Tadao Andō ve bâtıni perspektifler: “Bir gün benim yapılarım da bozunuma uğrayacak, yıkıntı ve harabelerin arasında kalacaklar”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

25 Ekim 2017’de philomag.com’da Cédric Enjalbert imzasıyla çıkan söyleşiyi Latif Yılmaz çevirdi.

Tadao Andō

Mimarinin dünya yıldızlarından olan Tadao Andō, zihinsel peyzajımızı değiştirmek için yeni mekânlar yaratıyor. Paris’te bulunan Ticaret Borsası’nı radikal bir dönüşüme uğrattığı bir zamanda onunla görüşmek için Japonya’daki atölyesine gittik.

Tadao Andō yakın geçmişte, bir konferans sırasında “Hiçbir zaman mimarlık eğitimi almadım ve bu eğitimi de hiç anlamadım” der.  Mimarlık alanının Nobel ödülü sayılabilecek Pritzker ödülünü 1995 yılında kazanan Andō hâlihazırda mimarlık dünyasının yıldızlarından biri ve Le Corbusier’nin (1887-1965) halefi olarak algılanıyor. Beatles’ı hatırlatan saç modelinin altında yeterince güçlü bir çizgi çiziyor. İlk bakışta kayıtsız ve soğuk bir görünüme sahip olan Andō’nun ironi ve kayıtsızlıkla perdelenmiş ifadelerindeki niyeti tahmin etmek oldukça güç. Kesin olan tek şey Andō’nun mimarlığı herkesten farklı bir şekilde pratik ediyor olması. Binaları estetik veya kullanılırlık ölçütlerinden ziyade insanla kurdukları ilişki üzerinden tasarlanmış. Bu tasarımlar başka bir ifadeyle “dünyanın farklı yolları ve kullanımları” olarak da adlandırılabilir. 

Chichū Müzesi

Şaheserlerinden bir tanesi bir ada ölçeğinde yapıldı. Japonya’nın Seto iç denizinde ve Honshū adasının güneydoğusunda bulunan Naoshima adasında. Açık bir gökyüzüne bakan ve antik bir çöp kuyusunu andıran mekân, Andō tarafından zengin bir iş adamının talebi üzerine çağdaş sanat mekânı haline getirilmiş. Bu küçük adaya Tokyo’dan gelmek oldukça zahmetli. İki tren, bir gemi ve bir bisiklet seyahatinden sonra ulaşıyorsunuz. Çorak olan tepeyi yeşillendirmek için bahçıvan Andō yoğun bir bitki ekimi işine girişmiş. Sonrasında ise Chichū Müzesi’ni oluşturan bir grup bina tasarlamış. Müzede Claude Monet’nin tablolarının yanında çağdaş sanatçılar Walter De Maria ve James Turrell’in de eserleri bulunuyor. Buraya ulaşmak için, yerin derinliklerine doğru uzanan bir rampayı takip etmek gerekiyor. Ziyaretçiler tam olarak birbirlerine sabitlenmemiş küçük beyaz mermerlerin oluşturduğu bir zeminin yarattığı karanlıktan veya ayaklarının altında taştan yapılmış kayan bir halı hissi yaratan alandan ışıkla dolu başka bir bir odaya/alana doğru yol alıyorlar. İlerledikçe, perspektif oyunlarının da yardımıyla duvardaki açıklık genişliyor. Monet’nin Nilüferler (Les Nymphéas) isimli tabloları yerin birkaç metre altında bolca ışıkla aydınlanıyor.

Chichū Müzesi

Tadao Andō için 6 Önemli Tarih

  • 1941  Osaka’da doğum 
  • 1969 İş yerini açması 
  • 1987  İbaraki’de Işık Kilisesi’nin yapımı
  • 1995  Pritzker ödülünü alması
  • 2004  Naoshima’da Chichū Müzesi’nin açılışı 
  • 2017 Pinault Vakfı için Paris’te bulunan Ticaret Borsası binası işine başlaması

Yapının barındırdığı kontrastlar, havanın, suyun ve rüzgârın kapalı bir mekâna serbestçe girmesi sonucu iç ve dış mekânın tersine çevrilmesiyle Andō büyük bir mekân örgütleyicisi haline geliyor. Özellikle Le Corbusier’den ödünç aldığı modernizm savunusu, biçimsel bakış açısı, beton, özgür plan ve özgür cephe gibi öğeleri japon animizm geleneği ile birleştirerek ve salt akılcılığa meydan okuyarak tersten bir sanat icra ediyor. Bunun yanında doğayı soyutlaştırarak ve betona bir his/duygu katarak duyumsal mekânlar yaratıyor. Belki de Andō pratiğe dökülmüş uygulamalı bir fenomenoloji yapıyor. Bıkmadan usanmadan “yaşanan deneyimin” önemi üzerinde duruyor. Maddeye ve biçime insan ve dünya arasındaki ilişkiye odaklanan batı fenomenoloji felsefesinden beslenen Japon düşünce geleneğini aktarıyor. Andō daha sonra aynı mimari yolu takip ederek ona dünya genelinde ün kazandıran İbaraki’de Işık Kilisesi’ni inşa etti. Kilise duvarda açılan dört eksenli açık bir haç yardımıyla dini bir yapı olarak tasarlandı. Sonrasında ise üşüyen kilise takipçileri için Andō’nun telkinlerinin hilafına bir pencere eklendi.  

Gaston Bachelard’dan sonra Andō’nun eserleri “mekânın poetikasını” akla getiriyor. Andō hevesli şekilde “varolmanın duyumsanmasını” açığa vuran bir mekânı ortaya çıkarmaya çalışarak yaratıcı bir güç olarak tahayyülün/imgelemin önemine vurgu yapıyor. Mimar Andō, daire, elips, kare vb. gibi basit geometrik biçimleri kullanarak ve malzemeyi de mümkün olduğu kadar kısıtlayarak –özellikle sadece brüt beton- geometriyi dünyayı yeniden kuracak olan bir araç olarak kullanıp kendine has bir mekân grameri yaratıyor. Andō’ya göre geometri “mimariye uygulandığında, alanın kendine haslığına ışık tutuyor, alanla şiddetli bir diyalog kurarak onun yüceleşmesini sağlayıp ona yeni bir varlık çehresi kazandırıyor.” Ya da başka türlü söylendiğinde, “mimarinin mantığı doğanın mantığını bulmalı ve tanımalı.”

François Pinault, Tado Andō’ya Paris’teki Ticaret Borsası binasını tadil etmesi için bir çağrıda bulundu. Amaç bu tarihsel binayı bir çağdaş sanatlar vakfına dönüştürmekti. Andō daha öncesinde de Venedik’te bulunan Palazzo Grassi ve Punta della Dogana üzerinde çeşitli dönüşümler gerçekleştirmişti.

Ticaret Borsası’nda çalışmalar başladı. İçerideki dairesel alanın içine betondan yapılmış ve yükseltilmiş bir yaya yolu olarak işlev görecek olan büyük bir silindir konulması öngörülüyor. Buradaki amaç hâlihazırdaki binanın neo-antik tarzıyla bir kopuş etkisi oluşturmak. Andō bir epür baroku veya sadeliğin mistiği olarak düşünülübelir. Ona göre “mimarlık mesleğinin görevi bir yerin/mekânın ifade edilemez olan mantığını deşifre etmek ve inşa edimi ile oraya bir cevap vermektir.” Andō “mekânın dehası” kavramını kullanarak olaya biraz da gizem katmadan edemiyor. Daha fazlasını bilmek isterdim doğrusu.

Paris’ten Tokyo’ya gitmek üzere biletimi aldım ve Andō’nun hâlâ yaşadığı ve çalıştığı yer olan Osaka için bir süperekspres trenine bindim. Onu ziyaret etmeden önce, şehrin banliyösünde bulunan ve yazar Ryōtarō Shiba’ya adanmış müzeye gittim. Bir patikanın sonuna gizlenmiş olan bu bina son raflarına ulaşmanın imkânsız olduğu devasa ve yoğun bir kütüphaneden oluşuyor. İşte bu sfenks hayranı Andō’nun tercih ettiği apaçıklığın bilmecesi veya gizemi. Bilmecemsi mekânlar yaratıyor ve bunları da bir dolambaçlar ve labirentler şeklinde düşünüyor. 

Ryōtarō Shiba Müzesi

Bir işçi mahallesinde yer alan atölyesi, ilk bakışta bir eve benziyor. Bir imza değerinde olan beton yapısı itibariyle hemen fark ediliyor. Girişte yer alan bir tabela Andō ve çalışanlarını işaret ediyor. Kapıyı araladıktan sonra, Japonya’da âdet olduğu üzere ayakkabılarımızı çıkardık ve terlikleri giydik. Çevirmenim ve ben terliklerimizle birlikte mimari pratiğin bu devi ile söyleşimizi tamamlamaya doğru ilerledik. Andō ilk bakışta yetenekleri dolayısıyla gözümüzü korkutsa da dost canlısıydı. Atölyesini sanki evindeymiş gibi tasarlamıştı. Burada da birçok kata kadar uzanan kitaplarla dolu raflar bulunuyordu. Ortada ise büyük bir aydınlatma alanı vardı. Merdiven korkuluklarına asılmış bir çift boks ayakkabısı ve bir maketin ortasında planlar ve hediye olduğunu düşündüğüm eşyalar bulunuyordu. Ve söyleşiye başlıyorum. 

Tadao Andō’nun atölyesi, Osaka.

Daha önce boksördünüz?

Tadao Andō: Aslında bu, yaşamı devam ettirme ve yaşam iaşesi sorunuydu. Beni bir işçi mahallesinde yetiştiren büyükannemin ihtiyaçlarını karşılamak için para kazanmak zorundaydım. Evin tam karşısında bir boks salonu vardı. Katılacağım müsabakaları kazanacağımı düşündüm. Giriş sınavını kazandıktan sonra bu alanda profesyonel oldum. Boks bütün bir gücünüzle karşınızdakiyle mücadele etmeyi içeren bir spor. O kapalı kare içinde savaşmak için ringe bir defa çıktıktan sonra geri çekilemez ve kaçamazsınız. Kendiniz dışında kimseye de güvenemezsiniz. Sonrasında hareket kendiliğinden otomatik olarak gelir. İşin aslı, bugün bir proje üzerindeyken kendimi ringdeymiş gibi düşünüyorum.

Mimarlık pratiği alanına nasıl geldiniz?

Ben bir otodidaktiğim. Kendi kendime öğrenen biriyim. Hiçbir zaman özel bir eğitim veya formasyon almadım ve üniversiteye gitme şansım da olmadı. Kendimi başka türlü yetiştirmeyi denedim. 14 yaşımda iken, matematik öğretmeninim heves ve heyecanından oldukça etkilendim. Öğrencileri düşünmezdi, sadece matematiği düşünürdü. Bu alan ve diğer âlemler üzerine gözlerimi açtı diyebilirim. Bunun yolu da tamamen odaklanmayı becerebilmekti. Büyükannemin yanındayken, birçok zanaatçı ve özellikle marangozluk mesleğiyle uğraşanlar vardı. Okuldan her dönüşümde bu kişilerle karşılaşırdım. Öğle yemeğini unutacak kadar işlerine yönelik büyük bir tutkuları vardı. Tabiri caizse kendi aktivitelerine denize dalar gibi dalmışlardı. Bu tavrı daha önce de matematik öğretmenimde gözlemlemiştim. Tıpkı beni boksa iten nedenler gibi, yani ekmeğimi kazanmak için, bu defa da iki seçenek arasından mimarlığı seçmiştim. Bunun temel sebebi de hem bir diplomaya ihtiyaç olmaması hem de pahalı bir eğitim sürecinin gerekmemesiydi.

Kendinizi nasıl yetiştirdiniz?

Kitaplarımla, bunlar mimarlık üzerine olan kitaplardı. Sıkça Tōdai-Ji tapınağını ve orada duran büyük Buda anıtını izlemek için Osaka yakınlarındaki Nara’ya giderdim. Ryōan-Ji’deki Zen bahçesini görmek için de Kyoto’ya gittim. Bu Zen bahçesindeki kum ve taşlardan müteşekkil boşluklar üzerine düşünürdüm. İşte o boşluklar ya da yokluklardı sizinle konuşan. Özellikle de yaşanılan alan ile doğa arasında bir bağ arayışında olan, tıpkı çay pavyonlarında olduğu gibi, geleneksel Japon evlerini ve sukiya tarzını beğenirdim. Japon mimarisine baktığınızda, sadece ruhların yaşayabileceği birçok mekân veya alan bulursunuz. Bu örnekler başka bir yerde bulunmayan mekânlar tasarlamam konusunda beni cesaretlendirdi.

Daha 20 yaşın biraz üzerinde iken, bir sahafta Le Corbusier üzerine olan ve sürekli bir başvuru kaynağım olacak bir kitabı keşfettim. Kitabı alana kadar sırf daha sonra tekrar bulabilmek için istiflenmiş olan kitapların altına koydum. Kitap çok basit ve sade çizimler içeriyordu. Fakat her çizgi bir tinsel ve ruhsal yoğunlaşmayı işaret ediyordu. Kitapta bulunan krokiler birlikte nihai olarak farklı bir dünya meydana getiriyorlardı. Daha sonraları, elimde olan az bir parayla seyahat etme fırsatı buldum. Özellikle ışıkla dolu olan Atina’daki Partenon’u ve Roma’daki Pantheon’u görmek için Avrupa’ya gittim. Fransa’ya gittiğimde Le Corbusier ile karşılaşacağımı düşünüyordum. Ben gelmeden üç gün önce ölmüştü. Fakat binalarını gezme fırsatı buldum. Poissy’deki biraz harabe haline gelmiş Villa Savoye, Marsilya’da bulunan Unité d’Habitation (la Cité radieuse) ve Ronchamp şapeli. Bu ziyaret benim için bir yeniden aydınlanma oldu. Osaka yakınlarındaki Işık Kilisesi’ni tasarlamak için ilham verdi.

Işık Kilisesi

Peki, Le Corbusier’den neler öğrendiniz?

Çok basit bir fikir: asla başkalarını taklit etme ve kendi uygun zeminini radikal bir eğilimle ara. Bu ilke esasında benim de kendimi yakın hissettiğim Japonya’da bulunan Gutai olarak bilinen ve öncü performanslar sergileyen avangard sanat hareketinin de temel ilkesiydi. 1968 yılında Mayıs olaylarının ortasında Paris’te bulundum. Sartre’ı dinledim ve fikirleri için sonuna kadar savaş veren Fransız entelektüellerini gördüm. Mimarlık pratiğinin ve yaratımının eleştirel bir eylem olması gerektiğini düşündüğüm için ben de kendi işimde çok keskin bir duruş sergilemeye çalıştım. Açıkçası, estetik güzelliğe şeffaflıkla yüklü bir mantığa verdiğim önemden daha az önem veriyorum. Ronchamp şapeli benim ruhumda çok derin izlere sahip ve zaman içinde olacak bütün bozunumlara rağmen benim için o öyle olmaya devam edecek. İşte bu benim mimarlık diye adlandırdığım şey. Bütün felaketlere rağmen hâlâ ayakta kalabilen şeydir mimari olan.

Mimarlık zamanı önceleyen, onu önceden haber veren bir şey midir?

Hiçbir şeyi ön görmüyorum. Hiç şüphe yok ki benim yapılarım da bozunuma uğrayacaklar ve belki de bir gün yıkıntıların ve harabelerin arasında kalacaklar. Fakat sonsuzluk maddi bir fikir değildir; o bir tecrübenin ve deneyimin içinde iskân eder. Mimar bâtıni ve tinsel yapılar tasarlayarak ruha dokunmanın yollarını bulmalıdır. Çünkü insan akletmeden asla yaşayamaz. Işık benim için en temel olgulardan biridir. Gönüle dokunan bir özelliği vardır.

Le Corbusier “Estetik kendiyle birlikte bir etik de dikte eder” diyordu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Hiç şüphesiz etik ve estetik meseleler örtüşürler. Peki, insan antikiteden bu yana çok fazla değişti mi? Bence hayır. Zihnimiz neredeyse aynı kurallarla çalışmaya devam ediyor. Fakat ben yine de diyorum ki, akıl evrensel değil. Çünkü herkesin aklını kullanması çok kişisel duygulardan etkileniyor. Duygularla akıl arasında bir iletişim kurmak için yeni bir mekân yaratıyoruz. Bir yerde veya mekânda, düşünceler ve hisler değişime uğrar ve tam tersinden de düşünürsek içinde bulunduğumuz yapı veya bina zihin tarafından yeniden inşa edilir ve kurulur. Diğer bir deyişle, etrafımızdaki dünya ve bedenimiz birbirine eklemlenir. Bu olguyu ifade edebilmek için, Japonların mekânı duyumların bir taşıyıcısı olarak ifade eden ve madde ile tini mezc eden shintai diye bir kavramları vardır. 

Köpeğinize, üstadın ismini mi verdiniz?

Bir gün bir köpek atölyeye çevirdiğim evin içine girdi. Ona bakmaya karar verdim. İlk önce saygı duyduğum bir mimar olan Tange Kenzō diye çağırasım geldi onu. Fakat Tange hâlâ hayattaydı ve zaman zaman tekmelemek istediğim birinin ismini vermenin doğru olmadığını düşündüm. Bunun için de Le Corbusier’yi tercih ettim.

Atölyenizden daha çok bahsedebilir misiniz?

Burası benim ilk işlerimden biriydi. Daha önce ahşaptan bir ev vardı burada. İşverenim, benden kendileri için ve bir çocukları için bir ev yapmamı istedi. Zamanla ikinci çocuk geldi. İşverenim burasının dört kişi için uygun olup olmayacağını sordu. Ben de ona, “Bunu siz düşünmelisiniz. Benden üç kişilik bir ev istediniz” dedim. İkinci gelen çocuk ise ikiz oldu. Evin artık onlara uygun olmadığı kesindi. Ben de evi almaya ve onu dönüştürerek kendi ajansım yapmaya karar verdim.

Size yöneltilen şikâyetlerden bir tanesi, yaşanması zor binalar yaptığınız yönünde. Bu eleştiriye nasıl cevap veriyorsunuz?

İyi bir üne sahip olmadığımı biliyorum. Fakat zorluklar hayatın parçalarından biri. Mimarın faydacı olması gerektiği söyleniyor. Hâlâ kitlesel olarak üretilen mimari ile kendi yapmak istediğimiz mimari arasında bir sınır çizilmeli diye düşünüyorum. Bir evin konforlu olmamasının ne önemi var. Bu tarz şeylere işin aslı hiç önem vermiyorum.  Bana göre bir evin yaşayanları kendilerine göre orada çok az konforla nasıl yaşayacaklarını bulmamalılar. Bu benim yapmak ve inşa etmek istediğim şey bâtıni peyzajlar ve perspektifler aşılamaya veya ilham vermeye uygun mekânlar. Bundan dolayıdır ki, bir binanın işlevsel bölgeleri arasında ara-yerler ve çatlaklar tasarlamaya çalışıyorum. Bunları da “duyguların temel mekânı” olarak adlandırıyorum. Bu sebepledir ki, mimari ile onun işlevi arasında bir ayrım yapıyorum.

Örneğin Sumiyoshi’deki Azuma evini düşünün. Osaka’daki iki eski ahşap evin arasında bulunuyordu. Bu eski evleri yapılacak evden dolayı çökme ve yıkılma riski altına sokmuştuk. Fakat yine de diğer evi yıktım. Ortaya çıkan boşlukta, betondan bir kutu yarattım. Zemin katı mutfaktan, salondan, diğer kattan ve odalardan ayıran bir iç avlu mekânı tasarladım. Bir mekândan diğerine geçmek için avluyu katetmek ve hatta hava yağışlı olduğunda tuvalete gitmek için bir şemsiye almak gerekiyor. Hava, su, rüzgâr ve ışık dolaşım halinde daima. Bu ev ne ısıtma ne de soğutma sistemine sahip. Dışarıyı içeriye çeviren bir mekânsal ters çevirme ile var olan bir ev. Yapıyı takdir edenlerin dışında önemli eleştirilere konu oldu. Bu mekânda yaşamak için, kendi yaşam gücünüzü dikkate almalı, kendi enerjinize, kendi sebatınıza sarılmalı ve kendinizi zihinsel ve fiziksel olarak mükemmelleştirerek stoik bir talimden geçmelisiniz.

Azuma evi.

Birçok yapınıza ulaşmak oldukça zor. Neden?

İnsanlara bir görüş alanı sağlayan geçiş mekânları yaratıyorum. Patika, geçit veya koridor ruhunuza bir yön veriyor. Geleneksel olarak, bu tarz mekânlar klasik Japon mimarisi içerisinde yer alıyor. Örneğin bir evin ön kısmında dışarısı ile içerisi arasında bir ayrım oluşturan koridoru veya geçidi ifade eden engawa’dan bahsedebiliriz.

Doğa ile nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Mimari pratik tarafından doğal elemanların soyut hale getirildikleri yerler yaratmaya çalışıyorum. Daha önce de dediğim gibi, beş duyuya hitap eden bir mimariyi katederek doğaya yeni bir his ve duyarlılık katmayı seviyorum. Buradaki amacım da, insan bedeni ve mekân arasındaki ilişki üzerine bir soru sormak. Doğal elemanları soyut bir dile çevirerek dünyanın cevherini yeniden örgütlemeye çalışıyorum.

 “Mimarlık geometri yardımı ile dünyaya bir biçim verme sanatıdır” diyorsunuz. Peki, bu zaman olgusuyla belli tarzda bir ilişki kuran mekân yapılanması olarak ifade edilebilir mi?

Yapıların amacı, doğası ve işlevi çoğunlukla farklıdır. Fakat çoğunlukla az materyal kullanma gibi bir amacım var. Özellikle de basit bir malzeme olan ve bir Fransız tarafından bulunan betonarme. Fakat onu biricik hale getirmek ve geometrik çizgiler için kullanabilmek adına biraz daha mükemmelleştirdim. Mimarlık geometri yardımı ile ve zamanın algılanması üzerine bir vurgu yaparak dünyaya bir biçim verme sanatıdır.

Japonların bu tarz bir çevre kavramsallaştırması için bildiğimiz bir kelimeleri var, Fūdo.

Fūdo iki kavramı bir araya getiriyor. Rüzgâr olan ve toprak anlamına gelen do. Her şehir orada yaşayanları da farklı kılan kendi özel Fūdo’suna sahip diyebiliriz. Bu bir ifade aracıdır. Veya daha doğru ifade ile bir toplumun kendi çevresiyle kurduğu ilişkiyi tarif ediyor. Filozof Tetsurō Watsuji Japon tininin Fūdo içinde iskân ettiğini düşünüyor. Eski mabetlerin koridorlarında yaptığı hac ziyareti hakkında da bir kitap yazdı. Bu yazılar bir tinsel yolculuğu, mekâna ve araziye gömülü bir tinsel arayışı ifade ediyor. Fūdo sadece bir biçimde ortaya çıkmıyor. Bu sebepledir ki, bu tinsel ifadede, farklı tinsellik biçimlerinin değil bizzat kavramın ortaya koyduğu tinselliğin kendisi ile ilgilendim. Filozof Kitarō Nishida da aynı yorumu ve düşünceyi takip ediyor. Onun da dâhil olduğu Kyoto ekolü mimarlığın da bir felsefe olduğunu söylüyor. Ve buradaki okul felsefeye başlamadan önce mimarlık çalışmayı tavsiye ediyor.

Hindistanlı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Rabindranath Tagore Japonya’yı ziyaret ettiğinde, Tetsurō Watsuji ona bu ziyarette mihmandarlık yaptı. Tagore ona, “ülkenizin iklimini oluşturan fūdo sayesinde olmalı ki burada yaşayanlar da ayrı bir güzelliğe sahipler” dedi. Bu 1910’lı yıllardı. O zamandan bu yana Japonya çok değişti ve bana göre kendine has o özel fūdo’sunu da kaybetti. Bütün bir dünyada mimarlık aynı mimari teknikleri kullanıyor. Bana kalırsa, çağdaş Japonya kendi tayfını ve derinliğini kaybetti. Neredeyse her şey homojen bir tarzda ortaya çıkıyor.

François Pinault ile birlikte Paris belediye başkanının çağdaş sanat vakfına dönüştürülmesi için size tevdi ettikleri Ticaret Borsası için nasıl bir şey hayal ettiniz?

Ticaret Borsası Eyfel Kulesi’nden birkaç yıl önce antik bir tarzda inşa edildi. Yapının dışını korumak isterken iç alanında geçmiş, şimdi ve geleceği birbiri ile mezc eden başka bir dünya ve başka bir mekân yaratmak istiyorum. Mevcut mekân birçok kısıt içeriyor. Mükemmel bir daireyi andırıyor. Ben de bu daireyi, kubbenin altında olacak şekilde ve ziyaretçilerin hareket edebilmesi niyetiyle betondan bir silindir ile tabiri caizse çiftleyeceğim. Böylece mekân bilimsel ve sanatsal fikirlerin yayıldığı bir uzamı andıracak. Tıpkı diğer yapılarda kullandığım kare ve küp gibi geometrik şekillere paralel olarak bu mekânda da yeni ve basit bir biçim olan daire formunu uyguluyorum. Bunun sebebi ise, geometrik biçimlerin düşüncemizin temeline metafizik bir içerik sağlıyor olması.

Yaptığınız işlerde tahayyülün veya imgelemin rolü nedir?

Tahayyül seyirciler eserleri izlerken bu eserlerden tevellüt eden temel güçtür. Geçmişe ait mimari eserler kadar optik etkiler ve renklerler oynayan Josef Albers’in [1888-1976] soyut resimleri bana ilham veriyor. Bunların yanında tahayyülü hapishaneler yoluyla yeni bir mekân icat eden İtalyan mimar ve gravür sanatçısı Piranèse [1720-1778] ilham kaynaklarımdan. Üç boyutta kurulmuş labirentimsi mekânlar benim için dikkat çekici.

Sizce inşa etmek, bilmeceler ortaya koymak mıdır?

Pokemon Go oyununu biliyor musunuz? Bu oyunda kimse aynı yolu takip etmiyor. Her kişi farklı pokemonları yakalıyor.  Oyuncular sonu ve cevabı olmayan bir dünyanın içinde sezgileri yardımıyla ilerliyorlar. Ben kendim de nereye gideceğimi bilmiyorum. Sağa ve sola doğru koşarak ve farklı âlemlere dalarak bir cevap bulmaya çalışıyorum. Bir cevap arayışı ihtiyacı oluşturan mimari eserler yaratmaya çalışıyorum. Gerçekle birebir örtüşen ve onu kucaklayan bir dünya ile değil, bir şeylerin izinde ve peşinde olmayı teşvik eden bir dünyayla ilgili bu. Tıpkı bir matematikçi gibi, mimar yaşamını arayarak ve bir şeylerin peşinde olarak geçirir. O zaman dediğiniz doğru; inşa etmek, bilmeceler ortaya koymaktır.

Mülakat burada öngörülen zamanda, mimarın ilgisizliğini maskeleyen bir profesyonellik ile kesilir.

Tam olarak 1 saat sürdü. Tadao Andō iki kitabı, onun imzası olan ve Işık Kilisesi’ni andıran bir sembol ile benim için imzaladı. Atölyesinin yanında bulunan bir arkadaşının sıradışı evini ziyaret edebilmemiz için yardımcılarından birini bizim için görevlendirdi. Mimar aşağıya doğru inen merdivene kadar bize eşlik etti ve omzunda ceketi geriye dönerek parmağıyla François Pinault tarafından himaye edilen bir sanatçı olan Damien Hirst imzalı, kalp şeklindeki bir tabloyu işaret etti. “U2 grubunun bir hediyesi” dedi kibirle karışık bir neşeyle. Şarkıcı Bono onun bir arkadaşıydı. Şu sıralar 76 yaşında. İki defa hastanelik olduktan ve bir kanser vakasından sonra neredeyse organsız olan bu beden hâlâ kaybetmediği bir gençliği barındırıyor. Gençliğin zamanla kısıtlanmış bir şey olmadığına ve “bir arzuya sahip olduğunuz sürece” devam edeceğine ikna olmuş bir şekilde. Paris’in tam kalbindeki muazzam bir yapıyla, aralık ayına kadar Tokyo’da olacak bir retrospektif sergisi ve çok uzaklarda bulunan Centre Pompidou’nun yakın zamanlarda yapılacak sergisiyle Tadao Andō aramızdan kaybolmayacak. Bizimle yaşayacağı kesin. İşte bu, bir mimar için ayrıcalık değil mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus