Jan-Werner Mueller: Popülist soldan geriye ne kaldı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Princeton Üniversitesi’nde siyaset teorisi ve düşünce tarihi üzerine ders veren Jan-Werner Mueller aynı zamanda “Carl Schmitt, Tehlikeli Bir Kafa”, “Zor Demokrasi” ve “Popülizm Nedir?” kitaplarının yazarı. Alman siyaset bilimcinin 21 Şubat 2019’da project-syndicate.org’ta çıkan yazısını Okan Yücel çevirdi.

Venezüela’daki kriz gittikçe derinleşirken ABD’deki ve başka yerlerdeki muhafazakârlar, sosyalizmin kötülüğü hakkında insanları uyarmak için Chavezciliğin nasıl felaketlere yol açtığını neşeli bir şekilde dile getiriyorlar. İspanya’daki Podemos hareketi açıkça bölünürken Yunanistan’da da Syriza 2015’ten bu yana popülaritesini kaybediyor. Tarafsız gözlemciler bile popülist solun vaziyetinin batma noktasında olduğunu kabul ediyorlar.

Ancak bu analizler birbirleriyle alakası olmayan politik fenomenleri teke indirgiyor. “Yirmi birinci yüzyıl sosyalizmi”ne karşı olan her muhalefeti illegal olarak ilan ederek “insanları” temsil ettiğini söyleyen Chavezcilik gerçekten de demokrasi için ciddi bir tehdit. Ancak Chavezcilik bütün popülistlerin paylaştığı ana omurgaya yerleştirilen özel bir sol ideoloji.

Aslında hem sol hem de sağ popülizm, kendilerini; çok çalışan, onurlu ve homojen bir toplumun yegâne temsilcileri olarak sunarlar. Kendileri dışında güç için mücadele eden her hareketi yozlaşmış, kendilerine destek vermeyen bütün yurttaşları da hain olarak tanımlarlar. Politikaları yalnızca elit-karşıtı olmakla kalmaz, aynı zamanda çoğulculuğa da karşıdırlar.

Buna karşılık olarak ise, sözde sol popülizmin modern versiyonları sosyal demokrasiyi yeniden tanımlama çabaları olarak anlaşılmalıdır. Bu çabalar ise demokratik çoğulculuğun sınırlarını belirlediği alan içindedir (Yine de bazıları endişe verici şekilde bunun tersine çalışıyorlar. Syriza yargı bağımsızlığını ve basın özgürlüğünü zedeleme konusunda sabıkalı). Ancak genel olarak bu alan demokrasinin kurallarına saygı duyulan, yurttaşlar için farklı seçenekler yaratılan, ve bu sayede de kaybedilen politik temsilin yeniden ortaya konabilidiği bir alan.

Bu partilere yönelik hiç düşünmeden getirilen ve onları sistem karşıtı olarak konumlandıran eleştiriler de aynı problemin başka bir parçası. Bu tembel düşünceler de, tıpkı insanların pek çok yerde daha duygusal ve kutuplaştırıcı politikalar istediğini iddia edenler gibi gerici hareketler. Popülist sol partiler ve hareketler siyasî kazanımlarını sadece popülist oldukları için elde etmediler. Demokrasiye zarar vermeyi taahhüt ettikleri için de bu güce kavuşmadılar. Başarılarının esas nedeni kararlı bir şekilde bazı sol politikaları önermeleriydi.

Chantal Mouffe

Bugünkü popülist solun lider düşünürleri, politik stratejileri hakkında iki iddiada bulunuyorlar. İlki, popülizmin, geleneksel solun, sağ ile bir araya gelerek ortaya çıkardığı ve Podemos’un danışmanlığını yapan siyaset teorisyeni Chantal Mouffe’nin “post-demokrasi” olarak tanımladığı politikalardan doğan bir boşluğu doldurması. Batıdaki sosyal demokrasiler üçüncü yol merkezciliğini hayata geçirdikleri anda vatandaşların gerçek bir tercih şansı kalmamıştı. Dolayısıyla, Mouffe’ye göre ana akım siyasî partiler arasında yapılan tercih Pepsi ve Kola arasında yapılan tercihten farksız hale gelmişti.

Mouffe’ye göre, Fransa’da Le Pen ve Avusturya’da Jörg Haider’in temsil ettikleri sağ popülizm, seçenek olmamasından kaynaklanan bir feryattı. Fransız sosyolog Didier Eribon’un “Returning to Reims” kitabı sürpriz şekilde Avrupa’da en çok satanlar listesine girmişti. Bunun en büyük nedenlerinden birisi de Mouffe’nin düşüncelerinin iyi teşhis edilmiş olmasıdır. Örneğin Eribon’un annesi bir dönem komünistleri desteklemesine rağmen şu anda, günümüzün neo-liberalizme kayan sosyalizmini protesto etmek için Le Pen’e oy veriyor.

İkinci argümanı dinlemeden bile pek çok insan ilk teşhise hak verebilir. İkinci argüman ise şudur: Bugünkü temsil krizine verilebilecek en güzel cevap siyaseti yurttaşlar ile dar bir yönetici oligarşi sınıfı arasında bir çatışma alanı olarak konumlandırmak. Bu konumlandırmadaki en göze çarpan düşüce ise “Eribon’un annesi gibi” geleneksel sol ile bağı olan vatandaşların bu seçeneklerden yorulduğu ve taze bir yaklaşım peşinde olduğu. Veya Podemos’un ortaya koyduğu gibi: ”Eğer doğru bir şey yapmak istiyorsan, solun yapacağını yapma.”

Euro krizi boyunca popülist sol çapraz bir strateji geliştirdi ve bütün geleneksel ideolojik ayrımları ortadan kaldırarak, vatandaşların sözlerini tutmadıkları için bütün suçu finans oligarşisinin üzerine atacağını varsaydı. Bu düşünce yalnızca popülist solu değil, popülist sağı da cezbetti. Eğer bu düşünce gerçek olsaydı insanlar bugün finans oligarşisi yerine her şeyin baş sorumlusu olarak göçmenleri görmezlerdi.

Finans kapitalizme yönelik eleştiriler haklı olsa bile, günümüzün popülist sol hareketleri, basit çağrılarla insanları, özellikle de işçileri harekete geçireceğini düşünürlerken, yenilenmiş bir sol dilin bunu yapabilecek olmasına inanmıyor olmaları doğru mu? Bir iki seçimin daha sonuçlarının görülmesinin bu soruyu ampirik olarak daha net şekilde cevaplayacağını kabul etmekle birlikte bugüne kadarki veriler popülist milliyetçi yaklaşımın pek de karşılık bulmadığı yönünde.

Jean-Luc Mélenchon

Örneğin 2017 yılında Fransa’da gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde “Boyun Eğmeyen Fransa” (La France Insoumise) partisinden Jean-Luc Mélenchon, alıştığımız evrensel, sınıf merkezli retoriğini bir kenara bıraktı ve daha milliyetçi bir dil geliştirdi. Mitinglerindeki kırmızı bayraklar yerini Fransa bayrağına bırakırken enternasyonal söylemlerin yerini “Marsilyalılar” aldı. Buna rağmen Mélenchon anketlerde çok iyi sonuçlar elde etti ve neredeyse ikinci tura kalıyordu. Fransız sosyolog Eric Fassin ise Boyun Eğmeyen Fransa partisinin, kendisini milliyetçi olarak tanımlayan seçmenlerin yalnızca yüzde 3’ünün oyunu alabildiğini belirtiyor.

Mélenchon, solda yaşanan dönüşümün dümeni milliyetçiliğe kırmak anlamına geldiğini gösteren tek Avrupalı solcu değil. Almanya’daki “Sol” (Die Linke) partisinin lideri Sahra Wagenknecht da kendisi dışındaki pek çok sol partinin destekçilerini bir araya getirirken aynı zamanda popülist sağ bir hareket olan “Almanya için Alternatif” (Alternative für Deutschland) destekçilerinin seçmenlerini de cezbetti. Yine de şu ana kadar “Ayağa Kalkın” mottosuyla başlattığı kampanyasının tek belirgin yanı “açık sınır” politikasına karşı olması.

Bu tip bir strateji çabuk bir şekilde terse dönebilir. Hiçbir şey olmasa bile göçmen politikalarını kabul ederek ve enternasyonal solu düşmanlaştırarak aşırı sağcıların kuvvetlenmesine neden olur. Bu sonuç İtalya’da ortaya çıkmak üzere. Beş Yıldız Hareketi’nden ziyade koalisyonun diğer aşırı sağcı ortağı Lig partisi şu anda hükümetin ajandasını yönlendiriyor.

Fassin’in de ortaya koyduğu gibi, solcular, vahşi kapitalizm yüzünden veya başka sebeplerden dolayı aşırı sağ hareketlere oy veren işçiler yerine, seçimlerde oy kullanmayan solcuları yeniden sandığa götürmenin yollarını bulmaya odaklanmalılar. Bunun için ise milliyetçi söylemler yerine sosyal bütünlüğü öne çıkartan politikalar daha doğru olacaktır.

Jeremy Corbyn (solda) ve Bernie Sanders

Sol, konut politikası ve finansal düzenlemeler gibi net alternatifler ortaya koydukça başarılı oluyor, popülizm yaptıkça değil. İngiliz İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’e ve Bernie Sanders’a bakın. Bu iki önemli figürün ortaya koydukları şey sosyalizm değil, ama neo-liberal seçeneklerden ve Pepsi ile Kola arasında tercih yapmaktan sıkılan herkese çekici gelebilecek bir sosyal demokrasi modeli.

Mueller’in medyascope.tv’de çıkan yazı ve söyleşileri:

Jan-Werner Mueller: “Sokak protestoları, online olarak gerçekleştirilen ‘anonim aktivizmi’nden hâlâ daha etkili”

Jan-Werner Mueller: “Popülistlerin vizyonunda halk pasif bir varlıktır”

Jan-Werner Mueller: “Popülizme karşı çözüm ‘sol popülizm’ olamaz”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus