Faslı ilahiyatçı Asma Lamrabet: “Miras, eşitlik sorununun göbeğindeki Gordion düğümü”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Faslı ilahiyatçı Asma Lamrabet’nin Mediapart’dan Rachida El Azzouzi’ye verdiği 14 Ekim 2018 tarihli röportajı arkadaşımız Oğul Tuna çevirdi.

Lamrabet röportajında şöyle konuşuyor: “Miras, eşitlik sorunun göbeğindeki Gordion düğümüdür; çünkü erkeklerin maddî gücünü tehdit eder. Bu dinî gerçeği sorgulamak, Arap-Müslüman dininin ataerkil temellerini, yani erkeklerin kadınlar üzerindeki ‘mutlak’ egemenliğini sorgulamak olacaktır.”

Asma Lamrabet, Rabat’ta 2011’den beri yönettiği, Rabıta Muhammediye el Ulema’ya bağlı Kadın Çalışmaları Merkezi’ni geçen bahar istemeden de olsa terk etti. Lamrabet, dünyaca Kur’an’ı yeniden yorumlaması ve İslamda kadın üzerine çalışmalarıyla tanınan bir Müslüman kadın figürü, tıp eğitimi de almış bir ilahiyatçı. 2006’da Kral VI. Muhammed’in reforme edilen, açık ve hoşgörülü bir İslama önayak olmakla görevlendirilen bu dinî think thank kuruluşundan muhafazakâarların baskısı sonucu istifa etti.

Sebep ise şuydu: Konu üzerine çıkan bir kolektif eserin tanıtım konferansında, mirasta kadın ve erkek eşitliğini savunması, hem de daha önce bu konudaki görüşlerini hiç saklamamış olmasına rağmen. Yedi ay sonra son kitabı “İslam ve Kadınlar: Kızdıran Sorular” (Islam et femmes : les questions qui fâchent)  Fransa’da yayımlanırken,  Mediapart’a istifası ve davası üzerine bir röportaj verdi.

Mediapart: Rabıta Muhammediye el Ulema’dan istifaya zorlanışınız ve yerinize sizden daha gelenekçi olan Farida Zomorod’un getirilişinden yedi ay sonra, İslamî feminizmin sınırlarıyla yüzleştiğinizi söyleyebilir misiniz?

Asma Lamrabet: Daha çok kurumlaşmış dinsel reformculuğun sınırlarıyla karşılaştığımı söyleyebilirim. Tarihin tekerrür ettiğini anladım ve İslam tarihindeki bütün reform hareketlerinin, hiçbir zaman kurumlardan gelmediğini; aksine neredeyse tamamen “hür düşünceli” bireylerin ürünü olduğunu gördüm. Bu resmî kurumla on yıl süren iş birliğimiz süresince projenin zorluğu ve genişliği hakkında elbette bilinçliydim. Resmî dinî kurumlar genellikle, kendi sosyokültürel çerçevesinde aldıkları eğitimle biçimlenen muhafazakâr ulemanın çoğunluğu ile kurumsal İslam’ın yansımasıdırlar.

Fakat içerdeki bu meşakkatli çalışmanın sonuç verdiği göz önünde tutulmalı. Günlük gerçeklerle her zaman örtüşmese de kişisel ölçekte doğrulanabilir bu çalışma, özellikle de dogmatik yorumları masaya yatıran sorularla karşılaşan genç araştırmacılar, ulema, kadınlar ve erkekleri düşünürsek. Tüm bunlar, endoktrinasyon sonucunda ve tarihsel bağlamından kurtulan bir dindarın yorumlayıcı toplumsal yapılar hakkında eleştirel düşüncesi olmaksızın aldıkları eğitimin etkisini kavradılar.

Bu farkındalık, akademideki muhafazakâr akımlar içinde uzun zamandan beri kutsal sayılan pek çok yorum etrafında şekillenen tartışmalar; bize şeylerin değişmekte olduğunu, olumlu yönde ilerlediklerini ve bu çalışmanın her şeye rağmen boşuna olmadığını kanıtlıyor.

M: Miras hususunda kadın ve erkek eşitliği konusu neden Müslüman toplulukları bu kadar bölüyor?

AL: Aslında bu, genel olarak Müslüman toplulukları bölen kadın-erkek eşitliğine dair bir sorun. Öte yandan; kadın haklarındaki büyük ilerlemelere rağmen eşitlik idealinin neden hâlâ uzak olduğu uluslararası ölçekte dahi, tüm çağdaş tartışmaların merkezindeki bir soru. Ancak Müslüman toplulukların çoğunluğunda çok daha hassas bir mesele. Çünkü din çok uzun zamandır kural koyucu ve önemi yadsınamaz bir referans noktası ve hepsinden öte, kadın-erkek eşitliğinin dinî kültüre dışardan geldiğini varsayan güçlü bir kimlik.

Miras, eşitlik sorunun göbeğindeki Gordion düğümüdür; çünkü erkeklerin maddî gücünü tehdit eder. Bu dinî gerçeği sorgulamak, Arap-Müslüman dininin ataerkil temellerini, yani erkeklerin kadınlar üzerindeki ‘mutlak’ egemenliğini sorgulamak olacaktır. Bu da aynı zamanda kadınların aile içinde ve siyaset sahnesinde, ilahî ve sorgulanamaz olduğu varsayılan erkek otoritesine boyun eğmesini masaya yatırmak demektir.

M: Kadınlar yine çoğunlukla kadının düşmanıdır. 2015’te Fas’ta, miras reformuna karşı çıkan gösterilerin ön saflarında yine kadınlar vardı. Bugün Tunus’ta da aynı duruma tanık oluyoruz. Kadınların değişime güçlü biçimde direnebilecek aktörler olmasını nasıl açıklarsınız?

AL: Öncelikle bugün baskın olan dinî anlayıştan, yani katı ve temelde ayrımcı geleneksel yorumdan başka alternatifleri olmadı. Bu yorum, kadın ya da erkek Müslüman çoğunluğun aldığı güncel eğitimin kimliğinin temelindedir.

Öte taraftan, siyasetin kuşatıcı ortamını da hesaba katmak gerekir; çünkü dinî düzlemdekinden de fazla olarak, sözde ilerici ve siyasal İslam taraftarı seçkinlerin sahip olduğu iktidar içindeki ideolojik yarılma; reformist yorumu, dinî kimliğe yabancılaşarak Batılılaşmak ve kaçınılmaz olarak köklerden kopuş gibi sunmaktadır.

Öyleyse, baskın kültürel çerçevede formüle edilen ve aynı zamanda derin bir köklerden uzaklaşma korkusunun da çift direnişi söz konusudur. İlahî bir emirmiş gibi yanlış algılanan bu ataerkil kuralcılığa itaat etmemekten kaynaklanan korku, direnişin öncül faktörüdür. Gerçekliğe karşı koymakta ve değişmeyen şeriat uygulamalarına karşı haklarını savunmakta önde gelecek kadınlar, iki biçimde de suçlanabilecektir.

M: Fas’ta siyasî iktidarın ve kralın miras eşitliği konusunda yasa çıkarmak isteyen Tunus cmhurbaşkanınki gibi bir girişimde bulunacağını düşünebilir miyiz?

Fas Kralı çoktan bu tarz bir girişimde bulundu. Kral bu konuda daima hakem rolünü oynadı ve bu durum bile 2004’teki aile hukuku reformunda olduğu gibi defalarca yeni sorun yarattı. Ayrıca yine kürtaj konusu ya da kadınların noterlik makamına erişebilmesine izin vermesi de soru işaretleri yaratmıştı.

Kraliyetin etkisiyle kutsal kabul edilen pek çok kanun yeniden düzenlendi. Yine de bugün, pratikte bazı yetersizliklere ve farklı zayıflıklarına rağmen Fas yasalarının, Tunus’takilerle beraber, diğer Müslüman Arap ülkelerle kıyaslandığında en reformcu kanunlar olduklarını kabul etmek gerekir.

M: Siyaset, yani dindışı; dini, yani kutsal olanı etkileyebilir mi? Kutsiyeti, asla reforme edilemez diyerek mahkûm etmiyor muyuz? Dinin merkezî konumda olduğu ülkelerde din nasıl çevrelenebilir?

AL: İslamda din ve siyaset arasındaki tarihsel ihtilaf çok eskilere uzanır ve diyebiliriz ki Peygamber sonrası ilk dönemlerde yapısal bir çerçevedeydi. Yani İslam, ilahî bir mesaj olarak hiç de siyasal bir proje değildi. Her şeyden önce dünya üzerinde ezilenlerin (mustazafun fi’l-arz) savunulduğu ve adalete kavuştuğu toplumları yönetmeye yönelik ahlakı ifade eder.

İslamın imparatorluğa dönüşmesiyle birlikte, üretilen değerler tersine çevrildi ve ilahî bir buyruk gibi işleyen siyasal iktidara (taa’) tabiyet gibi yeni değerler dayatıldı.

Kurulu siyasal düzene uzun tabiyet geleneği, dinî bir inançmış gibi anlaşıldı. Bugüne kadar devam eden tarihsel sorunlarımızın büyük çoğunluğunun temelinde bu var. Belki de bir gün dinden siyaseti ayırmakla sorunlarımızın çoğunu çözemeyeceğimizi anlayacağız. Ve tüm siyasallaşmış hukukî yorumların ötesinde; dinî referans kaynağı olduğu kadar evrensel etik değerlerin taşıyıcısı olarak İslama sahip çıkabileceğiz.

M: Böyle bir miras yasasının, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin egemen olduğu Fas Parlamentosu’ndan geçme şansı var mı?

AL: Bence, kadın ayrımcılığına dair rağbet gören siyasal söylemler arasındaki bazı farklara rağmen kadınların değersizleştirilmesinin zihinlerde yapısal temelleri olduğuna dair ortak bir matris olduğunu kabul etmek gerekir. Bu konudaysa, elbette, daha az muhafazakâr olan partilerin içinde bölünmeler de mevcut. Yani tartışma çok daha başka ve dinle ilgili yaklaşımlara dair tüm küresel reformları düşünürsek, mutlaka değişiklikler yaşanmalıdır.

M: Fransa’da yeni yayımlanan son kitabınızda (İslam ve Kadınlar: Kızdıran Sorular), din adına İslamda araçsallaştırma yoluyla kadınların varlık sebebinin düne göre daha çok zarar verdiğinden bahsedildiğini söylüyorsunuz. Açıklar mısınız?

Bugün resmî makamlar, modernistler ve siyasal İslamcılar arasındaki ideolojik kırılma, kadınlar sorununu, özellikle de kadın-erkek eşitliği ilkesini tekeline alıyor. Eşitlik meselesi hiçbir zaman Müslüman Arap topluluklarda öncelikli olmadı. Siyasî rakibin yanlışlarından yararlanıp suçlamak her zaman söz konusuydu; fakat hiçbir zaman işleri ilerletmek için gerçek bir siyasal irade söz konusu olmadı.

Dinî argüman daima, tartışmayı politize eden ve ideolojikleştiren tarafgirler veya muhaliflerce kullanılagelmiştir ve böylece iş içinden çıkılmaz hâl alımıştır. Ve bunun sonucunda daima kaybedenler de kadınlar olmuştur, İslamın devlet dinî olduğu çoğu ülkede elde edilmiş hakların çoğunda gerileme oluşundan bunu çıkarıyoruz.

M: Başörtüsü, çok eşlilik, mirasta eşitsizlik… Eserinizde, İslam adına kadınlara yapılan ayrımcılığa dair örnekleri sayıyorsunuz. Kur’an bu konuda gerçekte ne diyor? Size kulak verecek olursak; Kur’an aslında pek çok özgürlük veriyor, eşitlikçi ve açık bir görüşe sahip ve yüzyıllardır aslında demediği şeyleri diyor gibi yansıtılıyor. Öyleyse her şey bir yorum sıkıntısından mı kaynaklanıyor?

AL: Benim göstermeye çalıştığım şey; çoğu mutaassıp gelenekçi şöyle ya da böyle “muğlak” ya da sorunlu 6 ayete odaklanarak tamamen sağlam bir yorum atfediyorlar. Böylece geri kalan 6000 ayet marjinalize ediliyor ve evrensel değerlerin taşıyıcısı olan bu ayetlerin özü unutuluyor.

Ben de böylece, klasik tefsir ve fıkhın dayattığı bu normatif yorum çerçevesini değiştirmek ve “açıkça” sorunlu olan ayetleri reformcu, etik ve spiritüel yorumların ışığında yeniden okumak gerektiğini göstermeye çalışıyorum. Yani kelimesi kelimesine çeviren bir anlayışı değil,  metnin genel ruhuna aşina olan bir yorumu kastediyorum. Bu anlam çerçevesine uygun çok örnek veriyorum ve daha detaylı bir analiz yapmayı deniyorum.

Bu konu çok tartışılan ve İslamî sıfatıyla anılan, tarafların tüm tutkularını ortaya döken örtünme meselesinde de geçerli bir örnek. Meseleyi imanın olmazsa olmaz şartı hâline getiren ve örtünmenin kadınlara verdiği spiritüel mesajın ahlakî boyutunu indirgeyen kimi İslamî yorumcuların aksine şunu tekrar hatırlatmak lazım gelir ki, başörtüsü İslamın temel kaidelerinden biri değildir, bu dinin temelindeki önemli ilkelerden biri değildir.

Kur’an, edepli giyinmeye yönelik genel öğütleri verdiği bölümlerde iki kere bu soruya yer veriyor. Örtünmek ya da örtünmemek bireysel özgürlük ve kişisel tercihe bağlı kalmalıdır. Kadınları dinî yasaklar adına örtünmeye mecbur etmek ya da örtünmeyi yasaklamak aynı totaliter mantığın ürünüdür.  Kadınlar yerine karar verme hakkını kendinde görür ve böylece kadınları sürekli kendi hâkimiyetinde tutmayı hedefler.

M: Kadınlara gözlerini haramdan sakınmalarıyla ilgili bölümü düşünüyorum da… Gerçekte kadınlara olduğu kadar erkeklere de yöneltilen bir buyruk sanki…

AL: Kesinlikle. Çağdaş İslamî söylem “kadın”ın “namus”una takıntılı durumda! Ancak metin oldukça açık, hem kadınlar hem de erkekler için namusun gerekliliğinden söz ediyor. Ayrıca söz konusu olan bedenle sınırlı bir namus değil; fiziksel görünüme indirilen namus anlayışından ziyade ahlakî ve etik, edepli davranış kastediliyor.

M: Kadına yönelik şiddet, vesayet ve tahakküm biçimleri bir anane meselesi olduğundan, Müslümanların ruhunda kadına değer vermeyen İslam düşüncesinin ataerkil yorumu nasıl yıkılacak?

Kadınların sorunlarının sadece kültürel ve dinî düzlemde olmadığını akılda tutmak gerek. Bence kadın sorunu her şeyden önce insan hakları sorunudur. Bunu kendini çevreleyen diğer etmenlerden ve toplumsal ögelerden ayrı tutamayız. Günümüzde kadınlara yönelik ayrımcılığın en önemli sebeplerinden biri de doğrudan sosyoekonomik belirsizliklerle ilişkili. Yani bu sorunun çok etkenli olduğu açık. Aynı şekilde siyaseti, ekonomiyi, toplumu ve en temelde dini biçimlendiriyor.

Bu dinî ataerkil yorumu yıkmak için, ilgili olduğu tüm alanlara dokunacak bir reform süreci gerekli. İfade özgürlüğünün, hukukun ve elbette demokrasinin olmadığı bir dinî reformu ise hayal bile edemeyiz. Siyasal alandaki reformlarla paralel ekonomik reform da lazım, eğitimle gerçekleşecek dinî reform da şart.

Kadın ve erkek Müslümanlara özgürlükçü mesajını yitiren, dinci ve etnikleşen, dogmatik İslam anlayışı yerine; yeni anahtar yorumlar, dinî anlayış ve yaklaşımlar sunulmalı. Yüzyıllarca süren kaderci kültür ve kurulu siyasî-dinî düzene itaatle özdeşleşen bir kimliksel taban olarak değil; özgürleştirici maneviyat ve insanın evrensel zenginliğine açık bir yol olarak yeniden bağlantı kurulmalı. Belki bu bir ütopya gibi gelebilir; fakat samimice söylüyorum, ben başka bir çıkış görmüyorum!

 

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus