İslamiyet demokrasiyle bağdaşır mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. “İslamiyet demokrasiyle bağdaşır mı?” sorusu çok eski bir soru, çok sık kullanılan bir soru, tekrarlanan bir soru. Bitecek gibi değil ve son dönemde tekrar ciddi bir şekilde gündeme geliyor. Gazetecilik hayatım boyunca sürekli bu soruyla karşılaştım, muhatap oldum, kendimce cevaplar vermeye çalıştım. Tam bir şeyler hallolur derken tekrardan bu soru karşımıza çıkıyor. Zaten bu soru sorulduğu andan itibaren, bu soruyu soranlar, genellikle cevabını hayır olarak veren kişiler bunu gündeme getiriyorlar. Bence bu soru yanlış bir soru, önyargılı bir soru. Böyle başladım hayatım boyunca bu soruya muhatap olduğumda. Ama tekrar tekrar maalesef yine aynı şeyi sil baştan yapmamız gerekiyor.

İslam ve reform

Neden yanlış bir soru? Çünkü hiçbir din, tektanrılı dinler ya da diğer dinler, tek başına demokrasiyle ve benzer kavramlarla sabit bir ilişkisi olabilecek şeyler değildir bana göre. Eğer bakarsak şöyle bir yaklaşım oluyor biliyorsunuz: “Yahudi-Hıristiyan medeniyetlerde demokrasi var, İslam ülkelerinde demokrasi yok” gibi. Dolayısıyla bunun teolojik nedenleri, dinsel nedenleri olması gerekir yaklaşımından hareket ediliyor ve hızlı bir şekilde İslamiyet’in kendi reformunu yapmamış olmasına bağlanıyor. Ben bunun doğru bir akıl yürütme olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. Dinî öğretilerin diğerleri ne kadar açıksa İslam da o kadar açık; diğerleri ne kadar kapalıysa İslam da o kadar kapalı.
Bunun bir reform meselesi olduğunu sanmıyorum. Bunun daha çok sosyo-ekonomik ve kültürel ve tabii ki sömürgecilik ve post-kolonyalizmle doğrudan ilişkisi olan bir mesele olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Arap Baharı sırasında yaşananlar ve kısa bir süre içerisinde bu Arap ülkelerindeki demokrasi beklentilerinin heder olmasına baktığımız zaman, burada tabii ki –mesela Mısır’da– Mursi’nin ve Müslüman Kardeşler’in çok ciddi, çok vahim hataları vardı. Başkalarının da vardı. Uluslararası sistem özellikle burada askerî darbeye onay vererek de Mısır’ın demokrasiye daha uzun bir süre kavuşamamasını da kabul etmiş oldu.

İslami hareketler ve demokrasi

Buradaki mesele aslında, soru, “İslamiyet ya da İslam dini demokrasiyle bağdaşır mı?” sorusu yanlış. Ama sorulması kaçınılmaz olan şöyle bir soru var. Bence esas soru bu olmalıydı ve hâlâ bu olmalı: “İslamî hareketler demokrasiyle bağdaşır mı? İslamî hareketler demokrasiye nasıl bakıyor?” sorusu üzerinden yürümek daha gerçekçi olacaktır. Çünkü İslam dünyasında, çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerde, kendini “Elhamdülillah Müslümanım” diye tanımlayan insanların sayısı çok, ama bunların içerisinde İslamcı pozisyon alanların oranı her ülkeye göre değişiyor; ama genellikle azınlıkta. Yani şöyle söyleyebiliriz: Her İslamcı Müslüman, ama her Müslüman İslamcı değil. Genellikle çok sık yapılan, özellikle Batı medyasının çok sık yaptığı bir hata var; o da İslamcılığı İslamiyet’le özdeşleştirmek.
İslamcılığın en büyük iddiası şudur: Hangi grup olursa olsun, hangi şahıs olursa olsun, kendisinin gerçek İslam olduğunu söyler. Sahici İslam olduğunu söyler. Diğer yorumların geçersiz olduğunu söyler. Ve medya da, özellikle Batı medyası da bazı İslamcı grupların ya da şahısların çıkışlarını “İşte, gerçek İslam bu” diye tanımlayıp bir çerçevenin içerisine koyarak orada İslam dinini ve tüm Müslümanları dar bir alana hapsetmek ister. Dolayısıyla bakmamız gereken bir kere Müslümanlarla İslamcıları ayrıştırmak ve İslam dünyasındaki farklı hareketlerin içerisinde İslamî hareketleri ele almak olmalı. Yoksa bütün İslam dünyasını, bütün nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeleri İslamcılığın peşinden gidiyormuş gibi görmek doğru değil. Bütün İslamî hareketleri birbirinin aynısı olarak görmek de doğru değil.

Milli Görüş örneği

Burada mesele tabii şu: İslamî hareketlerin ve İslamcılığın demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmadığı sorusu çok çetrefil bir soru. Onun da değişik konjonktürlerde değişik cevapları oluyor. Örneğin Türkiye’de baktığımız zaman Millî Görüş Hareketi demokrasinin imkânlarından yararlanır, ama demokrasiyi açık ve net bir şekilde savunmaz; çünkü İslamcılık’ta hep bir ön kabul vardır, o da demokrasiyi beşerî ideoloji olarak görüp karşısına almaktır. Demokrasinin imkânlarından yararlanmayı kabul etmekle beraber demokrasiyi bir hedef olarak görmek, İslamî hareketlerin çok benimsedikleri bir tavır değildir. Milli Görüş Hareketi uzun bir süre böyle ikircikli bir tutum takındı. Açık açık bir demokrasi savunuculuğu yapmadı; ama demokrasinin imkânlarını da sonuna kadar kullanmaya çalıştı. Ama belli bir andan sonra, özellikle 28 Şubat’tan sonra, 28 Şubat’la beraber bir demokrasi savunuculuğu, daha sahiciye yakın bir demokrasi savunuculuğu ortaya çıktı; çünkü onun öncesinde demokrasiyi sandığa indirgemiş bir İslamcılık vardı ve sandıkta çoğunluğu elde ettikten sonra her istediğini yapmayı kendine hak olarak gören bir İslamcılık vardı. 28 Şubat bu İslamcılara sandıktan çıkmanın tek başına yeterli olmadığını gösterince, bu sefer gerçekten çoğunlukçuluktan çoğulcu bir demokrasiye doğru evrilmeyi gördük. Burada aynı zamanda AB başta olmak üzere Batı’nın birçok kurumuyla ilişkilerin de yeniden gözden geçirildiğini ve bunlara yakınlaşma olduğunu gördük.
AKP’de de böyle oldu. AKP’nin ilk söylemlerine baktığımız zaman, programlarına baktığımız zaman, dile getirdiklerine baktığımız zaman, gerçekten bir demokrasi savunusunu gördük — ki kendileri bunu muhafazakâr demokrasi olarak tanımladılar. Yani muhafazakar kimliğinden vazgeçmeden, demokrasiyi savunmak olarak tanımladılar. Ama belli bir aşamadan sonra, özellikle 2007’den sonraki süreçte ve Gezi olaylarıyla beraber iyice bu netleşti. Erdoğan’ın bütün iktidarı kendi elinde tekelleştirip demokrasiyi tamamen ve tamamen bir çoğunlukçuluğa indirgeyen, yani ilk başlara dönüş anlamında demokrasiden uzaklaştığını gördük. Şu anda AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın demokrasiyi savunmadığını çok net bir şekilde görüyoruz. Hukuk devleti konusunda da öyle, temel hak ve özgürlükler konusunda da öyle. Klasik sağcı devletçi refleksle ulusal güvenliği, milli güvenliği, bölünme korkusunu vs., yani devletin bekasını her şeyin önüne koyup demokrasiyi, temel hak ve özgürlükler ve hukuk devletinden taviz verilebileceğini, tabii gönüllü bir şekilde, hevesli bir şekilde savunan bir siyasi iktidar var uzun süreden beri. Dolayısıyla buna bakarak insanlar İslam’ın demokrasiyle bağdaşmadığını; tabii ki esas önemlisi, İslamî hareketlerin demokrasiyle bağdaşmadığını çok daha güçlü bir şekilde söylüyorlar.

Mısır örneği ve Müslüman Kardeşler’in yanlışı

Mısır’da benzer bir olay yaşanmıştı. Mısır’da da çok geniş bir toplumsal koalisyonla Mübarek rejimi yıkıldı ve yerine Müslüman Kardeşler rejimi geldi. Mursi’nin cumhurbaşkanı olduğu Müslüman Kardeşler rejimi muhalefet koalisyonuna yeni iktidarda yer vermeyerek, yani iktidarı paylaşmaya yanaşmayarak, “Sandıktan biz çıktık, bundan sonra bizim dediğimiz olur” şeklindeki mantığı yürüterek ülkeyi bir müddet yönetmeye çalıştılar ve onu da başaramadılar. Darbe oldu ve darbeden sonra da kendilerine toplumsal destek gelmedi. Burada çok önemli bir husus, ilk başta Mübarek’i deviren farklı toplumsal katmanların Mursi’nin devrilmesine karşı çok da fazla seslerini çıkarmadığını gördük. Kahire’de bir gazeteci olarak günlerce darbe sonrası Müslüman Kardeşler’in direnişini, o meydandaki direnişini yerinde gözledim. Orada en çok gözüme çarpan husus Müslüman Kardeşler’in dışında kimsenin oraya gelmemiş olmasıydı. Dolayısıyla tam da çoğulculuğa ihtiyaçları vardı darbeye karşı direnebilmek için. Ama kendi iktidara geldiği kısa dönemde çoğulculuğu reddetmiş olduğu için sonunda onunla tekrar buluşamadı. Şimdi baktığımız zaman, Arap Baharı defteri kapandı. İslam ülkelerinde, Arap ülkelerinde halkın daha çoğulcu yönetimler, demokratik yönetimler arzusu bastırıldı, şu ya da bu şekilde bastırıldı — ki Suriye bu anlamda bambaşka, çok farklı bir olaydır.
Şu anda önümüzde tekrar aynı soru var: İslam demokrasiyle bağdaşır mı? Ya da en sahici anlamıyla İslamî hareketler demokrasiyle bağdaşır mı? Buna herkesin çok net bir şekilde, herkes olmasa bile büyük bir çoğunluğun çok net bir şekilde hayır cevabını verdiğinin farkındayım. Ama bu hayır cevabını verdiğiniz zaman İslam dünyası için hiçbir gelecek tasavvuruna sahip olmamız mümkün değil. Çünkü İslamî hareketler bu ülkelerin birer realitesi. Değişik dönemlerde değişik güçlere sahip olabilirler. Şu anda birçok yerde geri çekilmiş durumda olabilirler. Ama bu hareketlerin karşısına otoriter ya da totaliter rejimler dışında gerçekten etkili, sivil, özgürlükçü, demokratik hareketlerin çıktığına da tanıklık etmiyoruz. Dolayısıyla Arap dünyası başta olmak üzere İslam dünyasının dört bir yerinde kaçınılmaz olarak bu İslamî hareketler karşımıza çıkacaklar, değişik şekillerde çıkacaklar. Kaldı ki Selefi-cihadcı terörist hareketlerin varlıklarını hep sürdüreceği de kesin bir şekilde karşımızda duruyor.

İslamcılık yeniliyor ama özgürlükçü hareketler de çıkmıyor

O zaman ne yapmak gerekiyor, nasıl yapmak gerekiyor? Bu konu üzerine ciddi bir şekilde kafa yormak gerekiyor; ancak bu konu üzerine kafa yorması beklenen kurumların, odakların, güçlerin hiçbirisinin böyle bir derdi olduğunu düşünmüyorum. Şu anda İslamî hareketlerin birçok yerde devre dışı bırakılmış olması, etkisizleştirilmesiyle mutlak anlamda bir yenilgi düşüncesi, inanışı hâkim oluyor. Bu hiçbir zaman mutlak bir yenilgi olmayacaktır. Burada Türkiye’deki İslamcılık söz konusu olduğunda bunu, bir yenilgiyi uzun bir süredir burada dile getiriyorum. İzleyenler bilirler. Ama hep de şunu söylüyorum: Bunu bir mutlak yenilgi olarak görmemek lazım. Çünkü İslamcılık yenilmekle beraber –Türkiye’de İslamcılığın yenilmiş olduğunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz–, yerine Türkiye’yi, toplumu seferber edecek, onları mobilize edecek özgürlükçü, demokratik hareketler de çıkmıyor. Dolayısıyla İslamcılığın yenilgisi onun hiçbir zaman Türkiye’de ya da başka yerlerde çıkmayacağı anlamına gelmiyor.
O zaman önümüzde şu soru var: Tekrar bu İslamî hareketler demokrasiyle bağdaşır mı sorusunu sorup bunun bağdaşabilmesi imkânlarının neler olduğu üzerine kafa yormak gerekiyor. Bugün için bunlar çok lüks şeyler olabilir. Özellikle İslamcılığın bu yenilgisinin sarhoşluğu içerisinde olan kesimler bunu çok önemsiz, gereksiz ve hatta art niyetli bir soru olarak görebilir. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki bu soru ve bu sorun hep karşımıza çıkacak. Burada bence etkili olabilecek olan, özellikle Türkiye üzerinde etkili olabilecek olan husus, bence Türkiye’de solun kendini yeniden tanımlayabilmesi, solun gerçekten sınıf temelli, temel hak ve özgürlükler temelli ve farklı toplumsal kesimlerin farklı beklentilerini kucaklayacak şekilde kendini yeniden tanımlayabilmesi hâlinde Türkiye’deki dindarların da daha demokratik, özgürlükçü bir perspektifin içerisinde aktif bir şekilde yer almaları mümkün olabilir.
Türkiye’nin ve İslam dünyasının solu olmadığı müddetçe buralardan özgürlükçülüğe, demokrasiye yakın hareketlerin çıkmasını beklemek hiçbir şekilde gerçekçi olmayacak. Buralarda sol olmayan liberal birtakım hareketlerin çıkmasını beklemek, Türkiye başta olmak üzere bana çok inandırıcı gelmiyor. Eğer böyle bir imkân olmuş olsaydı AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın iktidarının mutlak anlamda tekelleştirdiği bu süreçte, merkez sağ diye bilinen kesimi tam anlamıyla tasfiye ettiği bu süreçte, yaşadığı bu kriz ortamında birilerinin çıkıp bir meydan okuyuş içerisinde olması gerekirdi. Türkiye’de yapılan, kendini merkez sağda ya da sağ liberalizmde vs.’de tanımlamak isteyenlerin yaptığı şöyle bir şey var –onun eminim birçok kişi de farkındadır–, Tayyip Erdoğan bir şekilde bu işi yürütemeyecek, o devre dışı kaldığı zaman meydan bize kalır gibi bir beklenti var. Böyle bir olay yaşansa da meydanın kendini merkez sağda ya da sağ liberallikte tarif eden kişilere kalacağını kesinlikle düşünmüyorum.

Suudi Arabistan Müslümanlara ne vaat edebilir?

İslam dünyasına dönecek olursak, geçen hafta burada Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın o acayip çıkışının üzerine üç tane yayın yaptım. Orada söylediğim bir husus var. Artık Washington ılımlı İslam vs. gibi bir şeye bakmadan tüm İslamî hareketleri, medreseleri, vakıfları vs. potansiyel düşman, radikal İslamcı olarak görme eğiliminde. Böyle bir olay var. Ve bunun karşısına çıkarta çıkarta Suudi Arabistan’da yeni yeni şekillenen, sözüm ona ılımlı İslam’ı çıkartıyorlar. Bu da nedir? Kadınların nihayet otomobil kullanabileceği, sinemaların nihayet –ki o da hemen değil, ileriki bir tarihe verildi– yeniden açılacağı bir ülke. Bunu İslam dünyasına sunmak gibi bir abes durumla karşı karşıya. Halbuki İslam dünyası bunu çoktan aşmış durumda, çok bunun ilerisinde. Özellikle Batı’yla yakın ilişki içerisinde olan, Batı toplumlarında yaşayan Müslümanlar bunları fersah fersah aşmış durumda. Dolayısıyla Suudi Arabistan gibi ülkelerin, Körfez ülkelerinin İslam dünyasına verebileceği hiç ama hiçbir şey yok.
Yine dönüp dolaşıp üç ülkeye bakmak gerekecek kabaca: Türkiye, İran ve Mısır. Esas olarak bu üç ülke. Belki Asya’da kısmen Pakistan ya da Hindistan’daki Müslümanlar. Bunların tekrardan İslam dünyasındaki bir şeylerin başını çekmeleri gerekiyor. Ama Türkiye, Mısır ve İran’a baktığımız zaman hepsinde de kötü bir tabloyla karşı karşıyayız. Demokrasi, temel hak ve özgürlükler, çoğulculuk noktasında çok geri bir noktadayız. İran’da bir zamanlar çok güçlü olan reform hareketi, her ne kadar ikinci kez cumhurbaşkanı seçilen Ruhani de reform hareketinden kabul ediliyor olsa da, reform hareketinin etkisi büyük ölçüde azalmış durumda. Genç hareketinin, üniversite öğrencilerinin hareketlerinin çok gerilemiş ve pasifleşmiş olduğunu biliyoruz. Mısır’da Sisi yönetimi ülkeyi gerçekten tekrar otoriter bir şeye taşımış durumda. Türkiye de net bir şekilde çoğulcu demokrasiden, demokrasi olmayan bir çoğunlukçuluğa ve otoriterliğe kaymış durumda.
Böyle bir durumda İslam demokrasiyle bağdaşır mı sorusu aslında lüks bir soru ve buradaki İslamî hareketler demokrasiyle bağdaşır mı sorusu da şu aşamada aslında fonksiyonel olmayan bir soru. Çünkü İslamî hareketler, yasal sınırlar içerisinde faaliyet yürütmek isteyen, yani şiddeti temel almayıp onun dışında kalan İslamî hareketler, genel olarak baktığımız zaman çok ciddi bir kriz içerisinde — özellikle Arap dünyasında çok ciddi kriz içerisinde olduğunu görüyoruz. Tabii ki bu krizden en çok istifade edenlerin terörist gruplar, şebekeler olduğunu görüyoruz. Onların bu kadar fazla öne çıkması da aslında tüm İslamî hareketleri ve onun da ötesinde tüm İslam dünyasının imajını çok ciddi bir şekilde aşındırdığını –ki ortada imaj anlamında çok elle tutulur bir şey olmadığı da bir gerçek– görüyoruz. Sonuç olarak durum hiç de parlak değil. Ama her şeye rağmen İslam dünyasının demokrasiye, çoğulculuğa, hak ve özgürlüklere, hukuk devletine ihtiyacı olduğu bilinciyle bunları talep etmekten ve tüm toplumsal hareketleri, bu ülkelerdeki toplumsal hareketleri bu çizgiye, bu pozisyonlara davet etmekten başka yapacak bir şey yok. Kaderimize razı olmak gibi bir şey olmaması lazım. Bunu değiştirmek lazım. Çünkü bu bir kader değil. Pekâlâ İslam ülkeleri de demokratik, çoğulcu hukuk devletleri inşa edebilirler. Pekâlâ kendi sorunlarını kendi başlarına çözebilirler. Türkiye bunu bir ara başarır gibi oldu ve sonra hızlı bir şekilde buradan geriye doğru gitti maalesef. Türkiye’nin toparlanması birçok anlamda diğer yerlere de örnek teşkil edecektir. Ancak şu anda Türkiye’nin bir kötü örnek olarak İslam dünyasının önünde durduğu gerçeğinin de bir kez daha altını çizmemiz gerekiyor.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus