Açık Oturum (156): Hükümetin planı, ekonominin gerçeği – Yalçın Karatepe, Mustafa Sönmez, Erkin Şahinöz ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Açık Oturum’un tam metni:  

Sedat Pişirici: İyi akşamlar, Medyascope.tv’nin 156. “Açık Oturum”unda karşınızdayız. Daha önce anons ettiğimiz gibi, bu akşam, bugün açıklanan Orta Vadeli Planı (OVP) ya da Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın deyimiyle Yeni Ekonomi Programı’nı (YEP) üç konuğumuzla değerlendirmeye çalışacağız. Konuklarımızın ikisi Skype üzerinden yayınımıza katılıyor. Ankara’dan Prof. Yalçın Karatepe, iktisatçı, bizimle birlikte. Hocam, hoşgeldiniz.

Yalçın Karatepe: Merhaba Sedat Bey. Teşekkür ederim.

Mustafa Sönmez, iktisatçı. O da yayınımıza Skype üzerinden katılıyor. Mustafa Sönmez hoşgeldiniz.

Mustafa Sönmez: Hoşbulduk. İyi akşamlar herkese.

İyi akşamlar. Stüdyomuzda da Erkin Şahinöz bulunuyor. Kendisi iktisatçı. Dünya gazetesi yazarı. Amerikan Merkez Bankası FED’in eski Araştırma Direktörü. Hoşgeldiniz.

Erkin Şahinöz: Hoşbulduk. İyi yayınlar dilerim.

Teşekkürler. Konuklarımızdan Mustafa Sönmez’in de Artı TV’de kendi ekonomi programı var. “Ekonomi Politik” programını yapıyor. Erkin Şahinöz de bu Salı itibariyle Halk Tv’de “Eko Parazit” programına başladı. Her hafta orada. O da ekonomiyi değerlendirecek. Tekrar hoşgeldiniz efendim.

Her zaman olduğu gibi, kısa bir künye verelim: Bugün dolar 6,22TL; euro 7,32TL; gösterge faizi %27,63 oranındaydı. Enflasyon rakamları Ağustos ayında TÜFE’de %17,90, ÜFE’de %32,13 çıkmıştı.

Bugün enteresan bir gün. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dün Gaziler Günü etkinliğinde konuşurken –televizyonlardan da canlı yayınlandı bu etkinlik– “Bizde kriz mriz yok, inanmayın. Bunlar manipülasyondur” dedi. O bunu söyledikten 1 gün sonra, yani bugün, o hükümetin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak bir Orta Vadeli Plan ya da –biraz önce söylediğim gibi– bir “Yeni Ekonomi Programı” açıkladı. Bu açıklamaya, bugün başka bir şey daha denk geldi. Türkiye İstatistik Kurumu ile Merkez Bankası tarafından üretilen Güven Endeksi Sonuçları açıklandı. O sonuçlarda da güvenin gerilediği görüldü.

Şimdi, bu Orta Vadeli Plan’a geçmeden önce, şunu sorarak başlamak istiyorum. Bu programda üç iktisatçı var. Bu üç iktisatçının, şu anda yaşadığımız durumla ilgili değerlendirmesi nedir? Yani, Türkiye şu anda ne yaşamaktadır? Bu bir kur krizi midir? Bu bir borç krizi midir? Bu bir ekonomik kriz midir? Plana girmeden önce, şu anda yaşanan nedir? Yalçın hocamdan başlayalım lütfen.

Yalçın Karatepe: Adını koymak lazım. Türkiye ekonomisi bir ekonomik kriz içerisinde. Siz nasıl tanımlarsanız tanımlayın –yokmuş gibi davranabilirsiniz, olmadığını söyleyebilirsiniz– bir krizin içerisinde. Bu, borçtan kaynaklanmış olabilir, döviz kurlarının buna bağlı olarak hareketli seyrediyor olmasından kaynaklanabilir. Ama nasıl tanımlarsanız tanımlayın, şu anda Türkiye ekonomisi ciddi bir kriz içerisinde. Önümüzdeki dönemde de bu krizin artarak devam edeceğine dair emareler çok açık bir biçimde ortalıkta duruyor. Dolayısıyla, içinde yaşadığımız bir kriz.

Bunu kriz olarak algılayamayanların krize ilişkin hafızaları ağırlıklı olarak 2001 yılında yaşadığımız kriz olduğu için, onunla karşılaştırıp, “Ama orada öyle olmuştu, şimdi böyle olmadığı için bizde yaşanan, kriz değil mi?” algısı var. Şimdi 2001’den çok farklı bir durum söz konusu. Hatırlarsanız, 19 Şubat 2001 tarihinde, dönemin hükümeti ile Cumhurbaşkanı arasında belli konularda görüş ayrılığı oldu. Anayasa kitapçığının fırlatıldığı iddiaları vardı. Bunu takip eden 2 gün içerisinde, o tarihte uygulanan ekonomik programdan vazgeçildi. Bir gece içerisinde, dolar 650 bin TL civarından, ertesi gün 2 milyon TL’ye varan –o zamanki 6 sıfır atılmamış haliyle– kotasyonların girildiğini gördük. Ama bir-iki gün içerisinde 900 bin TL civarında duruldu. Bankaların battığını, şirketlerin iş yapamadığını gördük. Bunlar o kadar kısa süre içerisinde oldu ki, herkes bunu bir kriz olarak adlandırdı ve kabul etti.

Şu anda yaşanan, gerçekten bir ekonomik kriz. O tarihtekinden farklı. Dolayısıyla pek çok insana krizmiş gibi gelmiyor olabilir. Benzerlikler nelerdir? Kurlar çok hareketli. Döviz kurlarına baktığımız zaman, bir gecede olmasa bile, yılbaşından beri ciddi bir artış olduğunu görüyoruz. Özellikle seçimden beri bu artışın belirgin bir biçimde hareketlendiğini görüyoruz. Şirketlerin borçlarını ödeyemediğini, bu yüzden sürekli iflasların, konkordatoların ilan edildiği gazete sayfalarında çarşaf çarşaf yer alıyor. İş hacminin daraldığını biliyoruz, insanlar iş yapamıyor. Bankalar ciddi şekilde kredilerin nasıl tahsil edileceğine dair sorunlarla karşı karşıya. Yurtdışından para bulmakta ciddi şekilde zorlanıyorlar. İşsizlikte belirgin bir artış görüyoruz. Enflasyon ciddi şekilde yükselmiş ve yüksek seyrediyor. Bütün bunlara baktığımız zaman, 2001’den pek de farklı bir durum göremiyoruz. Şu anlamda göremiyoruz: Ciddi ekonomik sorunlar var ve bunlar ağır bedeller ödenerek –toplumun üzerinde, iş dünyasında olsun, ücretli çalışanlar üzerinde olsun– belirgin bir şekilde devam ediyor. Dolayısıyla, yaşadığımız şeyin adı bir ekonomik krizdir bence.

Peki. Mustafa Sönmez?

Mustafa Sönmez: Teknik anlamda kriz dememiz için, milli gelirin en az 2-3 çeyrekte küçülüyor olması gerekiyor. Peki, şimdi biz oraya geldik mi? Gelmedik, ama gelmek üzereyiz. Üçüncü çeyreği doldurmak üzereyiz. Üçüncü çeyrekte negatif bir büyüme değilse bile, çok düşük bir büyüme yaşandığını tahmin ediyoruz. Son çeyrekte, negatif bir büyüme yaşama ihtimali çok muhtemel görünüyor. Ama esas 2019, ciddi küçülme yılı olacak. Onun da ayak sesleri duyuluyor. Şu anda milli gelirdeki negatif büyümeyi getirecek olan bütün emareler var; iç talep çok ciddi olarak düşüyor. Döviz kurunda çok yüksek bir artış var. Faizlerde yüksek bir artış var. Yüksek bir enflasyon var. Üretim daralmaları had safhada. Yatırımlar durmuş durumda. Yatırımlar olmadığı ve üretim yeterli olmadığı için ithalat ciddi ölçüde gerilemiş durumda.

Bütün bu öncü göstergeler bize, artık milli gelirde reel küçülmenin eşiğinde olduğumuzu ve bunu son çeyrekten başlayarak 2019’da yaşayacağımızı ortaya koyuyor. Dolayısıyla, bu bir krize giriştir. Şu an tam göbeğinde değiliz, ama Türkiye krize adım adım girmiştir. Nitekim, Berat Albayrak bugün Yeni Ekonomi Programı’nı açıklarken, aynı sırada ajanslara OECD’nin bir raporu düştü. OECD, 20 Eylül, yani bugün tarihli raporunda, Türkiye ekonomisine dair büyüme beklentilerini iyice düşürdü. 2019 için, negatif değilse bile, 0,5 şeklinde bir düzeltmeye gitti. Bundan önce % 4,5 büyüme tahmin ediyorlardı. % 4,5’tan, %0,5’e kadar gerilettiler. Dolayısıyla, biz krize giriş yapıyoruz; ama bunun tersine dönme ihtimali neredeyse yoktur. Türkiye, 2019 yılını çok dehşetli bir küçülmeyle yaşayacaktır. Girişin gelişme bölümleri olacaktır. Ne zaman sonuçlanır onu kestirmek zor. Çünkü bu defaki, 2001’den epey farklı bir kriz olacağa benziyor. Bir kere, yüksek enflasyon eşliğinde bir daralma ve yüksek enflasyona eşlik edecek bir yüksek işsizlik meselesi var. Bu da stagflasyon olarak adlandırdığımız, çok yapışkan bir kriz. Böyle de çok farklı bir şey yaşayacağa benziyoruz.

Peki. Stüdyoya dönelim ve Erkin Şahinöz’e soralım aynı soruyu. Sizce bu yaşadığımız nedir?

Erkin Şahinöz: Aslında şimdi yaşanan bir mali kriz. Bunun çok yakın bir süreç içerisinde reel tarafa da geçtiğini göreceğiz. Emareleri var; şirketler tarafında iflaslar başladı. Sonuç olarak finans kesimi, yani bankacılık, reel sektörün ayna görüntüsü. Reel sektörde yaşanan problemler bankalara alacak sıkıntısı olarak dönmeye başladı. Tahsilat problemi var. Zaten bankalar muslukları sonuna kadar açarak gelmişti buraya. Şöyle bir rakam vereceğim: 100 TL mevduat toplayan bir banka, 140 TL’den fazla kredi satıyor. Bu ne demek? 100 TL mevduatı, 140 TL’ye dönüştürüyorsak, bizim o aradaki farkı bir yerlerden kapatıyor olmamız lazım. Zaten biz sendikasyon kredileriyle, yani yurtdışından alınan kredilerle, dönüp reel sektörü finanse etmişiz. Sonuna kadar dayanmış.

Bugün elimizdeki en son veriler bize şunu gösteriyor: Bankacılıkta, özellikle özel bankaların geçen yıla göre açtığı kredilerdeki büyüme hızı negatife geçti. Yani geçen yıla kıyasla kredi hacmi büyümüyor, küçülüyor. Bu veri zaten bize şunu söylüyor: Ekonomi küçülüyor. Bunu tartışmaya bile gerek yok. Üçüncü çeyrek rakamları açıklandığında bunu yaşayacağız.

Ben aslında şunu söylemek istiyorum: 2001 krizinden farklı olan noktası şu: 2001 krizi bir bankacılık krizi olarak gelmişti. Bu seferki kriz reel sektör krizi olarak geliyor. Reel sektör krizini tetikleyen hadise de kurda yaşanan kontrolsüz, arka arkaya dört şok halinde yaşanmış. 2001’de tek şok vardı. 2008-2009 krizinde yurtdışından ithal ettik ama tek şok vardı. Bu sefer kur belli aralıklarla arka arkaya dört şok yaşadı. 2016’da başladı. 2017’nin yazında devam etti. 2018’in Şubat’ında bir şok daha yaşadık. 2018’in Ağustos’unda kurda dördüncü şoku yaşadık. Yani Türk Lirası kendi benzerlerinden dört tane farklı şokla ayrıştı.

Bu ne anlama geliyor? Reel sektörün gözlüğü ile bakalım. Reel sektörün toplam borcunu konuşmuyoruz. Reel sektörün döviz borcunu konuşuyoruz. Diyorlar ki: “Hocam, reel sektörün döviz borcu var; ama reel sektör ihracat yapıyor, döviz alacağı da var.” Bunları da netleştirelim. Döviz borçlarından döviz alacaklarını düşelim. Karşımıza 220 milyar dolar gibi kallavi bir rakam çıkıyor. Nedir o? Net döviz borcu. Peki, çok basit bir matematik hesabı. Şubat ayında kaçtan alıyordu? Ya da kaçtan muhasebeleştiriyordu TL bilançoları dönerken? 3,70 TL’den. Bugün, bunca faiz artırımına rağmen, açıklanmış olan Yeni Ekonomi Programı’na rağmen, an itibariyle kur 6,20 TL. Bugün 6,20 TL’den muhasebeleştiriyor bu borcu. Veya gidip o borcun dövizini alıp ödemesini yapacak. Peki, hesap ne? 3,70 TL Şubat ayında; 6,20TL bugün. Aradaki farkla 220 milyar doları çarptığımızda, karşımıza 500 milyar TL’den fazla kur farkı zararı çıkıyor. 500 milyar TL !

2017 rakamını söyleyeyim. İstanbul Sanayi Odası’nın 500 büyük şirketi, Türkiye’nin en büyük 500 sanayi şirketi, koca bir yılda 100 milyar civarında bir faiz amortisman, verginin de düşürülmediği yani daha düşmeden önceki kârı bu. Biz bir yıldaki kârın beş katından fazlasını 4-5 ayda kambiyo zararı olarak attık. Bu ne anlama geliyor? Bu şirketler bu şartlar altında yatırım yapabilir mi? Mümkün değil. Ticari kredi faizleri % 40’ın üzerindeyken ne yatırımı yapabilirler? O krediyi yeni yatırım yapabilmek için değil, ancak borcunu ödeyebilmek için çekiyor. 500 milyar TL zararın bir kısmını ortadan kaldırabilmek için maliyet kontrolüne gidecekler. Maliyet kontrolü de nerelerden yapılıyor? Bir şirketin faaliyet giderleri. O faaliyet giderlerinin içerisinde en önemli kalem personel gideri. Maalesef ki bu şirketler, o yazdıkları zararı personeli işten çıkarmalarla azaltmaya çalışacaklar. Bu da şu demek: Önümüzdeki aylarda kademeli bir şekilde ciddi bir işsizlik geliyor olacak.

Peki. Bu ilk turda bir tür hasar tespiti de yapmış oldu konuklarımız. Bu hasar tespitinin eksik kalan tarafı varsa, şimdi ikinci turda ekleyerek ve şu soruyu cevaplayarak yapsınlar. Soru şu: Bugün Hazine ve Maliye Bakanı, herkesin Orta Vadeli Plan diye beklediği bir planı açıkladı. Yani, bugün açıklanan şey, hükümetin önümüzdeki üç yıla ilişkin ekonomi politikaları planı. Ama Bakan buna, aynı zamanda “Yeni Ekonomi Programı” dedi. Konuklarıma sormak istediğim de bu: Bu Orta Vadeli Plan ya da Yeni Ekonomi Programı’nı hemen ilk ağızdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Ne gördünüz, ne görmediniz? Ne kadar ciddiye alınabilir? Gerçekten yeni mi? Yeni bir tarafı var mı? Yalçın hocamdan başlayalım.

Yalçın Karatepe: Sedat Bey, izin verirseniz, önce bu “Orta Vadeli Plan” kavramı ne zaman ortaya çıktı? Niye böyle bir düzenlemeye gidildi? Neden böyle programlar yapılıyor? Bunlara bir atıfta bulunup, konunun şekil şartlarından bahsetmek istiyorum. Aslında bu söyleyeceklerim, Türkiye ekonomisinin geleceğine ilişkin, hükümetin taahhütlerine yönelik bir gösterge olacaktır.

Eskiden, bütçeler yıllık olarak hazırlanır, Meclis’e sunulur, Meclis’te kabul edilir ya da reddedilirdi. Fakat 2001’de kriz yaşadıktan sonra, piyasaların en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden bir tanesi de, geleceğe ilişkin, özellikle kamunun öngörülerini almak, bunları piyasalarla paylaşmak, aynı zamanda da mali disiplini sağlayabilecek düzenlemeye gitmek gerekçesiyle, 2003 yılında 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrolü Kanunu çıkartıldı. Bu kanunun 16. maddesinde çok açık bir biçimde şöyle bir ifade var: Bütçeler Eylül ayında –o zaman Meclis’e hükümet tarafından sunuluyordu, sonra KHK ile bir değişiklik yapıldı– Meclis’e sunulan Orta Vadeli Program ile bütçe sürecini başlatır. Orta Vadeli Program, aslında kamu kurumlarının nasıl bir bütçe hazırlayacaklarını, bütçe kısıtlarının ne olduğunu ve önümüzdeki dönemlere ilişkin hükümetin beklentilerini göstermek amacıyla, ama aynı zamanda piyasalara da ülkenin ekonomisinin geleceğine ilişkin taahhütlerini belirtmek açısından yapılmış bir düzenlemedir. 2001 krizinden başlayarak, 2003 yılından beri böyle uygulamalar yapılıyor.

Bu kanunun 16. maddesinde, bu Temmuz ayında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtiğimiz için bir değişiklik yapıldı. 2 Temmuz 2018 tarihinde 703 sayılı KHK ile yapılan bir düzenleme. Kanunun metni önümde, aynen okuyorum: “Orta vadeli program ile uyumlu olmak üzere, gelecek üç yıla ilişkin toplam gelir ve gider tahminleri ile birlikte hedef açık ve borçlanma durumu ile kamu idarelerinin ödenek teklif tavanlarını içeren ve Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan orta vadeli malî plan, en geç Eylül ayının 15’ine kadar Resmî Gazete’de yayımlanır.” Önümüzde duran bir kanun metni. Üstelik Temmuz ayında Cumhurbaşkanı KHK’sı ile kanun haline gelmiş bir düzenlemeden bahsediyoruz.

Hukukta şekil, içerik kadar önemlidir. Siz kanunla “Cumhurbaşkanı tarafından hazırlanan Orta Vadeli Planı 15 Eylül’e kadar açıklayacağız ve bunu Resmî Gazete’de yayımlayacağız” diye duyurmuşsunuz. Bu tarihin üzerinden beş gün geçmiş, öyle bir düzenleme yapılmamış ya da duyurulmamış. 20 Eylül tarihinde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak kameraların karşısına geçti ve hiç “Orta Vadeli Program” adını kullanmadan, “Yeni Ekonomi Programı” adıyla bir dizi açıklama yaptı.

Piyasaların hiç hoşlanmadığı şey kuralsızlıktır. Siz oyunun kurallarını bilirsiniz, pozisyonunuzu ona göre alırsınız. Ama oyun sırasında kurallar değişmez. Bir kanun maddesi var, 15 Eylül tarihine kadar bunun yapılması gerekiyor. Bu kanuna uyulmamışsa –ki bugün yapılan açıklama daha Resmî Gazete’de yayımlanmadı, üstelik adı bile ‘’Orta Vadeli Program’’olarak zikredilmiyor– bu kanun burada, orta yerde dururken, bugün yapılan açıklamaların bağlayıcılığı, ne piyasalar açısından ne kamu yöneticileri açısından ne kadar güçlü olur, bunu dikkatinize sunmak isterim. Kanuna uymamış olanlar, bugün televizyon kameraları önünde yaptıkları taahhütlere ne kadar bağlı kalacaklar, önce bunu vurgulamakta yarar var. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum; çünkü piyasaların en hoşlanmadığı şey belirsizlik. Mesela, bugün yapılan açıklamada, Merkez Bankası bağımsızlığına atıfta bulunuyor. Neden? Hem kanunundan dolayı bağımsız olur, hem de buna riayet edeceklerini vurguluyor. Ama bu kanunda “15 Eylül’e kadar Resmî Gazete’de yayımlamanız gerekir” diye yazıyor. Sonucu ne? Hiçbir yaptırımı da yok. Ne siyasî bir yaptırımı var, ekonomik yaptırımını da zaten zaman içerisinde görürüz.

Dolayısıyla bugün açıklanan şey, 2003 yılında yayımlanan 5018 sayılı kanunun getirdiği bir zorunluluk. Yani, bütçe hazırlayanlar, önümüzdeki döneme ilişkin hükümetin beklentilerini görsün, buna bağlı olarak da bütçe taleplerini vs. oluştursun. Aslında burada tahminler yatıyor. 2019, 2020 ve 2021 yıllarına ilişkin enflasyon, işsizlik, büyüme rakamları vs. gibi konulara ilişkin hükümetin tahminleri yatıyor. Birazdan buna ilişkin konuşuruz.

Ama bu tahminler de yasadışı.

Yalçın Karatepe: Ama aslında bugün piyasaların beklediği başka bir şeydi. 5018 sayılı kanunun zorunlu kıldığı Orta Vadeli Programı açıklamaktan ziyade –ki bunlar öngörülerden oluşur, biraz önce açıklamaya çalıştım– Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu ciddi ekonomik sorunlarına yönelik hükümetin ne tür tedbirler alacağının somut bir biçimde ortaya konulmasına ilişkin bir beklenti var. Kredi sorununu nasıl çözeceksiniz? Gittikçe yavaşlayan ekonomik büyümeyi canlandırmak için ne tür tedbirler alacaksınız? “Efendim, enflasyon düşecek.” E nasıl düşecek? Hangi tedbirleri alarak düşüreceksiniz? Ya da büyüme rakamlarını nasıl sağlayacaksınız? gibi.

Ben bugün yapılan açıklamayı, bir kanun çerçevesinde yapılan bir “temenniler manzumesi” olarak gördüm. Ben bunu okuduğum zaman somut olarak söyledikleri tek bir şey var: “Bütçe harcamalarında kısıtlamaya gideceğiz. Ağırlıklı olarak yatırımlarda, sosyal güvenlikte vs. olmak üzere, yaklaşık 60 milyarlık –2018 yılına göre– azalmaya gidilecek.” Bunun üzerine de, galiba 16 milyar kadar bir gelir artışı sağlayacak. Sanırım vergi ile ilgili düzenlemeler yapılacaktır. Somut olarak söyledikleri şey bu. Bunun dışında piyasaların beklediği, içinde bulunduğumuz ekonomik krizden çıkışa yönelik herhangi bir tedbir ya da açıklamayı bunun içerisinde görmedim. Tekrar tekrar okudum, sunumu da canlı izledim, belki ben kaçırmışımdır. Burada yapılan şey, bugün piyasaların krizden çıkışa yönelik hükümetin tedbirlerine dair bir açıklama değildi zaten. Bunun etkilerini açıklama sırasında bile gördük. Saat 11.30’da, açıklama başlamadan önce, dolar 6,13 TL’ye gerilemişti. Sayın Albayrak’ın konuşmasıyla birlikte 6,30 TL’ye kadar yükseldi. Çünkü içerisinde “o düşecek, bu inecek” gibi sadece temenniler var. Burada benim ciddi olarak eleştirdiğim şeyler var. Onları da konuşuruz.

Ayrıntıları konuşuruz. Mustafa Sönmez’den alalım ilk izlenimlerini. Ne bekleniyordu, ne görüldü?

Mustafa Sönmez: Adına “Yeni Ekonomi Programı” dedikleri, bizim Orta Vadeli Program olarak bildiğimiz –ki sadece bir isim değişikliği aslında, kurgu ve format aynı–, önceki OVP’lere bakarsanız –Hazine’nin sitesine koymuşlar– yazı karakterleri bile aynı. Buna niye gerek duydular? Anlaşılan, “Yeni bir sayfa açıyoruz” ihtiyaçları var. Ya da rejim her şeye yeni bir giriş yapmayı alışkanlık haline getirdiği için, yeni Cumhurbaşkanlığı sisteminin yeni OVP’si. Onun adı da artık “Yeni Ekonomik Program”.

Bana göre dağ fare doğurdu. Bu programın başında yaptığı teşhislerden başlarsak, yaşanan bu durumu, “Gezi direnişi”, “17-25 Aralık hadiseleri”, “15 Temmuz Kalkışması”na bağlıyorlar. Bütün bunlarla ekonomi türbülansa girmiş, sarsılmış. Bunlar yetmezmiş gibi bir de Amerika saldırmış. Bir de FED faizleri, o da bir dışsal etken. Ondan dolayı ekonomi bu hale gelmiş. Burada, “Biz şuralarda yanlış yaptık, şunu öngöremedik” gibi en ufak bir özeleştiri, kendine kondurma yok. Zaten hep yaptıkları şey bu. Bir türlü “Ayranım ekşi” demeye dilleri varmıyor. Sanki bir doğal âfet gibi, her şey dışarıdan gelmiş ve AK Parti’yi bu duruma düşürmüş. Takdimi böyle yapıyorlar. Takdimi böyle yapıp teşhisi de böyle koyduktan sonra, bu zaten iflah olmaz. Ondan sonrasına dair söyledikleri, koydukları hedefler, araç olarak koydukları şeylerin hiçbir inandırıcı yanı yok doğrusunu isterseniz. Gerçekten de piyasa uzun zamandır bu programın hedeflerine odaklandırılmıştı. “Bekleyin OVP, YEP açıklanınca göreceksiniz” diye. Beklediler, nefesler tutuldu. Dolar fiyatı 6,11 TL. Açıklama yapıldıktan sonra dolar fiyatı bir türlü 6,25-6,30 TL bandının altına inmedi. Bu, anında tartma ve notunu verme hikâyesi.

Programa baktığımda, teşhis yanlış olduğu gibi, sonrasına dair hedeflerin de son derece pembe ve temelsiz olduğunu görüyorum. Bu sene için büyümeyi % 3,8 kabul ediyorlar. Peki. Gelecek sene yine % 2,3 büyüme. Ondan sonra % 3,5 büyüme, sonra % 5 büyüme. Neredeyse kriz yaşanmadan geçiştirilecek. Bize söyledikleri şey bu.

Enflasyonla ilgili olarak da bir tek bu senenin enflasyonuna dair –% 21’e yakın bir enflasyon olacak– diye inandırıcı bir şey söylüyorlar. İler tutar katılabileceğiniz bir tek hedef bu. Ama ondan sonra ne yapacaklarsa, o % 21’lik enflasyon birdenbire % 16’lara, sonra da tek rakamlara inecek. Yapacakları ne var? Kamu maliyesinde –az önce Yalçın Hoca’nın bahsettiği 60 milyon civarındaki güya bazı tasarruflar yapacaklar, ki bunun içinden 10 milyonu sosyal güvenlik harcamalarının kısılması– kamuya çok ciddi bir daralma da vaat ediyor.

Kurla ilgili beklentileri çok enteresan. Mesela, bu sene dolar kurunun ortalamasını 4,90 TL olarak tahmin etmişler. Bunu nereden çıkartıyoruz? Milli geliri önce TL olarak belirliyorlar. Sonra döviz olarak veriyorlar. TL’yi dövize böldüğünüzde milli gelirde, aşağı yukarı örtülü biçimde öngördükleri dolar kuru ortaya çıkıyor. Bu yılın ortalaması 4,90 TL olacak. Bu nasıl olacak? Ben eğdim, büktüm ortalamalara baktım, 4,90 TL’yi tutturabilmek için Eylül ayının 6,30 TL ile kapanması, takip eden üç ayın da 5,80 TL’le kapanması gerekir. Artık ne olacaksa, önümüzdeki üç ayda kur aşağı gidecek ve dolar ortalaması 5,80 TL civarında gerçekleşecek ki yıllık 4,90 TL’ye gelsin. 2019’da 5,60 TL olacak, 2020’de 6.00 TL, 2021’de de 6,20 TL olacak. Böyle varsayımlar var. Bu varsayımların doğru olabilmesi için Türkiye’ye çok ciddi bir dış kaynak girişi olması gerekiyor. Ne olacak da dış kaynak girişi olacak? Büyüme hedefine tutarlı bir dış kaynak öngörüsü yok. Keza işsizlik rakamlarına bakıyorsunuz, orada da ciddi tutarsızlıklar var.

Özet olarak; kendi içinde tutarlılığı olmayan, hedeflerin birbirini desteklemediği makyajlı bir metin ortaya koymuşlar. Bununla güya dışarıya “Biz o kadar da başıboş değiliz. 2012’e kadar hedeflerimizi belirledik. Bununla devam edeceğiz” diye bir mesaj veriyorlar. Ama dediğim gibi, önemli olan, ekonomik aktörleri bu konuda ikna etmektir. Bugünkü ortaya çıkan dolar kuru resmi, bu güveni veremediklerini, dolayısıyla bu güven probleminin çok ciddi şekilde devam edeceğini bize gösteriyor.

Bugün bahsedildi; TÜİK ve Merkez Bankası’nın birlikte yaptıkları çok önemli bir tüketici anketi (Güven Endeksi Sonuçları) yayınlandı. Ağustos ayı beklentilerinde inanılmaz bir düşüş var. Bunu, yarın öbür gün reel sektör anketi, sonra bileşik endeks olan ekonomi anketi izler. Toplumda müthiş bir güvensizlik hadisesi var. Bunların bir türlü kabullenemedikleri şey şu: Türkiye’de mesele artık bir ekonomik mesele olmaktan çıkıp politik bir mesele haline dönmüştür. Rejime çok ciddi bir politik güvensizlik vardır. Bu, hem içerideki aktörler açısından hem dışarıdaki aktörler açısından böyledir. Bu güvensizliğin sonucu olarak, ağızlarıyla kuş da tutsalar bir şeye inandıramıyorlar. Hiçbir şey istedikleri gibi gelişmiyor, dönüşmüyor. Keza, bu Yeni Ekonomik Program’ın da buna bir etkisi olmayacak gibi görünüyor.

Erkin Bey, aynı soruyu size de soracağım; ama önce merak ettiğim bir şeyi sormak istiyorum: Böyle bir planın içinde bu dolar kuru tahminini –benim sözcüğüm olsun– “gizlemek” normal bir şey midir?

Erkin Şahinöz: Aslında geçmişteki Orta Vadeli Planlarda da aşağı yukarı bu şekilde anlayabiliyorduk siyasî otoritenin önümüzdeki yıllara ilişkin dolar kuru ile ilgili beklentisini. Ama şöyle söyleyeyim: Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) hem TL, hem dolar bazında açıklanıyor. Birini diğerine bölünce, o yıllar için ortalama bir kur hedefi ya da tahmini –aslında hedefi demek daha doğru, çünkü hedef başka bir şey tahmin başka bir şey– bu Yeni Ekonomik Program’ın 2021 için dolar kuru hedefi 6,20 TL. An itibarıyla Londra’da işlem görüyor dolar kuru: 6,20TL.

Hedefi tutturmuşuz zaten.

Erkin Şahinöz: Ama yanlış taraftan, kur cephesinden tutturduk. Kurdan bağımsız olarak ben önce şunu söyleyeyim…

Planla ilgili genel bir değerlendirme alalım.

Erkin Şahinöz: Evet. Adı değişti, tamam. Yeni Ekonomi Programı. Ama eskilerin bir tabiri vardır “ismiyle müsemma”. Bu, ismiyle müsemma olmayan bir program. Yeni bir şey yok. Bir kere, birtakım gerçekçi tespitler var en azından. Bugüne kadar bir inkâr vardı kriz konusunda. Şimdi yönsel olarak biraz daha gerçekçi olduğunu söylüyoruz. Seviye olarak demiyorum. Çünkü bu planda ortaya çıkan şu: Enflasyonun yükselmeye, büyümenin yavaşlamaya devam edeceği, büyümedeki yavaşlamadan dolayı da bunun cari açığa yansıması olacağı, işsizlik oranının yükseleceği, yönsel olarak bunlar yansımış durumda.

Yani bu metin zımnî olarak krizi kabul ediyor.

Erkin Şahinöz: Zımnî olarak kabul ediyor. Krizin tespiti konusunda genel bir uzlaşı var; lakin krizin nasıl çözüleceği, bunun en ivedi şekilde nasıl aşılacağı konusunda herhangi bir somut aksiyon planı yok. Nasıl yok? “Ne olabilir?” konusunda belki piyasaya biraz daha yakınlaşmış, onu görüyoruz; ama problemin nasıl çözüleceği konusunda somut bir adım yok. Mesela –şurada rakamları da aldım– “Merkez Bankası’nın bağımsızlığı geçen haftaki kararla ortaya çıktı” diyenler var. Doğru, geçen hafta ciddi bir faiz artırımı yaptı. Ama piyasa zaten faiz artırımını yapmıştı. Kredi faizleri ve mevduat faizleri, zaten Merkez Bankası faizi artırmadan önce yükselmişti. Her şeyi geçtim, hepimizin baktığı yurtiçinde ve yurtdışındaki aktörlerin yakından takip ettiği o ikincil piyasa gösterge faizi, Merkez Bankası faizi artırmadan önce zaten % 25 – % 26’ya çıkmıştı. Piyasa diyordu ki: “Zaten faiz % 26”. Merkez Bankası piyasayı takip etti. Piyasayı takip etmek demek, Merkez Bankası bağımsız bir politika sergileyerek faiz oranlarını önden yüklemeli artırdı gibi bir durum da yok ortada.

Kaldı ki benim en çok duymak istediğim; kamu tarafında Türkiye’nin yabancı yatırımcı güvenini yeniden kazanabilmesi adına bir mali disiplin programı ortaya koyabilmesiydi. Bununla ilgili sadece 2019 yılında 76 milyar TL bir kamu tasarrufu yapılacağı yönünde bir açıklama var Yeni Ekonomi Programı’nda. “Bu 76 milyar TL’lik iyileşmenin 16 milyar TL’si gelir artırımından gelecek. 60 milyar TL’si de harcamaları azaltacak adımlarla sağlanacak” yönünde bir açıklama var. İşin kötü tarafı şu: Tamam, kamu tasarrufu yapıyoruz, güzel; ama bunu gelirleri artırıcı yönde yapıyorsak, vergi oranları artacak demektir. Vergi oranları artacaksa, bu krizin bedelini bizler yani vatandaş ödeyecek demektir. Hem işsiz kalarak ödeyecek, hem işinin başında olsun ya da olmasın, daha fazla vergi ödeyecek. Zaten enflasyon artmaya devam ediyor. Zaten pazardan aldıkları için de daha fazla ödemeye devam ediyor. Yani, aslında krizin faturasını vatandaşın, emekçinin sırtına yükledikleri çok net olarak karşımızda duruyor. Böyle bir gerçek de var.

Peki. Şimdi ayrıntılara gelelim arzu ederseniz. Bu Yeni Ekonomi Programı 12 tane hedef koyuyor kamuoyunun önüne. Bu 12 tane hedefin bana göre en çok tartışılması gereken kısmını her üçünüz de şimdi söylediniz: 2019 yılı bütçesinde yapılacak 76 milyar TL tutarındaki tasarruf.

Başka birkaç notum var benim: 5. maddede diyor ki: “İhalesi yapılmamış veya henüz başlamamış projeler askıya alınacak. Ancak mega-projeler doğrudan yabancı yatırımcı yoluyla uluslararası finansmanla hayata geçirilecek.” “Kanal İstanbul’dan vazgeçmeyeceğiz mi?” demek istiyorlar?

  1. madde bankalarla ilgili. Herhalde bu irdelenmesi gereken bir temel hedef. “Bankaların güncel mali yapılarını ve aktif kalitelerini tespit etmek için mali bünye değerlendirme çalışmaları yapılacaktır” deniyor. Nedir? Bankalarımız sıkıntıda mıdır? “Bu hedefin devamında, gerektiğinde bankacılık sektörünün mali yapısını güçlendirecek, böylece reel sektörün uygun maliyetlerle krediye erişimini ve mevcut kredilerinin yeniden yapılandırılmasını temin edecek bir politika seti devreye sokulacaktı” diyor. Ben bunu, “Parası olmayan bankaya para vereceğiz” şeklinde anlıyorum. Doğru mu anlıyorum? Benim notlarım bu. Yalçın hocam, siz ayrıntıya girerseniz, bu orta vadeli temennilerde neyi manasız buldunuz? Neyi eksik buldunuz?

Yalçın Karatepe: Yatırımlara ilişkin ihalesi yapılmamış projelerin ihalesinin yapılmayacağını, ama ihalesi yapılmış ve henüz başlamamış yatırımlara başlanılmayacağına ilişkin açıklamalar aslında biraz zorunluluktan ortaya çıkan bir şey. Olmayan parayla hangi işi yapacaksınız? Tasarruflara gideceğinizi taahhüt ediyorsunuz. Zaten finansman koşulları inanılmaz derecede bozulmuş, kredi faizleri yükselmiş, yurtdışından kaynağa erişme imkânınız neredeyse sıfıra yakın. Hele Türkiye’ye ilişkin beklentilerin bu kadar bozulduğu bir dönemde, sizin proje finansmanını sağlamanızın zor olduğu bir dönemde bu açıklamaların yapılmış olması, aslında malûmun ilâmı gibi: “Biz zaten para bulamayacağımız için bu işleri yapmaktan şimdilik vazgeçiyoruz” açıklaması. Bence yerinde bir açıklama. Aslında biraz önce diğer konuklarımızın da söylediği gibi, hükümetin ekonomik krizi zımnî olarak kabullendiğinin göstergelerinden bir tanesidir diye düşünüyorum.

Kanal İstanbul gibi mega projelere ilişkin açıklamada da, “Para bulursanız gelin bakalım” diyor. “Yapmayacağız” diyemiyor. Çünkü birkaç seçim dönemidir, seçime giderken bu mega-projeleri kullanıyorlar. E bunu yapma şansınız da yok, para da yok. “Ama bir yerlerden para bulursanız, gelin bakalım” gibi bir açıklama var. Buradan da “Biz vazgeçmedik ama, piyasa koşullarına bakarız” anlamı çıkıyor. Aslında vazgeçtiler. Devletin yatırım yapma imkânı kalmadı ki — önümüzdeki yılın bütçesinde yapacakları kamu tasarrufunun önemli bir kısmı da kamu yatırımlarının azaltılmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla hem tasarruf edip yatırım yapmayacaksınız, hem mega-projeleri hayata geçirmeye kalkacaksınız. Bu ikisi örtüşen şeyler değil. Dolayısıyla bu açıklama bence yerinde ve uygun.

Kamu harcamalarının dağıtılıyor olması her ne kadar piyasaların beklediği bir şey olsa da, son açıklanan ikinci çeyrek büyüme rakamlarına baktığınız zaman, büyümeyen iki tane ana lokomotif var: Bir, kamu harcamalarını görüyoruz. Bir de, hane halkının yani vatandaşın para harcadığını görüyoruz. Siz kamu harcamalarını azalttığınız zaman –kaçınılmaz olarak yapacaksınız– zaten vatandaşın da geliri azalacak, ki bunu siz artan işsizlik rakamlarında telaffuz ediyorsunuz: 2019 yılı için % 12,1. En son açıklanan Haziran rakamları % 10,1. Bunun üzerine çıkan % 20’lik bir işsizlik artışından bahsediyorsunuz. Vatandaşın parası olmayacak. Onlar harcama yapamayacak. Siz kamu harcamalarını kısıyorsunuz. Dolayısıyla, 2019 için öngördüğünüz % 2,3’lük büyüme hedefinin tutturulması imkânsız. Biraz önce Mustafa hocam da söyledi; OECD’nin % 0,5 beklentisi bile bu durumda iyimser kalıyor. Onu bile tutturmamız zor.

Bankacılığa ilişkin açıklama aslında bugün piyasaların beklediği bir şeydi. Bankaların mali durumları ciddi şekilde bozuluyor. İnsanlar kredi borçlarının servisini yapamıyorlar. Kredi ödemeleri belirgin bir şekilde daralmış durumda. Faaliyetlerden gelir elde edemiyorsunuz. Biraz önce Ergin Şahinöz de söyledi; kur artışından dolayı kambiyodan kaynaklanan 500 milyar gibi bir zararla karşı karşıyasınız. Dolayısıyla bankacılık sistemine kredi ödemesi yapılamıyor. Sadece rakamların açıklanmasını beklemeye gerek yok. Bankacı arkadaşlarımızla konuştuğumuz zaman bile duyabildiğimiz şeyler. Buna ilişkin, “Acaba hükümet buna bir tedbir alır mı?” diye bir beklenti vardı. Fakat bu biraz tartışmalı bir konu. “Kamu, özel sektörün borcuna nasıl müdahil olup, hem bankacılık bilançosuna kötü yansımasını engelleyecek, hem de sistemin ayakta durmasını sağlayacak nasıl bir düzenleme yapılabilir?” tartışmasıyla birlikte değerlendirmek lazım. Özel sektörün borcunu vatandaşın omuzlarına mı yıkacaksın? Sonuçta kamu desteği demek, vergilerle toplanan paranın bir yerlere harcamasıyla ilgilidir. Bu beklenti karşılanmadı. Ama Sayın Berat Albayrak ve ekonomi kurmayları bu beklentinin yüksek olduğunu bildikleri için, “Biz bunun üzerinde çalışıyoruz, nasıl bir formül geliştireceğimizi bilmiyoruz. Henüz bir çözüm de bulmadık, ama gündemimizde çıkarmış da değiliz. Yakın dönemde bilançolara ve kredilerin ödenme durumuna bakacağız. Baktık iş iyice çığırından çıkıyor, bunun ciddi bir biçimde bankacılık krizi gibi bir yere doğru evrilme riski varsa, o zaman gerekli tedbirleri alırız. Zor olan kararları almaktan imtina etmeyiz” diye yorumladım.

Peki. Mustafa hocam?

Mustafa Sönmez: Aslında teşhislerine katılmıyoruz. Hedeflerini de çok inandırıcı bulmuyoruz, pembe buluyoruz. Ama bir kemer sıkma politikasını da zımnî olarak kabul etmiş durumdalar. Fakat bu kemer sıkma politikasının disiplinli bir şekilde uygulanması lazım. Yanı sıra, bir de kaynak enjeksiyonu lazım. Bu disiplini gösterebilecekler mi bundan emin değilim; çünkü önümüzde yerel seçimler var. Yerel seçimleri göz ardı ederek kamuda disiplin meselesini uygularlar mı? O ciddi bir soru işareti. Ondan da öte, bu yaptıklarına özellikle dışarıyı ikna edip, dışarıdan bir para akışı sağlamaları lazım. Hâlbuki şu anda dışarıda hem para pahalı, hem de çok nazlı. Türkiye’ye kolay kolay yüz vermiyorlar. Tersine, içeridekiler fırsat buldukça çıkmaya bakıyor.

Para akışı olmadığı takdirde ve disiplini sağlama yönünde de bir yerel seçim problemi olduğuna göre, bu iş nasıl olacak? Bu iş ancak IMF marifetiyle olabilirdi. Yine de bu disiplini başlarında sopa sallayarak uygulatabilirdi. Arkasından da şu an dışarıdan temin edemediği parayı dilim dilim kullandırırdı. Ama tabii bunlar IMF hakkında o kadar afra tafra yaptıkları için ve bir IMF disiplini altına girmenin optik maliyetlerini de göze alamayacakları için bundan uzak durdular. Şimdi IMF’siz bir IMF programı demeyelim de, onu andıran bir şeyi kendi başlarına becerebilecekler mi? Doğrusu bunun pek ipuçları yok. Hem disiplin konusunda bunu yapabileceklerine pek ihtimal vermiyorum, hem de bu yapacakları şeyler dışarıyı henüz ikna etmiş değil. Dışarıda para gerçekten pahalı ve gidebilecekleri çok fazla seçenek var. Dolayısıyla, IMF’ye rağmen çukurdan çıkmayı denemeleri sadece bir serüven olacak gibi görünüyor. Bunu başaramayacakları için de bu kriz biraz uzun sürecek gibi görünüyor bana. Belki başlarında IMF sopası olsaydı, bunu 1 senede atlatabilirlerdi. Tekrar dengeler yerine konulurdu. Hoş, onun da çok ağır bedelleri olurdu; ama bu haliyle de hiç düşük bir fatura gelmeyecek. Özellikle toplumun alt kesimlerine çok ağır faturalar gelecek. Ben bu yıl tüketici enflasyonunun % 21 – % 22 olmasını muhtemel görüyorum. 2019’a da sarkabileceğinden endişeliyim. Bütün bunlara rağmen, işi olan insanların ücret ve maaşları enflasyonun kat be kat altında. Daha şimdiden, müthiş bir reel gelir kaybı var ücretli kesimde, keza emeklilerde ve memurlarda. Bütün bunlarda bu % 20’lerin enflasyonuyla baş edemeyen bir reel gelir kaybı var.

Halihazırda 3,5 milyon işsiz var. Yine kendilerinin verdiği rakamlarda bile bu sayı 4 milyona çıkacak. Ne demek bu? Haneye sıfır gelir götüren 4 milyon insan demek. Yanı sıra, bankalara tüketici kredisi ve kredi kartı borcu olarak, özellikle alt gelir kesiminin –konut ve otomobil kredisini dışarıda bırakarak söylüyorum– 323 milyar TL bir borç stoku var. Bu borcu çevirmekte çok ciddi bir sorun var. Dolayısıyla, alt gelir kesiminin, hem reel gelir kaybına uğraması, hem yeni işsizliğe uğraması, hem de kredi borçlarını döndürememesinden kaynaklanan bir üçlü kıskaç içine girdiğini görüyoruz. Bunun toplumda çok ciddi bir kaynaşmaya yol açacağını ve bu homurtuların ister istemez sokağa taşacağını hesaba katmak gerekir. Burada özellikle kemer sıkma diye bir şey uygulayacaklarsa, bunu adil bir şekilde dağıtmayacaklarını da görüyoruz zaten. Programın içinde en ufak bir sosyal vaat yok. Tersine, sosyal güvenlikten 10 milyar kesinti öngörüsü var. Dolayısıyla, baskı ayağını artıracaklarını, kendilerinin de çok disipline olamayacaklarını, bundan dolayı da dışarıdan kaynak girişinin daha da düşeceği ve riskin hiçbir zaman azalmayacağı bir patikada duruyoruz. Buradan bir şey çıkmaz Sedat. Çok ciddi ekonomik kaoslar beklemeliyiz diye düşünüyorum.

Peki. Bir sonraki sorum, “Ne yapmalı?” olacak. Ama şimdiki soruya Erkin Bey’den cevabı alalım. Siz bu Orta Vadeli Plan’a baktığınızda dikkatinizi çeken ne oldu? Neresine şaşırdınız? Neresine “Ya, bu da olur mu?” dediniz? Daha ayrıntılı bir değerlendirme alabilir miyim?

Erkin Şahinöz: Hay hay. Öncelikle şunu vurgulamakta yarar var. En başında da söylemiştim. Yeni Ekonomik Program, ismiyle müsemma olmayan, yeni bir şeyin olmadığı, aslında mevcut politikaların devam edeceğini bize müjdeleyen –bunu olumsuz anlamda söylüyorum– bir program. Bu ne anlama geliyor? Biz sorunları hep dışarıda arıyoruz ama biraz da şu gözle bakmak lazım: Kur bugün niye bu seviyelere geldi? Biraz bunu değerlendirmemiz lazım. Bunun arkasında birkaç faktör var. ABD ile ilişkilerin hırpalanmış olması ve ABD’nin attığı adımların, uyguladığı ambargoların elbette etkisi var. Ama şu gerçeği unutmamak lazım: Kurdaki bu kontrolsüz yükselişlerin arkasında, Türkiye’nin üretim modelindeki problem de var. Bundan kastımız ne? Biz, aslında katmadeğer üretmeyen, gelir üretmek suretiyle zenginleşeceğimiz bir politik ortam yaratmadan, ağırlıklı olarak inşaat üzerine kurulu ve gelir pastasını büyük sermayedarlara daha çok dağıtan bir yapıyla geldik. Bu üretim modeli iyi bir model değildi. Bunun faturası olarak da, bu kur yükselişini öyle ya da böyle bir gün yaşayacaktık. Sadece, ABD ile olan ilişkiler bunu hızlandırdı. Tek farkı o.

İkincisi, bu Yeni Ekonomik Program içerisinde şunu daha fazla görmek ve duymak isterdim: Belli bir kurala dayalı olarak bu işi götürebilmek. “Tamam, biz harcamaları kısıyoruz ama bunun arkasında şöyle bir matematik var. Bunu böyle bir matematiğe göre uygulayacağız” yaklaşımını hissetmek isterdim. Maalesef, biz bugüne kadar ekonomi politikalarını –o kur yükselişinin arkasında ikinci faktör olarak koyacağım şey– kuralcı bir yaklaşımdan ziyade, keyfî yaklaşımlar üzerine kurmamızdı. Bu da haliyle hem yabancı aktörler üzerinde, hem de yerli aktörler üzerinde bir güven bunalımına neden oldu.

Bugün borsamız –TL bazındaki borsayı geçtim– dolar bazında, yani TL bazındaki borsayı dolar kuruna böldüğümüzde, neredeyse 2008-2009 krizinde gördüğü dibe yakın. Böylesine kelepir hale gelmiş Türk varlıklarına yabancı yatırımcı halen ilgi göstermiyorsa, bu ülkeye giren sermaye akımlarında bir iyileşme olmamışsa, demek ki Türkiye ekonomisinde, hem mali piyasalarda, hem de ekonomik aktivitelerde bozulma beklediklerinin işaretidir. Bugün vatandaş 6,20 – 6,30 TL’lerde, böylesine artmış faizlere rağmen halen dövizden TL mevduata geçmiyorsa… Bir istatistik vereyim: “Yerli ve milli” diyoruz, ama bankalarda tuttuğumuz toplam mevduatların içerisinde döviz mevduatlarının payı % 50’ye geldi. Görülmemiş bir şey bu. Dolaşımdaki paranın neredeyse % 40 – % 41’i döviz cinsinden. En geniş para arzıyla bunu söylüyorum. Arkasında bilimsel rakamlar var. Geri kalan işlemleri TL yapıyor olsak da, bizim insanımız hesabını kafasında dövizle yapıyor. Yani bir de zihinsel dolarizasyon var. Fiziken dolarizasyonu geçtim, zihinlerde de dolarizasyon var. İnsanlar bankalardaki mevduatlarını çekip, çelik kasalara, kiralık kasalar, yastık altına, hatta yurtdışındaki hesaplarına götürüyorlarsa, demek ki hem yerli aktörlerde, hem de yabancı aktörlerde, bizim faiz artışıyla çözemeyeceğimiz bir güven problemi var demektir. Bu güven problemi de sadece ekonomik değildir. Biraz önce söylediğim gibi, Türkiye’nin, daha kuralcı, daha demokratik, hukuka daha güçlü bir şekilde geri dönen, ekonominin, bütün bu altyapı üzerinde oturduğu bir sistemi iç ve dış aktörlere hissettirmesi lazım. Aslında biraz da sizin “Ne yapmalı?” sorunuza girmiş oldum.

Peki. Tekrar devam edelim. Son tur, “Ne yapmalı?” sorusunun cevabı olsun. Manzara ortada. Önümüzde 16 yıldır Türkiye’yi yöneten bir siyasî iktidar, bir siyasî yaklaşım, bir siyasî zihniyet var. Bu siyasî iktidar 16 yılın tamamında ne istediyse yaptı ve sonunda geldik bir duvara dayandık. Bu da, kendisini bu Orta Vadeli Program’la ya da Yeni Ekonomi Program’ı ile zımnî bir şekilde kabul edilmiş ekonomik krizle karşı karşıya buldu. Bundan sonra ne yapmalı ki Türkiye bu sıkıntıdan kurtulsun?

Yalçın Karatepe: Biraz önce Erkin Şahinöz Türkiye ekonomisinin buraya nasıl geldiğini, bu sorunun nasıl ortaya çıktığını çok güzel özetledi. Evet, ekonomik sorunlarımız çok büyük ve ciddi şekilde ortada duruyor. Ama bundan çıkış yok mu? Tabii ki var. Fakat bunların da ötesinde, Türkiye’de ekonomik sorunların bu kadar büyük olmasına yol açan unsurların başında, Türkiye’nin öngörülebilirliğinin ortadan kalkmış olması yatıyor bence. Biz ne ülke olarak, ne ekonomik kararlar anlamında yarın ne olacağı konusunda hiçbir fikrimiz yok. Çünkü yarın hangi kararın alınacağı, bir kişinin iki dudağı arasında.

Ben eskiden güne gazeteleri okuyarak başlardım. Şimdi Resmî Gazete’yi okuyarak başlıyorum. Bir ülkeyi Resmî Gazete okumak zorunda bırakan bir yönetim şekliyle, Türkiye’nin ekonomi sorunlarını çözme şansı yok. Bir yığın kararlar alınıyor. Bu kararlar alınırken önü sonu düşünülmeden alınıyor. Alındıktan kısa bir süre bu kararlardan vazgeçildiği açıklanıyor. Hatırlarsanız, Ağustos ayında, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından reel sektörü desteklemek için yapacakları banka kredi ödemelerine ilişkin düzenleme açıklandı. Sabah 09:00’da “Ek teminat istenmeyecek, bunların üzerine gidilmeyecektir” açıklaması yapıldı. Öğlen “Yok, biz böyle bir şey söylemedik, bu aslında bankaların temennisiydi” dendi. Şimdi hangi kararı alacaklarını, o kararın arkasında ne kadar durup durmayacaklarını, o kararın hangi saiklerle alındığını, çok detaylı düşünülüp düşünülmediğini bilmiyoruz. Düşünülmediğini çok açık bir şekilde görüyoruz, ama önümüzdeki süreçte karşı karşıya kalacağımız bu siyasî ve hukukî sürece ilişkin bir öngörüde bulunma şansım da yok.

En son geçen hafta bu döviz kontratlarına ilişkin, yani kira ücretleri vb. sözleşmeler için bir düzenleme yayınlandı: 32 sayılı karara bir ek yapılarak, bu tür işlemlerin TL’ye dönüştürülmesi olarak açıklandı. Ben o gün de söyledim, buradaki konuklar da kendi mecralarında söylediler. 30 gün sonra Türkiye’de binlerce dava dosyasına, yüz binlerce iflasa dönüşecek. Çünkü kiralar da ödenmeyecekti. Kurlarda anlaşmazlıklar olacaktı vs. Ben bu alanda faaliyet gösteren arkadaşlarımdan biliyorum. Şirketler ihtarname çekmeye başlamış. 3,40TL dolar kurundan, 5,20TL’ye kadar önerenler var. Ondan sonra ne oldu? “Merak etmeyin, biz buna ilişkin detaylı açıklamaları zaman içerisinde yapacağız” dendi.

En son Türk Ticaret Kanunu’nda yaptıkları değişikliğe bakın: “Kambiyo zararlarını 2023 yılına kadar yazmayacaksınız”. Biraz önce Erkin Şahinöz de söyledi, Şirketlerimizin piyasa değerlerine bakın. Piyasa değerlerini nereden hesaplıyoruz? Onların bilançolarına bakıp, oradan hareketle bu şirketlere değer atfediyoruz. 500 milyar TL’lik kur farkından kaynaklanan bir zararınız var, ama siz bunu muhasebeleştirmeyeceksiniz. Buna imkân veriyorlar ve zarar görünmeyecek. Sonra siz bekleyeceksiniz ki yabancılar gelsin sizin şirketlerinize ortak olsun ya da tahvillerini satın alsın, ülkenize yatırım yapsın filan. Böyle bir dünya yok. Türkiye’nin temel sorunu, öngörülebilirliği ortadan kalkmış bir ekonomi yönetimi ve siyasî anlayıştır. Şu anda değil, bir kaç senedir bu sorun var. Türkiye’de tekrar hukuka bağlı, kuralların belirgin bir biçimde tanımlandığı ve bu kurallara uyulduğunun açık bir biçimde gösterilmesi lazım. Size bu programın başında da söyledim: Kendi yayınladıkları KHK ile “Orta Vadeli Program 15 Eylül’de Resmî Gazete’de yayımlanır” diye açık bir kanun var ve siz buna uymuyorsunuz. Diğer kanunlara uyacağınızın bir garantisi var mı? Uymadığınız zaman bunun yaptırımı nedir? Bu, ekonomik kararlarla ilgilidir. Burada yapılan bir yığın taahhüt var; “O öyle olacak, bu böyle olacak” diye. Olmazsa ne olacak? Biliyorsunuz, geçen hafta Sayın Cumhurbaşkanı Merkez Bankası’na ilişkin, haklı olarak –ben de benzer eleştirilerde bulunuyorum– “Hiçbir hedefinizi tutturamadınız” dedi. Tutturmadı, ama Merkez Bankası yöneticilerinin kadroları olduğu gibi yerinde oturuyor. Bugün bu programı açıklayanlar, bu hedefleri tutturamadıkları zaman yarın onlara bir yaptırım olacak mı? Bu yaptırımı zorunlu kılan bir düzen var mı? Yok. Bu ülkede ne kanunların bir bağlayıcılığı var ne yönetmeliklerin. Bir sabah kalkıyorsunuz, bir kararla her şey değişiyor. O kararlar da o kadar kötü yazılıyor ki ânında düzeltilmek zorunda kalınıyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin tekrar hukukun üstünlüğünün tesis edildiği bir ülke haline getirilmesi gerekiyor. Bu yapılmadan, hiçbir biçimde ekonomik sorunlarınızı kalıcı olarak çözme şansına sahip değilsiniz diye düşünüyorum.

Peki Mustafa Sönmez?

Mustafa Sönmez: Bu yeni geçilen “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” ya da “Tek adam rejimi”nin ekonomiye çok ciddi problemler yaratacağını zamanında söyledik. Söylediklerimizin de hepsi çıkıyor. Kimileri “Tek adam rejimi kararların hızlı alınmasını sağlayacak. Dolayısıyla daha pragmatik sonuçlar yaratacak” dedi. Hiç öyle olmuyor. Hızlı karar alıyorum, pragmatik davranıyorum diye çam üstüne çam deviriyorlar. Her devirdikleri çamın arkasından bir düzeltme açıklaması yapmak durumunda kalıyorlar. Çok tehlikeli şeyler de yapıyorlar. Reel sektörün yükünü bankalara yıkmak yönünde bir eğilimleri var. Beni en çok endişelendiren şey bu. Bu konuda belki açık etmedikleri planları da olabilir. Hedefe bankaları koyduklarını söylemek hiç abartı değil. Bunu hangi araçlarla, nasıl yapacaklarını bilmiyorum; ama düşündükleri planın, parçası oldukları küresel sisteme hiç uymadığını zaman zaman unutuyorlar. Ve oradan bir dirsek yiyorlar. Dirsek yiyince biraz kendilerine gelir gibi oluyorlar. Ama elleri yine başka şeye gidiyor. Doğrusu, burada çok mesafe alamayacaklarını, ama toplumu, hem ekonomisi, hem siyaseti, hem kültürel yapısıyla daha da fazla yıpratacaklarını, daha da ağır maliyetler çıkaracaklarını bekliyorum. Tabii bu yerel seçimleri hesaba katıyorlar. Ondan sonrasında ne yapacaklarını bilemiyorum. Bu duruma düşmüş bir ekonomiyi IMF paklar. Başka hiçbir yolu yok. Nitekim benzer durumda olan bir Arjantin örneği var. Arjantin çok nazlanmadı, IMF ile bir şeyler yapmaya çalışıyor. Sonuç alıp almadıklarını bilmiyorum. Dünyanın bütün beklentisi de, Türkiye’nin gidip bir IMF programına katılması, onlardan destek istemesi. Onlarla bir stand-by anlaşması yapması ve karşılığında belli bir IMF parası kullanması ve bununla düzlüğe çıkması. Dünya bunu tavsiye ediyor. Gidip eteğine yapıştıkları Merkel bile bunu ima etti: “Sizin IMF’ye gitmeniz lazım” dedi. Bütün Avrupa bunu bekliyor aslında. Burada IMF’siz kendi başlarına bu işi kıvırabilmeleri kolay değil. “Tek adam rejimi”yle her şeyi daha da karman çorman hale getirmeleri çok muhtemel. IMF’siz nereye varacaklar? Doğrusu her şeyi biraz daha karman çorman hale getirecekler. IMF’den imtina ediyorlar. Daha doğrusu bunun politik faturasından imtina ediyorlar. Yerel seçimlere kadar bu kaos, bu karambol sürecek. Bunun çok ağır maliyetleri olacak. Artan güvensizlikle beraber, döviz kurlarında hiçbir iniş beklemiyorum. Faizle bunu dengelemeye kalktıklarında bu yine işe yaramayacak. Dolayısıyla, ekonomi yüksek faizle yüksek döviz arasındaki cenderede çok daha ağır bedeller vermeye devam edecek.

Politik olarak yerel seçimlerden ne sonuç alırlar, oradan ne ders çıkarırlar, ne yaparlar onu bilemiyorum; ama teknik olarak –arkadaşların fikirleri varsa onları da dinlemek isterim– bu hale getirilmiş bir ekonominin bu küresel sistemde gidip IMF’ye teslim olup, onun acı reçetesini topluma tattırmadan bu işin içinden çıkma şansı pek görünmüyor bence. Yarın öbür gün iktidara CHP de gelse, bundan CHP de kaçamayacak, bu kadar açık bir resim var ortada. Maalesef, toplumu buraya kadar getirdiler. Burada sadece tek dileğim var: Ortaya çıkan bu ağır enkazı, toplumun örgütsüz, sindirilmiş kesimlerine kakmasınlar. Oradan hiç ummadık ölçüde başları belaya girer. Tabii hepimizin başı da belaya girer. Sadece bir dilek olarak, sağduyu hâkim olsun demek durumunda kalıyorum. Bütün bunları konuşurken, 3. Havalimanı’ndaki rezalet aklıma geliyor. İnsanlar tahtakurularından şikâyet ederken, bir anda örgüt suçlamasıyla içeriye atıldılar. Bu bir gözdağı tabii, bunun farkındayız. Yeni direnişlere, yeni hak aramalara, yeni insanî duruşlara verilmiş bir gözdağı. Ama bundan çok emin olmasınlar. Neyin nereden patlayacağı hiç belli olmaz.

Peki. Son söz Erkin Şahinöz’de.

Erkin Şahinöz: Hem Yalçın hocam, hem Mustafa hocam harika özetledi. Üzerine söylenecek çok fazla bir şey yok. Kural dedik. Keyfiyet yok. Liyakat öne çıkmalı. Bugünkü Yeni Ekonomi Programı raporundan şöyle bir alıntı yapacağım: “Liyakat ve performans odaklı insan kaynağı yönetimiyle, kurumlara güven artırılacak.” Demek ki bugüne kadar bu konuda ciddi bir eksiklik görülmüş. Biraz önce Yalçın hocamın da söylediği, “15 Eylül’e kadar Resmî Gazete’de yayımlanır” örneği çok önemlidir. Bu olmadı. Bunun olmaması, o belirtilen cümlenin de fiiliyatta hayatımızda olacağı anlamına gelmiyor. Güzel bir temenni, ama bunları gerçekte uygulanır görmek istiyoruz.

Önümüzdeki süreçte şunu net göreceğiz: Başlamış olan, yaşanmış olan ve yaşanmakta olan bu mali krizin reel sektörün sırtına bindiğini daha sert bir şekilde göreceğiz. Vatandaş pazar alışverişlerinde artan fiyatları, zamları daha hissetmedi. Ama bu, evine işsizlik olarak dönmeye başladığında, “Demek ki yaşadığımız krizin boyutu farklıymış” diyecek.

Artık cin şişeden çıktı. Bunun kriz olduğunu da kabul ettik. Bugün, siyasî otorite de zımnî olarak kabul ettiğini açıklamış oldu bu tahminlerle. Bu saatten sonra yapılacak şey, bunu yönetmek. Bu, sert iniş şeklinde de yaşanabilir, yumuşak iniş şeklinde de yaşanabilir. Yumuşak inişten kastım şu: Yine Türkiye daralır, ama bu daralma iki-üç çeyrek sürer sonra yeniden bir toparlanma başlar. O da yine Türkiye’nin potansiyelinin altında kalan bir büyümedir, bunun da altını çizelim. İşsizliği düşürecek, istihdam dostu bir büyümenin hemen geri döneceğini söylemiyoruz. O da, yönetebilirsek tabii. Kabul edersek, doğru önlemleri alır ve uygularsak.

IMF bir kaynak merkezidir. Başka kaynaklarla bu işi götürme şansımız olabilir mi? Dışarıdaki güven böylesine zedelenmişken bunun çok zor olduğunu düşünüyorum. Mustafa Hoca çok güzel bir cümle söyledi: “Hele ki dışarıdaki para çok pahalı ve nazlı hale gelmişken…” Ben de bu cümlenin altına imzamı atıyorum. Hatta burada bir uyarıda da bulunuyorum: “Ya bir global kriz başlarsa?” Şu an dünya piyasalarında borsalar adeta rekor üzerine rekor kırıyor. Risk alma iştahı hâlâ yüksek. Bunu VIX Endeksi (piyasalardaki korkunun derecesini ölçen bir endeks) gibi korku endekslerinden takip ediyoruz. Korku endeksi halen % 15’in altında. Bunun % 30’un üzerine çıkması bir global kriz işaretidir. Ya böyle bir şey 2019’da yaşanırsa? Bunun yaşanma ihtimali, birçok modelimize göre çok yüksek ihtimal dâhilinde. 2008-2009 global krizi Türkiye’ye çok ağır mal oldu. Türkiye o zaman göstergeleriyle çok güçlü girmişti o krize. Ona rağmen, sadece global krizin etkisiyle % 5’e yakın daraldık. Dolar kurunun 1,10’dan 1,80’e gittiğini gördük. Lütfen burada yüzdesel olarak bakalım. Türkiye bu şartlardayken böyle bir kriz dış dünyada yaşanırsa, o zaman ne olacak? O zaman, bu içerideki sıkıntıların daha da katlanarak artacağını gözlemleriz. Umalım ki o olmasın. Bizim, böyle bir ihtimal olduğunu da hesaba katarak, bankaları ciddi anlamda öz kaynak desteğiyle destekleyerek bu süreçten çıkmaya çalışmamız lazım. Ama her şeyin ötesinde, en önemlisi –ne faiz artışı ne o– bir güven artışı gerekiyor. O güven artışı da sadece ekonomik önlemlerle sağlanamıyor; bunu da bugüne kadar gördük.

Peki. Çok teşekkür ediyorum. Efendim, 156. “Açık Oturum”da, Prof. Yalçın Karatepe, Mustafa Sönmez ve Erkin Şahinöz’le birlikte, bugün dinlediğimiz hükümetin planını, ekonominin gerçeğiyle değerlendirmeye çalıştık. Konuklarıma çok teşekkür ediyorum değerlendirmeleri için. Her zaman söylediğim gibi, umarım bu akşam da izleyiciler için zihin açıcı olmuşuzdur. İyi akşamlar efendim.

 

Tania Taşçıoğlu Baykal

26 Eylül 2019

Süre: 71.35

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus