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar