ismail-aga-mahmut-ustaosmanoglu-kimdir2

Nakşibendilerin intiharı

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bu yayını yapmaya en son İsmailağa Cemaati’nin de AKP ve Erdoğan’a destek açıklaması yapması nedeniyle karar vermiştim. Malum, daha önce yaptığım bir yayında da belirttiğim gibi, Türkiye’de Nakşibendiliğin iki güçlü kolu, Menzil ve Erenköy cemaatleri ayrı ayrı AKP’ye desteklerini belirtmişlerdi. O yayında da söylediğim gibi, bunun devamı gelecekti. Ve nitekim geldi. İsmailağa Cemaati de kendi resmî web sayfalarından yaptığı açıklamayla istikrarın teminatı olarak gördükleri Erdoğan’ı ve AK Parti’yi desteklediklerini açıkladılar. Dolayısıyla Türkiye’nin önde gelen üç Nakşi yapılanmasının Erdoğan’a tam anlamıyla angaje olduğunu görüyoruz.

Yazıcı Nurcuların desteği

Ama Nakşibendilik konusuna geçmeden önce, bugün birkaç saat önce Hayrat Vakfı’nın –ki Nurculuğun önemli bir koludur– “Yazıcılar” diye adlandırılan kolunun yaptığı bir açıklama da yine kendi resmi internet sitelerinde çıktı. Bu açıklama çok çarpıcı. Nurculuk, Nakşibendilikten çok farklı. Ama Hayrat Vakfı’nın temsil ettiği Yazıcılar’ın belli bir ağırlığı olduğunu, devlet içerisinde de kadroları olduğunu biliyoruz. Bu açıklamada çok dikkatimi çeken husus, sadece basit bir destek yok. Onun dışında siyasî analiz de var. O da şöyle: Diyor ki: “Cumhurbaşkanı’nın güçlü, hızlı, uyumlu çalışan bir Meclis çoğunluğuyla desteklenmesi zaruridir. Oyunu Cumhurbaşkanı’na verip milletvekili seçiminde başka bir partiyi desteklemenin yürütmeyi Meclis’te güçsüz ve zayıf bırakacağı ve eski vesayet sisteminin devamına sebebiyet vereceği açıktır”. Yani bir İslamî cemaatin, Nurcu bir cemaatin yaptığı açıklamada bu tür ince siyasî analizlerden hareketle yapılan, belirlenen stratejiler de var.
Burada söylenen husus, biliyorsunuz, Erdoğan’ın “münafıklık” olarak tanımladığı husus. Ona göre neydi? Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisine oy verip, milletvekili seçimlerinde başka partilere oy verme eğiliminin olduğunu söylemişti. Tekrar tekrar söylüyor. Belli ki bu olay çok ciddi gündemde. Hayrat Vakfı’nın açıklamasında bu özellikle vurgulanmış. Yani sadece bir işaret göstermiyor, işareti iyice ayrıntılandırıyor. Erdoğan’ın yanında da AK Parti’ye oy verme talimatı olarak görmek lazım. Burada Hayrat Vakfı’nın Tayyip Erdoğan’ı tanımlamasını da özelikle vurgulamak isterim. Gerçekten çok abartmışlar diyelim, o da şu: “Milletin ve ümmetin kabul edilmiş bir duası”. Yani Erdoğan’a uhrevî bir anlam atfediyor Hayrat Vakfı. Olay tamamen dinsel bir olay. Zaten baktığımız zaman diğer cemaatlerin de yaptığı açıklamalarda, Erdoğan sadece Türkiye’nin değil, Türkiye’de dindarların değil, tüm İslam dünyasının bir nevi lideri olarak resmedilmeye çalışılıyor.
Bu Hayrat Vakfı’nın açıklamasının yanında, İsmailağa’nın açıklaması daha yumuşak. Yani yumuşak derken, daha mesafeli diyelim. Tabii ki açık ve net bir şekilde Erdoğan’a ve AK Parti’ye destek vurgulanıyor. Ancak böyle “milletin ve ümmetin kabul edilmiş bir duası” gibi yüceltmeler yok. Var, ama belli bir dozda var. İsmailağa’nın açıklamasının en altında da, bu açıklamanın tüm İsmailağa Cemaati’ni bağladığını, başka kişilerin çıkarttığı haberlere itibar edilmemesi gerektiği söyleniyor. Belli ki cemaat içerisinde AK Parti’ye, Erdoğan’a angaje olmaya çok da razı olmayan kesimler de var. Bunlar cemaatin ne kadar içerisindedir, ne kadar etrafındadır, bunu bilemiyoruz. Ama belli ki bir rahatsızlık da var. Bu rahatsızlığın önü de kesilmek istenmiş.

Erdoğan’dan sonra Nakşibendilik kalır mı?

Peki ben niye “Nakşibendilerin intiharı” başlığını seçtim? İntihar lafını herhalde sevmeyeceklerdir, çünkü günah olarak göreceklerdir; ama yaptıkları bir anlamıyla bu. Çünkü şöyle çok basit bir açıklaması var bunun: Nakşibendilik 14. yüzyılın ürünü. Kökü daha gerilere gidiyor, ama Nakşibendilik adıyla 14. yüzyılın ürünü. Yani yedi yüz yıldır var olan bir yapı. Erdoğan’dan önce de vardı dünyada ve Türkiye’de. Ama bu açıklamalardan sonra, en azından Türkiye’de Erdoğan’dan sonra Nakşibendilik kalır mı? Çünkü bu tür yapıların en önemli özelliği, ne kadar siyasetle içli dışlı olurlarsa olsunlar –ki Nakşibendilik böyle bir tarikattır, siyasetle, dünyanın değişik bölgelerinde değişik zamanlarında çok içli dışlı olmuştur– ama kendini bir siyasetçiye, bir lidere, partiye bu kadar angaje ettiği, bağlı kıldığı zaman genellikle o yapı çok ciddi hasar görmüştür.

İskender Paşa Cemaati’nin başına gelenler

Şimdi Türkiye’de bunun çok çarpıcı bir örneği var, o da İskenderpaşa Cemaati. İskenderpaşa Cemaati Türkiye’de Nakşibendiliğin en güçlü kollarından birisiydi ve Milli Selamet Partisi’nin de zamanında –hatta Milli Nizam, ardından da MSP’nin de– İskender Paşa Dergâhı’nın şeyhi Zahit Kotku tarafından kurdurulduğunu biliyoruz. Ama Erbakan ve diğer siyasetçiler öndeyken Mehmet Zahit Kotku hep geri planda kaldı ve hiçbir zaman tarikat kendini aleni bir şekilde, açık bir şekilde, bu netlikte bir partiyle iç içe göstermedi. Çünkü her ne kadar partiyi kurdurmuş olsa da, değişik partilere oy veren insanlardan da bu tarikata ilgi duyan, yakın olan, hatta içinde olan insanlar vardı.
Daha sonra 12 Eylül sonrası Zahit Kotku’nun ölümünden sonra yerine damadı Mahmut Esad Coşan geçti. Ve Mahmut Esad Coşan bir müddet Erbakan’la birlikte Refah Partisi’ni desteklemeye devam etti. Ama daha sonra aralarında bir otorite kavgası, iktidar kavgası ya da çekişmesi çıktı diyelim. Ve Erbakan orada Zahit Kotku’ya gösterdiği saygıyı diyelim, bağlılığı, damadına –ki yaşça kendisinden küçüktü– göstermediği için bir sorun çıktı. Ve Mahmut Esad Coşan Erbakan’a karşı cephe aldı. Taraftarlarını, müritlerini Refah Partisi’nden kopmaya çağırdı. Ve kendisi bir siyasî parti kurmaya niyetlendi. Hatta bu siyasî parti içinde diğer cemaatlere –ki o tarihte Fethullah Gülen de vardı– çağrılar yaptı. Ama tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Refah Partisi varlığını sürdürdü. Ama İskender Paşa Dergâhı zamanla eridi. Ve Mahmut Esad Coşan da 28 Şubat sürecinde Avustralya’ya göç etti ve orada bir trafik kazasında hayatını kaybetti.
Yerine oğlu Nurettin Coşan geçti; ama bu hareket, grup ya da tarikat hiçbir zaman başladığı, bir zamanlar olan ya da 80’lerdeki gücüne yaklaşamadı. Bunun bence en önemli nedeni siyasetle kurduğu bu yanlış ilişkiydi. Başka yanlışlar da muhakkak yapmıştır; ama esas olarak siyasetle kurduğu bu ilişkiydi. Ve siyasetle kurduğu bu ilişki, bu hareketin, bu tarikatın sihrini, büyüsünü bozdu. Cazibesini ortadan kaldırdı.

Hem şaşırmadım, hem şaşırdım

Şimdi benzer bir durumu diğer Nakşibendi gruplarda da görüyoruz. Açıkçası ilk duyduğum andan itibaren hem şaşırmadım, hem şaşırdım; bu yapıları aç buçuk bilen, yıllardır araştıran, içlerinden kimileriyle bayağı yakın tanışıklığı olan birisi olarak. Şaşırmadım, çünkü bütün bu yapılar Erdoğan’a çok ciddi bir şekilde tâbiler. Özellikle Fethullah Gülen olayından sonra çok ciddi bir şekilde tâbiler. Ve Erdoğan’ın bu konudaki taleplerini reddetmeleri çok mümkün değil. Evet, bu anlamda şaşırmadım. Ama şaşırdım, çünkü bu hareketlerin en önemli silahı, en önemli malzemesi –doğru ya da yanlış–, gerçeği yansıtmasa da kendilerini partiler-üstü, siyaset-üstü uhrevî yapılar olarak göstermeleri; tasavvufî yapılar olarak göstermeleri. Ama dünyanın herhangi bir yerinden, tarafsız bir tasavvuf uzmanını getirin ve İsmailağa’nın ya da Erenköy cemaatinin ya da Menzil cemaatinin yaptığı bu açıklamaları önlerine koyun. Burada tasavvufun t’si yok, kimse göremez. Bu tamamen, tepeden tırnağa siyasîleşmiş yapılar — ki kendileri siyasette aslında bu kadar aktif bir şekilde yer almıyorlar.
Yani birtakım bakanların ya da milletvekillerinin Menzil’le ya da başka yapılarla ilişkisi olduğu doğru. Ama bu ilişkilerin hiçbirisi zamanında Fethullahçıların yaptığı gibi devlet içerisinde organize bir kadrolaşma perspektifine sahip değil. Siyasetle bu kadar içli dışlı olup ama aynı zamanda siyasetten çok da korkan yapılar, çekinen yapılar. Hayatları böyle geçmiş. Cumhuriyet tarihi boyunca böyle yaşamış yapıların şimdi gelip bu kadar angaje olmalarının nedeni ne olabilir? En basit cevap şu: Geçmişte aslında baskılardan korktukları için gerçek pozisyonlarını açıklayamıyorlardı. Ama şimdi AK Parti iktidarında, Erdoğan yönetiminde kendilerini daha rahat ifade ediyorlar açıklaması yapılabilir. Bunun doğruluk payı kısmen var. Ama bence tam anlamıyla gerçeği yansıtmıyor. Normal şartlarda bu yapıların bu açıklamaları yapması imkânsızdı. Bir yandan belli ki AK Parti’den gelen ciddi bir talep, hatta bir dayatma var. Ama diğer yandan onların da buna belli ölçülerde teşne olmaları var. Yani razı olmaları var. Gerçekten bu açıklamaların o yapıların geleceğini ciddi bir şekilde ipotek altına aldığını düşünüyorum. Çünkü bunlar yarın öbür gün bu yapıların karşısına çok önemli tarihî belgeler olarak çıkacaktır. Çıkması da kaçınılmaz. Hele diyelim ki 24 Haziran seçimlerinde Erdoğan seçilemedi. AK Parti Meclis’te çoğunluğu sağlayamadı. Bu yapılar ne yapacaklar? AK Parti’yle ve Erdoğan’la birlikte muhalefet cephesi mi oluşturacaklar? Böyle bir şey yaptıkları zaman kendi tabanlarını gerçekten mobilize edebilecekler mi? Yoksa tabanlarında çok ciddi kopuşlar mı olacak? Bu önemli bir soru işareti.

Seçimler çantada keklik değil

Bu açıklamalar bize esas olarak şunu da gösteriyor: 24 Haziran seçimlerinin –her açıklamanın başında söylenen aslında bu– çok tarihî, çok kritik seçimler olduğunu vurguluyor bütün cemaatler, Nakşibendiler ve diğer yapılar. Ve aslında bu seçimlerde AK Parti iktidarının ve Erdoğan iktidarının çok kırılgan olduğunu bize bir anlamıyla itiraf etmiş oluyorlar. Yani 24 Haziran seçimleri hiçbir şekilde ne Erdoğan için, ne de AK Parti için çantada keklik değil. Eğer rahat olsaydı, bu açıklamaları onlardan isteme ihtiyacı duymazdı siyasî iktidar. Tıpkı daha önce referandumda olduğu gibi. Orada da bıçak sırtı bir referandumdu. Her türlü desteğe ihtiyacı olan bir siyasî iktidar var. Ve bu anlamda da bu cemaatlerin varlık nedenlerini ortadan kaldırabilecek adımları da teşvik edebiliyor. Gerçekten bunu özellikle vurgulamak lazım. Bu açıklamalar bize 24 Haziran’ın çok zorlu bir seçim olacağını, iki ayrı seçimin de zorlu olacağını gösteriyor.

Erdoğan kaybederse diğerleri de kaybedecek

Bu noktada dün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Diyarbakır’da yaptığı konuşmanın son bölümlerini alıntılamak isterim. Erdoğan içlerinde sarıklı din insanlarının da olduğu bir topluluğa Diyarbakır’da, büyük çoğunluğu muhafazakâr camiadan, İslamî yapıdan olduğu belli olan bir topluluğa yaptığı konuşmada şöyle diyor: “Bu dava hepimizin davasıdır. Bu davaya destek verirsek kazanırız. Yok, destek vermezsek hepimiz kaybederiz”. Evet, bence anahtar cümle bu. Burada birtakım yapılar Erdoğan’la beraber kazandıklarını düşünüyorlar. Erdoğan kaybederse kendilerinin de kaybedeceğini düşünüyorlar. Dolayısıyla bu kaybın önünü almak için her türlü riski, kendi var oluşlarını da riske etmeyi göze alabiliyorlar. Burada işte şöyle bir husus var: Eğer Erdoğan’a meydan okuyanlar, Erdoğan’ın rakipleri bu kesimlere inandırıcı bir şekilde Erdoğan’ın kaybının kendilerinin de kaybı olmayacağını anlatırlarsa, o zaman işin rengi değişebilir. Ama şu âna kadarki süreçte bunu pek görmedik.
Şu anda kader birliği etmiş olan bu yapılar, Erdoğan’la beraber gidebildikleri yere kadar gitmek ve tabii ki de iktidarı tekrar kazanmak –daha doğrusu iktidarı daha muhafaza etmek– ve iktidarı muhafaza ettikten sonra da devlet nimetlerinden yararlanma süreçlerini sürdürmek istiyorlar. Bu anlamıyla da bu cemaatlerin ne kadar dünyevileşmiş olduğunu bir kere daha görüyoruz. Bu açıklamalardaki o süslü dinî argümanların bir yerden sonra çok fazla bir önemi yok. Bu cemaatlerin, bu yapıların hemen hemen hepsinin temel kaygısı, ellerindekileri kaybetmemek. Bu anlamda baktığımız zaman Türkiye’de tarikatların nasıl bir çözülme içerisinde olduğunu, genel olarak dinî yapıların, ama özel olarak tarikatların nasıl bir çözülme içerisinde olduğunu, daha doğrusu modernleşmeyle beraber başlayan bu çözülmenin AK Parti iktidarı döneminde dıştan bakıldığı zaman güçleniyor intibaı, ama içten baktığımız zaman ne kadar derin bir çözülmeye işaret ettiğini bize gösteriyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.