Açık Oturum (182): Seçime doğru ekonomi-politik – Yalçın Karatepe, Ersin Kalaycıoğlu, Murat Sarı

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 182. açık oturumunda karşınızdayız. Bu akşam üç konuğumuz var. Stüdyoda Ersin Kalaycıoğlıu ile beraberiz. Hocam hoş geldiniz. 

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk.

Pişirici: Hemen sol tarafımda Konsensus Araştırma Şirketi Genel Müdürü Murat Sarı var. Hoş geldiniz.

Murat Sarı: Hoş bulduk.

Pişirici: Skype üzerinden de Ankara’dan Prof. Yalçın Karatepe bizimle birlikte. Hoş geldiniz hocam. 

Prof. Dr. Yalçın Karatepe: Teşekkür ederim Sedat Bey, sağ olun. 

Pişirici: Açık oturumun bu akşamki konusu ‘’Seçime doğru ekonomi-politik.’’ Seçime doğru kısmı Murat beyde. Ekonomi kısmı Yalçın hocamda. Politika kısmı da Ersin hocamda. Kabaca, böyle bir açık oturum gerçekleştirmeye çalışacağız. 

Türkiye 10 gün sonra sandık başına gidiyor. Yerel seçimlerde yerel yöneticilerini seçecek. Ama temel bir sorumuz var, bu seçim yerel bir seçim mi, genel bir seçim mi? Bu birinci sorumuz. İkincisi, Türkiye bu seçime bir ekonomik sıkıntı, bir ekonomik kriz içerisinde gidiyor. Özellikle iktidar çevreleri işin bu tarafını ifade etmekten kaçınıyorlar. Onlar için önemli olan, memleketin beka sorunu, bunu öne çıkarmaya çalışıyorlar. Böyle bir sorun var mı, yok mu onlara da bakacağız. 

Ersin Kalaycıoğlu hocam, daha önce birlikte yaptığımız programda, ’’Hükümetler her zaman maliyet üretirler. Aynı zamanda getiri de üretirler. Bunlar temel siyaset bilimi yasasıdır. Hükümet etmenin maliyeti vardır. Hükümet etmenin ödülü vardır. Ödül maliyeti geçerse oyunuz artar. Aksi olursa azalır’’ demişti. Esasen biraz da buna bakacağız. Bu maliyet nedir? Bütün bu olan bitenlerin sadece hükümete değil, seçmene olan maliyeti nedir, oradan bakmaya çalışacağız.

İki konuğum izin verirse, Murat Sarı ile başlamak isterim. Daha önce de katıldığı açık oturumlarda hep aynısını yapa geldik. Genel manzarayı, genel havayı bizlere aktarmasını isteyelim. 

Sarı: Öncelikle kolay gelsin hepimize. Çünkü çok zor bir seçime giriyoruz önümüzdeki dönemde. Politikacısı, araştırmacısı, reklamcısı, siyaset bilimcisi, kısaca bu konuyla ilgilenen herkes için çok zor bir seçim. Siz, ‘’bu seçim yerel bir seçim mi, genel bir seçim mi?’’ diye sordunuz. Ben bir ekleme daha yapayım: Acaba bu referandum mu? Çünkü öyle de bir durum söz konusu. Bir kesim, özellikle 16 Nisan 2017’de yapılan referandumu saikleriyle hareket ediyor. Araştırmalarımız tamamıyla bunu gösteriyor. Yerel seçimden bahsettiğimiz zaman lokal lokal bu alışkanlıklar değişebiliyor. İstanbul’da yerel seçim havasında geçebilirken, Ankara’da, referandum havasında, Antalya’da genel seçim havasında geçebiliyor. Bunu örnek olarak verdim, böyle geçiyor diye vermedim, yerler değişebiliyor. 

O referandumda ‘’Evet’’ oyları çıktı. Mevcut hükümet referandumu kazandı ama kazandığının tadına varamadı. %60’larda bir oy oranı bekliyordu ama %51 civarında…

Pişirici: %49- %51

Sarı: O civarlarda. Kimilerine göre kaybetti onu da söylemek lazım. Öyle düşünüyor insanlar hâlâ. Dolayısıyla en büyük panik burada. Çünkü Türkiye’deki 18 büyükşehirde ‘’Hayır’’ oyu çıkmıştı. Bu durum tedirgin ediyor tabii. Çünkü 1 tek oyla birinden birine geçecek. Şimdi İstanbul araştırmasını yapıyoruz, önümüzdeki hafta bitmiş olacak. Ama geçen haftaki sonuçlar var elimizde. İstanbul’un seçmen sayısı 8-9 milyon. 50-60 binle bir taraftan bir tarafa gidebilir, ikisi de kazanabilir. O 50-60bin %1, hatta %1’in de altında. Bunun için biz araştırmacıların işi çok zor. Artık bu tür seçimlerde yüzde üç hata payı ile çalışan anketler yeterli de olmuyor İstanbul için. Örnek sayısı olarak 2500’ ün üzerine çıkmanız gerekiyor. Dolayısıyla benim bütün söyleyeceklerimi bunları göz önüne alarak değerlendirilmesinde yarar var Biz Türkiye’nin çok değişik yerlerinde araştırma yaptık görüntüsü ki major kentleri bir kenara bırak bırakıyorum..

Pişirici: yani İstanbul, Ankara, İzmir…

Sarı: Adana ve Bursa. Nüfus olarak sıralamada ilk beş bu şehirler. Geçen seçime göre çok fazla değişiklik olacağını görmedik buralarda. CHP’nin kazandığı yerde CHP,  AKP’nin kazandığı yerde AKP,  MHP’nin kazandığı yerde MHP, HDP’nin kazandığı yerde HDP adayları seçimi biraz aşağı biraz yukarı çıkarak kazanıyor.

Pişirici: yani 81 ilin 76’sında sonuç aşağı yukarı aynı. 

Sarı: Zaten geçen seçimlere de bakarsınız küçük oylarla kazanılmış değil yerlerde değişiklik olabilir en ama ben genelden bahsediyorum. Mesela bir Diyarbakır’dan bir İzmir’den bahsediyorum. İzmir’de de Diyarbakır’da da çok fazla bir şey değişmeyecek. Konya’da da, Kayseri’de de değişmeyecek. Sonuç olarak bizim için önemli olan İstanbul ve Ankara. Bir tanesi Türkiye’nin başkenti. Bir tanesi de İstanbul. Aslında ben İstanbul’a ‘’dünyanın başkenti’’ diyorum. Çok sevdiğimden objektif olamıyorum İstanbul’la ilgili.

Pişirici: Ya da ülkenin ekonomik başkenti. 

Sarı: Evet.İstanbul’da kafa kafaya, tam at yarışı gibi. 

Pişirici: Bıçak sırtı mı İstanbul’da seçim?

Sarı: Kafa kafaya giden bir yarış. Halen öyle. Geçen seçimde aradaki puan farkı 8’di. Bu değişmez diyorduk. Çünkü İstanbul’da 8 puan bayağı bir puan. Yaklaşık 1 milyona yakın.

Pişirici: Şimdi aradaki fark 8 puan değil mi?

Sarı: Böyle bir durum yok ortada. İstanbul’da bıçak sırtı bir durum var. Ekrem İmamoğlu müthiş bir performans gösteriyor. Bana göre Binali Yıldırım da çok iyi bir performans gösteriyor. İkisinin de sebebini açıklayacağım. İmamoğlu %16 tanınma oranıyla başladı, kimse tanımıyor. İstanbul’un küçük, dış bir ilçesinden geldi ve Türkiye’nin en çok oy alan ikinci partisi CHP’nin adayı oldu. Karşısında da 15 seçime girmiş, milletvekilliği ve belediye başkanlığı seçimi yaşamış, uzun süre bakanlık yapmış, Başbakan ve sonrasında da Meclis Başkanı olmuş, çok tanınan Binali Yıldırım var. Yarış başladığında %98’i tanıyordu zaten. En azından ismini duymuştu. 

Pişirici: Şimdi?

Sarı: Şimdi, Ekrem İmamoğlu bir anda yetişti. Ama bunda hükümete, Binali Yıldırım’a iyilik yaptığını zanneden gazetecilerin çok büyük etkisi var emin olun. Süreç başladığından beri sürekli ‘’Ekrem İmamoğlu’’ diyorlar. İmamoğlu ile bir takım diyaloglara, tartışmalara giriyorlar. Bu da Ekrem İmamoğlu’nun hoşuna gidiyordur. Çünkü tanınırlığını sürekli artırıyor. Ayrıca sosyal medyayı müthiş kullanıyor İmamoğlu. Mesela, pazara inmiş bir kadın yanına yaklaşıyor ‘’Sen kimsin?’’ diye soruyor, ‘’Ekrem İmamoğlu’yum diye cevap veriyor. Kadın ‘’Ha, sen o musun?’’ diyor.

Pişirici: Bir yerden aşina.

Sarı: ‘’İsmini duydum şimdi seni görüyorum’’ meselesi. Bu, gitgide artıyor. Eminim ki o teyze Ekrem İmamoğlu’nun tarafında olan televizyon kanallarını seyretmiyor ve bu seçim öncesinde de İmamoğlu’nu tanımıyor. Çünkü diğer televizyon kanalları üzerinden Ekrem İmamoğlu ismini duyuyor. İmamoğlu’nun oy almak istediği üç ayrı parça var, bir de oy almak istediği rakibinin seçmeni var. Ekrem İmamoğlu bu üç parçadan oy aldığı gibi iki rakibinden de oy alıyor.

Pişirici: Ankara’da durum nedir?

Sarı: Ankara’da Mansur Yavaş önde. Bunun da sebebi MHP seçmenleri. MHP seçmeninin %25’i Mansur Yavaş’ı tercih ediyor. Önde diyorum ama Mansur Yavaş 2,6 puan önde. Ankara’da yaptığımız araştırmanın hata payı 2,5 olduğu için rakamları rahatlıkla söyleyebilirim. Önümüzdeki dönem Ankara’da bir çalışma daha yapmayacağız. Sonuçta seçim bitmiş değil. Bu senet meselesi vs. kime yarayacak, ne olacak? Bundan sonra daha neler çıkacak? Mansur Yavaş’ın bunlara karşı verdiği demeçler, kendini savunması seçmen nezdinde tutacak mı, göreceğiz.

Pişirici: Ersin hocam, izin verirseniz Yalçın hocamla devam edelim. Şimdi bir yerel seçime gidiyoruz. Ama buna bir genel seçim havası veren AK Parti Genel Başkanı ve MHP Genel başkanı var. Bir de, bu seçime bir ekonomik sıkıntı ve ekonomik kriz içinde gidiyoruz. Bu konuyu sizinle Medyascope ekranlarında hem açık oturumlarda, hem özel yayınlarda defalarca konuştuk, tartıştık. Siz de bize bir fotoğraf çekin lütfen. Şu andaki ekonomik durumumuz nedir? Bu, seçmen tercihini etkileyebilecek bir seviyede midir?

Karatepe: Ekonomininçok zor bir dönemden geçtiğini açık bir şekilde ifade etmek lazım. Türkiye ekonomisi 2001’dekinden çok daha ağır bir kriz döneminden geçiyor. Bunu göstergelere bakarak söylüyorum. En son açıklanan işsizlik rakamlarına bakarsak -işsizlik rakamı her ne kadar resmi olarak %13,5 olarak açıklansa da- bu rakamın %20 olduğunu biliyoruz. Verilerin detayına baktığımız zaman 6,6 milyon insanın iş olsa çalışmak istediğini görüyoruz. Büyüme rakamlarına baktığımızda orada ciddi şekilde bir gerileme olduğunu görüyoruz. Türkiye, 2018’in ikinci yarısından itibaren küçülmeye başlamış. Önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisinin toparlayacağına ilişkin, şimdiye kadar açıklanmış herhangi bir veriyle karşı karşıya değiliz. İçinde bulunduğumuz dünya ekonomisinin de ciddi şekilde bozulmakta olduğuna dair  verileri, dün FED’den gelen açıklamalardan görüyoruz. Amerikan ekonomisinin ciddi sıkıntılarla karşı karşıya olabileceğini görüyoruz. Dolayısıyla hangi göstergeler açısından bakarsanız bakın, Türkiye ekonomisi şu anda çok ciddi bir krizin içerisinde. Fakat ‘’bunun seçmen davranışına  etkisi ne olur?’’ konusunda biraz çekincelerim var. 

Ekonomik krizlerin seçmen davranışına etkisi olur mu? Dünyaya ve bizdeki geçmiş seçimlere baktığımız zaman çok açık bir şekilde görüyoruz. Bunun en popüler örneği 1992’de Bill Clinton’un ABD’ye başkan adayı olduğu dönemden hatırlıyoruz. Ben ABD’de yaşıyordum o yıllarda. O dönemde kampanya yöneticisi James Carville’in bir toplantıda, tahtaya ‘’önemli olan ekonomidir’’ diye yazdığı ifadeyle yürüttüğü kampanyanın sonucunda Clinton’un seçimi kazanmasından görüyoruz. O çok önemliydi. Çünkü o seçime giderken, Baba Bush döneminde I.Körfez Savaşı yaşanmış, Irak’a müdahale edilmiş, ABD’yi neredeyse Vietnam sendromundan kurtarmış, %90’ların üzerinde kamuoyu desteği olan bir başkanken, ekonominin durgunluğa girmesiyle beraber -o dönemde resesyon yaşanıyordu- seçim sonuçlarının nasıl evrildiğini hep beraber gördük. Benzer bir şeyi 2001’de Türkiye’de yaşanan krizin sonucunda da gördük; o tarihte hiçbir parti seçim barajını aşamadı ve Meclis dışında kaldılar. Yine benzer bir sonucu 2009 yerel seçimde de gördük. 2008’de dünyada başlayan krizin -her ne kadar ‘’bizi teğet geçti’’ desek de- iktidar partisinin oy oranlarına belirgin bir şekilde etki ettiğini gördük. 2009’daki yerel seçimlerde AK Parti’nin oy oranı, -2007’de yapılan seçimlerde %46 iken- %38,8 gibi bir oy oranına düştü. Dolayısıyla ekonominin siyaset üzerine etkisi var. Fakat bunu ülke geneline nasıl yayacağız ve yorumlayacağız konusunda, biraz önce Murat Beyin söylediği çok önemli. Dikkat ederseniz, biz seçimlerden bahsederken ağırlıklı olarak Ankara, İstanbul, Adana, Mersin’i ya da Antalya’da bir değişim olup olmayacağını konuşuyoruz. Ama mesela bir Erzurum hiç gündeme gelmiyor. Erzurum’u kafadan AK Parti’nin kazanacağını varsayıyoruz. Maraş, Malatya, Kayseri Konya gibi şehirler siyaset tartışmalarında bile gündem olmuyor. Çünkü AK Parti’nin bu şehirlerde yerel seçimden çıkacağı yönünde bir beklenti var. Oy oranında birkaç puanlık bir farklılık olsa bile seçimi kazanacağına ilişkin anketörlerin bir kaygısı yok. Bu çok açık bir şekilde görülüyor. Dolayısıyla, seçmenin değişik coğrafyalarda farklı saiklerle oy kullandığını biliyoruz. Biraz önce adını saydığım illerde fark o kadar açık ki ekonomik kriz sebebiyle ortaya çıkabilecek birkaç puanlık değişiklik dahi sonuçları farklılaştırmayacak. Biz bunun farklılığını, İstanbul, Ankara, Adana Mersin, Antalya, Balıkesir, Bursa gibi büyükşehirlerde göreceğiz. Yani rekabetin biraz daha yakın olduğu, partilerin birbirine birkaç puanlık farkla oy aldığı illerde bunun etkisini biraz daha bariz biçimde göreceğiz demektir. Ama buradan Erzurum, Kayseri, Konya ya da Malatyalıların ekonomik krizden etkilenmediği anlamı çıkmasın. Benzer istatistikler bu bölgeler için de geçerli. Ama seçmen davranışına etkisi biraz daha sınırlı.

O zaman şunu sormak lazım: Seçim sandıkları açıldığı zaman başarı ölçütünü ne olarak alacağız? Siyasi partilerin aldıkları oy oranına bakarak mı yoksa kazandıkları belediye sayılarına göre mi başarılı olduklarını söyleyeceğiz? Türkiye’de 900’ün üzerinde ilçe var. Bu başarı ölçütünü iktidar partisine ait belediye ilçelerinin kaç tanesinin el değiştirdiği üzerinden mi yürüteceğiz yoksa oy oranları üzerinden mi yürüteceğiz? Oy oranları üzerinden bakarsak bir miktar gerileme olacağını düşünüyorum. AK Parti’nin, -Cumhur İttifakı diyeyim, MHP ile birlikte değerlendirmek lazım- biraz önce saydığım açık ara kazanacağı yerlerde bir miktar oy kaybedeceğini ama seçimİ kaybetmeyeceğini, asıl yarışın iktidar ve muhalefetin başa baş rekabet edebildiği bölgelerde olacağını, ekonomik krizin etkisinin de, bu bölgelerde yaşayan seçmenin davranışına yansıyacağını düşünenlerdenim. Dolayısıyla her şey olabilir; Ankara, İstanbul, Adana, Adana, Mersin, Antalya, Balıkesir, Bursa gibi şehirlerde muhalefetin başarısı ile sonuçlanabilir. 

Pişirici: Hem Murat bey, hem Yalçın hocam aslında ortak bir noktada buluştular. Belli başlı yerlerde bir seçim yarışı olacak. Kalan illerde sonuç, bir önceki seçimle aynı olacak yanlış anlamadım değil mi?

Sarı: Kazanan aynı olacak, sonuç değil.

Pişirici: Doğru, kazanan aynı olacak. Ersin hocam, bu böyle midir? Bizim bu ülkedeki siyasi iklimimiz bu sonucu mu doğuracaktır? Önceki seçimlere baktığımızda, ‘’Evet, bu seçimde de böyle olacak’’ diyebilir miyiz? Bu çok konuşulan Türkiye İstatistik Kurumu’nun işsizlik, büyüme ve enflasyon rakamlarında vahim bir şekilde ortaya çıkan bu sonuçlar, yerel seçim sonuçlarına etki etmeyecek midir gerçekten?

Kalaycıoğlu: Ben 91 yılından beri seçimler üzerine çalışıyorum, yazıyorum, yayın yapıyorum. Başka arkadaşlar da siyaset bilimci olarak çalışmalar yapıyorlar. Bizim görebildiğimiz, bulabildiğimiz kadarıyla işsizliğin seçim sonuçları üzerinde hiçbir etkisi yok. 

Pişirici: Türkiye’de mi?

Kalaycıoğlu: Evet, Türkiye’de. ABD’de, Avrupa’da var. Çünkü Türkiye’deki işsizlik diğer ülkelerden farklı. Türkiye’deki işsizlik bir cins ayrımı olgusu. Kadınlar için çok farklı bir olgu ve çok yüksek sayıda. İşsizlik olarak da değil. İşgücüne katılma oranı olarak. OECD şu anda bu oranın %28’e düştüğünü açıkladı. Nitekim ‘’kazanç karşılığı bir işte çalışıyor musunuz?’’ diye sorduğumuz zaman kadınlarda bu oran fevkalade yüksek olarak ‘’Hayır. Hayatım boyunca çalışmadım’’ diyorlar. Bu insanlar, bir şekilde evin içerisinde kendilerine mutluluk arayan durumundalar. İşsiz kalmanın bir bedeli veya herhangi bir ağır yükü altında değiller. Bir ev hanımı olmak, çocuk sahibi olmak, annelik yapmak yeterli görülüyor. Bunun eğitimle ve gelir düzeyiyle ilgili olduğunu zannetmeyin. Değil. Çok iyi eğitim almış, ancak kendisine maddi bakımdan yüksek imkânlar sağlayan bir eşle evlenmiş çok sayıda kadın var. Size bir oran veremem ama bunun gelirle de fazla bir ilişkisi olmadığını görebiliyoruz. Dolayısıyla, kadın işsizliği ve kadınların işgücüne katılmama olgusu, siyasete her hangi bir şekilde bir beklenti olarak yansımıyor. Yansımadığı için sadece erkekler üzerinden düşünmeniz lazım. Erkeklerde bu oranlar OECD ortalamaları civarında. Yani çok yüksek değil. Örneğin, Türkiye’de 15-29 yaş arasındaki erkeklerin işgücüne katılma oranları Finlandiya’daki orana benzer. Onun için çok kritik bir etki yapmıyor. Bu son krizde, bu değişti gibi gözüküyor. Onun için bu seçimde bir ufak etki olabilirmiş gibi gözüküyor. Ama bu bir hipotez, ispatlanmış bir şey değil. Bunu makul olarak düşünebilirsiniz. Çünkü kadınlardaki işsizlik berdevam. O her zaman var, sabit. Değişen bir şey değil. Seçim oranları ile fazla bir ilgisi de yok. Erkeklerdeki oran ise genellikle düşük. O yüksek olarak bu şekilde etki edebilir. 

Aynı zamanda, iktisatçıların gayet iyi bildiği ikinci bir olgu var; OECD istatistiklerinde de bu gözüküyor. Dünyada ve OECD ülkeleri arasında en fazla saat çalışan nüfus Türkiye’de. 60 küsur saat çalışıyor. Bu, bir insanın en az 2 veya 3 işte çalıştığı anlamına geliyor. Yani, kadınlar evde oturuyor, erkekler 2-3 işte çalışıyor eve dahi uğramıyor. Kadınlar işte çalışırsa, kadınların hem evde yapacağı iş, hem evin dışında yapacağı iş, kendisinin yapması gereken iş olarak tanımlanmış durumda. Onun için hayatı fevkalade ağır yaşamaya başlıyorlar. Onun da gerek aile hayatına gerekse mutluluğa çok büyük etkisi oluyor. 2017’de yaptığımız araştırmada Türkiye’de bunun oranı %17 gibiydi. Çok yüksek bir oran değil. Uluslararası Sosyal Saha Çalışmaları Programı-Internatational Social Survey Program-ISSP’nin Aile araştırmasını 5 sene önce yapmıştık. İki sene önce yaptığımız Yurttaşlık araştırması var. Her ikisinde de benzer sorular vardı. O araştırmalarda kadınlar bu tür yaşantıdan müşteki olduklarını söylüyorlardı. Aynı zamanda, büyük kentlerde bir tek gelirle evin dönmediğini, dolayısıyla iki eşin de çalışması gerektiğini beyan eden yüksek sayıda kadın var. Ama konu kendilerinin iş araması ve bulması noktasına geldiğinde bunu becerebilecek durumda değiller. Çünkü Türkiye’deki koşullar kolay kolay buna imkân sağlamıyor. Bunun için büyük talepleri var: Örneğin, çocukları için güvenilir, devlet garantisinde kreş talep ediyorlar. Bakın, bu yerel seçimlerde gerek CHP, gerek AK Parti, kreş meselesini gündeme getirdi. Bunun sebebi budur. Uzun zamandır bu dile getiriliyor. Büyük partiler ancak buna cevap verir hale geldiler.

Sarı: Hocam, güvenilebilir…

Kalaycıoğlu: Güvenilebilir, evet. Devlet garantisinde olsun istiyorlar. ‘’Ben oraya çocuğumu bırakacağım. Çocuğuma kötü muamele edilmeyecek. Bunun garantisi olabilecek. Edilirse de devlet bunun hesabını soracak.’’

Aynı şekilde, kadınlar kendinden önceki kuşağa da bakıyorlar. Anne babaları hastalanıyor. Onların bakım yükleri de kendi sırtlarına biniyor. Hem kendi anne babalarının, hem eşlerinin anne babalarının. Dolayısıyla ağır bir yük altındalar. ‘’Bu yükü bizim sırtımızdan alın. Devlet garantisinde yaşlı bakım üniteleri istiyoruz’’ diyorlar. Bu konu henüz gündeme gelmedi. Muhtemelen gelecektir. Yerel siyaset üzerinden gelmesi daha yüksek. Ama Anayasanın Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlayan maddesi ‘’sosyal devlet’’ diyor. Eğer sosyal devlet olacaksanız bunları yapacaksınız. Ondan sonra kadınların işgücünde rol almaya başlamasında bir artış bekleyebilirsiniz. Buradaki oynayışlardan siyasi sonuçlar üretilmesini beklemeniz mümkün. 

Oy verme kararında iktisadi değerlendirmeler etki yapıyor mu? Evet, yapıyor. Ama her seçimde değil. Mesela 2002 seçimlerinde AK Parti’ye oy verenlerin, geçmiş dönemlerdeki iktisadi değerlendirme ve önümüzdeki dönemde iktisadi değerlendirme beklentilerinin oya etki etmediğini ispatladık. Ali Çarkoğlu ile birlikte bunu 2007’de kitap olarak yayınladık. Böyle bir etki yok. O seçimde böyle bir etki yok. Nedeni gayet basit. Çünkü seçmenler AK Parti’nin ekonomiyi nasıl yöneteceğine dair hiçbir fikre sahip değildi. 2002’de daha çok, öfkeyle oy vermiş gibi gözüküyorlar. Seçmen bir önceki koalisyon hükümetine, gerek 99 depremi sonrasında yaşanan afetle ilgili yavaş düzelme, gerekse 2001’de yaşanmış kriz dolayısıyla, büyük bir öfkeyle, ‘’bunların dışında gözümüzün tuttuğu herhangi bir başka partiye oy vereceğiz’’ havası içerisinde ve seçmen ağırlığı 91’den itibaren giderek daha sağa kaydığı için ‘’sağdan bir partiye oy vereceğiz’’ havası içerisinde AK Parti’ye denemek için verdiler. Memnun kaldılar. 2007’de, Seçim kararında ve AK Parti’yi destekleme kararında, ekonominin gidişatından ve önümüzdeki bir-iki yıl içinde alacağı seyrin tahmininden kaynaklanan son derece olumlu ve güçlü bir etki görebiliyoruz. Bu konuda olumsuz olarak düşünenlerin ise 2007 seçimlerinde CHP’ye, MHP’ye ve başka partilere oy verdiğini görüyoruz. Yani oradan itibaren ayrışıyor. Bu görüntü, 2011, 2015’in iki seçimi ve 2018 seçimlerinde de devam etti. Her seçimde ben ve Ali Çarkoğlu, seçim öncesi ve sonrasında Sabancı Üniversitesi ve daha sonra Koç Üniversitesi ile beraber bu araştırmaları yaptık. Bir kısmı yayınlandı, bir kısmının yayını arkadan geliyor. Bunları saptamış bulunuyoruz. Dolaysıyla, ekonominin çok ciddi etkisi var ama etkisi tek düze değil. Her seçimde aynı şekilde olmuyor. Seçim koşullarındaki bu etkinin ortaya çıkabilmesi için partinin tanınması, belli bir güven sağlaması gerekiyor.

2018 seçimlerinde durum son derece ilginç. 2018 seçimlerinde giderken, Mayıs ve Haziran’da yaptığımız çalışmada ‘’son bir seneki ekonomi politikalarından nasıl etkilendiniz?’’ diye sorduğumuzda, ‘’kötü etkilendik diyenlerin oranı %38-%40 civarında. ‘’İyi etkilendik’’ diyenlerin oranı %42 civarındaydı. Aynı araştırmayı, aynı hanelere gitmek suretiyle, seçimden sonra da yaptık. Seçimden sonra ‘’son bir yıldaki durum nasıldı?’’ diye sorduğumuz zaman, %38-%40 civarında ‘’kötü’’ diyenlerin oranı %50’ye fırladı. ‘’iyi’’ diyenlerin oranı %30’a düştü. Fakat ilginç olanı şu: ‘’Önümüzdeki bir sene nasıl olacak?’’ diye sorduğumuzda, 2018 Haziran seçimlerinden önce, Mayıs ve Haziran’da yapmış olduğumuz araştırmada %42 ‘’iyi olacak’’ derken, Eylül ve Ekim’de %42 ‘’iyi olacak diye cevap verdi. Hiçbir şey değişmemiş. Sıfır. Yani, hükümetin politikalarını değiştireceğini, düzelteceğini, Türkiye’yi bir şekilde kurtaracağını seçim öncesinde düşünenler kimse, seçim sonrasında düşünmeye devam edenler de onlar. Dolayısıyla, bu kişiler, AK Parti ve onun ittifakına oy verirken, buradan ileriye matuf beklentilerini, geçmişte gördükleri kötü manzaraya rağmen henüz değiştirmemişlerdi. Bugün değiştirmişler mi bilmiyorum. Böyle bir araştırmamız yok. Eğer değiştirmişlerse, bunun seçim sonuçlarına çok ciddi bir etkisi olacaktır. Özellikle AK Parti ve MHP için ve onların kurduğu Cumhur İttifakı için iyi bir sonuç çıkmayacağını söyleyebilirsiniz. 

Sarı: Bizim daha bir ay evvel bitirdiğimiz bir araştırmada, ‘’Türkiye ekonomisi önümüzdeki sene iyiye mi gidecek, kötüye mi gidecek?’’ diye sorduğumuzda, ‘’iyiye gidecek’’ diyenlerin sayısı %42 idi. 

Kalaycıoğlu: Onu, bizim elimizdeki verilere göre ‘’hangi partiye oy verirsiniz?’’ istatistiğiyle karşılaştırmanız mümkün. Bunlar çok büyük ölçüde AK Parti ve MHP’ye oy vereceklerle örtüşüyor. Ama burada ortaya çıkarabildiğimiz 3 temel değişken var. Bir tanesi siyasal ideoloji. ‘Sağ veya solda, nerede duruyorsunuz, partiyi nerede görüyorsunuz?’’ Seçmenin %35-%40 civarı kendisini aşırı sağa koyuyor. AK Parti ve MHP’yi de aşırı sağa koyuyor. %20 kadarı kendini sola koyuyor. CHP’yi de aşırı sola koyuyor. Böyle bir manzara içerisinde, ideolojik olarak çok büyük ölçüde AK Parti ve MHP’nin, yarışa iki tur önceden başladığını söyleyebiliriz.

İkincisi, parti tuttuğunu söyleyen seçmen oranı Türkiye’de yükseldi. Eskiden %40’lar civarındaydı, şimdi %60’lar civarında seçmen parti tuttuğunu söylüyor. Çık sıkı tuttuğunu söyleyen, bunun yarısı kadar. Ama bu çok sıkı parti tuttuğunu söyleyen 3 seçmenden birinin -ki bunların hepsi aynı partiye oy vermiyor- herhangi bir şekilde iktisadi duruma bakmaksızın, aynı partiye oy vermeye devam edeceğini düşünebilirsiniz. Burada da bir etki olmayacak. Dolayısıyla burada tek değişken, zaman içerisinde değişen, iktisadi göstergeler ve iktisadi göstergelerin algısı. Bu iktisadi göstergeler bize kötüye gittiğimizi gösteriyor ve ‘’bu iktidar bunu artık değiştiremez’’ diye düşündüklerinde iktidarı değiştireceklerdir. Eğer ‘’bu iktidar bunu ileride değiştirir, düzeltir’’ diye düşünürlerse değiştirmeyecekler. 

Pişirici: Mesele budur.

Kalaycıoğlu: Bu sonuç buna inmiş gibi gözüküyor.

Pişirici: Size gelmeden önce, yeri gelmişken tekrar Yalçın hocama döneyim. Türkiye İstatistik Kurumu, Tüketici Eğilim Anketi sonuçlarını açıkladı. Şimdi bu anket sonuçlarına bakıyorum, mart ayında bir önceki aya göre 2,9 oranında artmış. Şubatta 57,8 olan endeks, martta 59,4 olmuş. Hane Halkının Maddi Durum Beklentisi’ne bakıyorum, o da %4 oranında yükselmiş. Genel Ekonomik Durum Beklentisi’ne bakıyorum, o da 4,9 oranında, 5’e yakın artmış. Fakat İşsizlik Beklentisi, yani ‘’gelecek 12 ayda işsizlik ne olacak?’’ Sonucuna bakınca, o beklentide bir iyileşme yok, %59’muş, gene yüzde 58,9. Gelecek 12 ayda Tasarruf Etme Beklentisi Şubat’ta 22 idi, Mart ayında yine 22, gayet de düşük bir endeks. 

Şimdi biz bundan ne anlamalıyız? Yani şunu anlamaya çalışıyoruz: Murat bey, ‘’Yerel seçim sonuçlarında birçok ilde çok bir değişiklik olmayacak, Önceki kazananlar gene kazanacak’’ diyor. Siz aynı kanıdasınız. Ersin hocam ‘’Amerika olsak ekonomik sıkıntı etkiler’’ diyor.

Kalaycıoğlu: ‘’İşsizlik’’ dedim ben.

Pişirici: ‘’Seçim sonuçlarını işsizlik etkiler ama Türkiye’de etkilemiyor’’ diyor.  TÜİK’in açıkladığı bu son veri benim kafamı karıştırdı. Bir taraftan maddi durum beklentisi, genel olarak ekonomik durum beklentisi ve güven endeksi büyürken, öbür taraftan tasarruf etme ihtimali ve işsizlik, iş bulamama ihtimali de yerinde sayıyor. Bu seçmen, iktisadi olarak neye inanıyor şu anda? Ne düşünüyordur sizce?

Karatepe: Bu sizin açıkladığınız veriler, aslında seçmenin kendi ekonomik durumuna ilişkin sorumluluğun bir kısmını, kendi üzerine yükler ama Türkiye’ye ilişkin mevcut iktidara yönelik kısmen olumlu bir bakış açısının hâlâ olduğunu söyleyebiliriz. Tüketici Güven Endeksi’ndeki bu göreceli olarak küçük iyileşme, Türkiye’de işlerin iyiye gittiğini göstermiyor, bunu açıkça söylemek lazım. Güven Endeksi’nin hala %59 seviyesinde bulunuyor olması, Türkiye’de büyük çoğunluğun işlerin iyiye gitmediğine ilişkin bir kanıya sahip olduğunun çok açık göstergesi. Ama şunu da vurgulamak lazım: İktidar algı yönetimi konusunda oldukça başarılı. Özellikle akşam Ana haberlere ya da yaygın olarak izledikleri televizyon kanallarına baktıklarında, hükümetten gelen açıklamalara baktıklarında, bunun yanı sıra, önemli olarak bir de döviz kuruna bakarak, -dolar son bir-iki aydır 5,20TL ile 5,50TL arasında sıkışmış, göreceli olarak yatay seyreden bir yerde- belki o endekste kısmi olarak bir iyileşme olmuş olabilir. Bunun gerekçesinin buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Ama bu yapılan açıklamaların da vatandaş ya da seçmen nezdinde özellikle algıların oluşması açısından önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. 

Bakın, açıklanan ekonomik verilerle, hükümet tarafından yapılan açıklamaların örtüşmediğini çok açık bir biçimde ben dâhil olmak üzere iktisatçılar dile getiriyor. Bunun en iyi örneğini nerede görüyoruz? Bu hafta Hazine ve Maliye Bakanı Trabzon’da yaptığı konuşmada aynen şu ifadeyi kullandı: “Bizim bol paramız var, borçlanma ihtiyacı gibi bir şey söz konusu değil” dedi. Fakat bu açıklamayı yaptığı gün, Hazine, yabancı bankalara yurtdışından 1 milyar dolar daha borçlanmak üzere yetki verdi. Bu borçlanma yetkisi, dün yapıldı ama bu, benim gibi iktisatçıların takip ettiği bir şey. Herhalde Ana haberde bunlar konu olmuyor. Konu olan nedir? Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın ‘’bizim bol paramız var’’ açıklaması. 

Bol paranın olmadığını hepimiz biliyoruz. Nereden biliyoruz? Ocak ve şubat ayları bütçe rakamları açıklandı; bütçe ciddi şekilde açık veriyor. Bu hafta yapılan 5 milyar liralık ihale vardı, oradan biliyoruz. Önümüzdeki dönemlerde yapılacak borçlanmalar var, Varlık Fonu filan gibi. Şimdi algılarla, olguların epey farklılaştığı bir dönemdeyiz. Burada önemli olan algı mıdır, olgu mu? Olgu konusuna erişebilmek için bence ortalama vatandaşın çok sınırlı imkânı var. Herkes benim gibi sosyal medyaya, şu anda akşam bizi izleyenler gibi Twitter’dan ya da İstatistik Kurumu’nun web sitesine bakarak verilere ulaşmıyor. Bu bilgiye nereden sahip oluyorsunuz? Ağırlıklı olarak, takip edilen medya üzerinden. Bu açıklananların doğru olmadığını biz bilsek bile, ortalama vatandaşın algısı üzerine etkisi olduğunu düşünüyorum. Yoksa Tüketici Güven Endeksi’nin böyle iyileşmesini beklememek gerekir. 

Ama aynı endekste, biraz önce sizin açıkladığınız alt verilerde, işsizlik oranının artacağı bekleniyor. İşsizlik oranının artması ne demektir? Türkiye’de ekonominin resmi olarak bozulmaya devam edeceğine dair vatandaşın bir beklentisi var. Bu, bunu gösteriyor. Ama işler nasıl? ‘’Biz görece olarak daha iyiyiz.’’ Bu gerçekten siyaset bilimcilerin… Ben iktisatçıyım, bu işlerden çok anlamam ama Ersin hoca çok yakından takip ediyor bu tür konuları. Seçmenin davranışını şekillendirme konusunda iktidarın çok mahir olduğunu söylemek lazım. Bu kadar ciddi ekonomik sorunlar yaşamamıza rağmen, yüksek enflasyondan, yüksek döviz kuruna, artan işsizlik oranından, küçülen ekonomiye varıncaya kadar, iktidar bunların hiçbirisinden sorumlu değil. ‘’Dolar’’ diyorsunuz, ‘’bir başkentten yapılan müdahale’’ deniyor. ‘’Ekonomi küçülüyor’’ diyorsunuz, ‘’Siz bunlara bakmayın, aslında daha iyi durumdayız’’ açıklaması yapılıyor. Hazine ve Maliye Bakanı, Trabzon’da “Bol paramız var” cümlesini kullandı. Bu sorumluluktan kaçınıyor olmaları, seçmen tarafından nasıl algılanıyor, belki kısmi olarak Tüketici Güven Endeksi’nde bunun yansımasını görüyoruz. İktidarı sorumlu tutmuyorsunuz, biz hep başkalarına bir biçimde sorumluğu yüklüyorsunuz. Ama söylediğim gibi, özellikle Ankara, İstanbul gibi büyük metropollerde, bu ekonomik krizin etkisini seçim sonuçlarında kısmi olarak göreceğimizi düşünüyorum. 

Pişirici: Murat bey, hiç bu konuda araştırmanız var mı? İşsizlik, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı seçmenin umurunda mı?

Sarı: Bakın, biraz önce Ersin hoca bir şey söyledi. Özellikle kadınların umurunda değil. Hangi kadınların umurunda değil? Evin bakımından sorumlu ev kadınlarının umurunda değil. Çünkü bu kitlenin çok büyük bir kısmı AK Parti’yi tercih ediyor. Fakat öyle bir hale gelmiş vaziyette ki, o ev kadınlarını çıkartıp bir kenara koyduktan sonra kalan o kadınlı, erkekli diğer kitle, eskiden bir tanıdığının çocuğuna iş ararken şimdi kendisi için iş arıyor. Böyle bir şey var. 

Bir de satın alma gücü çok önemli. Hayatınızda bir standardı tutturuyorsunuz; sabah kahvaltıda şunları yiyeceğim, öğlen yemeğinde şöyle bir yemek olacak veya dışarıda yenecek, akşam yemeğinde şöyle bir yemek olacak. Bunları yarı yarıya indiriyorsunuz. Hani ‘’file yarıya kadar doldu’’ diyorlar ya. Ben ortanın altındaki küçük gelir gruplarından bahsediyorum. Evet, bugüne kadar geçiniyorlardı, güzel bir yaşantıları vardı ama şu son bir-iki senedir, ekonominin içinde bulunduğu ve anlamadıkları -ben bile anlamıyorum- bu sıkıntı yüzünden, iki tas çıkan yemek bir tas çıkıyor akşam. Bütün sıkıntı burada. Ve bu etkiliyor. 

Ben ilk bölümde ‘’Ekrem İmamoğlu büyük bir iş yaptı ama Binali Yıldırım da büyük bir iş yaptı’’ ifadesini kullanmıştım. Bu kadar büyük bir ekonomik sıkıntıya rağmen hâlâ İstanbul’da partisinin oylarını tutmaya çalışıyor ve tutuyor. Bu çok önemli bir şey. Niye? Çünkü insanlara, ‘’En büyük sıkıntı nedir?’’ diye soruyoruz, hayat pahalılığı, işsizlik, bunlar çıkıyor hep. Kim çözer, hangi siyasi oluşum bu işi çözer? Bundan iki sene evvel yaklaşık %60’larda olan “Bu işi AK Parti çözer” imgesi, şimdi %35-40’lara düşmüş vaziyette. Peki, kim çözer, kime gitti aradaki bu %25? Hiçbirine. Hiçbiri çözmezse, mevcut durumun devamı durumunda davranıyor seçmen. 

Pişirici: Çok affedersiniz, bu, seçmenin sisteme güvenini yitirdiği anlamına mı geliyor hocam?

Kalaycıoğlu: Hayır, daha güvenini yitirmediği ve ne tür bir değişiklik yaşadığımızın farkında olmadığı anlamına geliyor. Türkiye 2017’de çok büyük çaplı bir rejim değişikliği yaşadı. Bunun etkileri halen görülmeye devam ediyor. İktisadi etkileri görüldü. Bir kriz dönemi yaşadık. Bu kriz dönemi, 2017’deki referandum sonucunda ortaya çıkmış olan yapıdan büyük ölçüde etkilenmiştir. Karar alma süreçlerinin aksaması, gecikmesi, Merkez Bankası’nın kolay hareket edememesi vs. esas itibariyle krizi derinleştirdi. Dolayısıyla Türkiye şu anda yönetim kalitesi açısından eskiyi arar bir pozisyona düşmüş durumda. Ama seçmen bunu algılamış durumda değil. Burada henüz ‘’jeton düşmemiş’’ durumda. Yani nereye geldiğimizin jetonu düşmemiş durumda. Onun için eskisi devam ediyormuş gibi gözüküyor. Eski standartlarla Türkiye yönetiliyormuş gibi gözüküyor. ‘’Demokrasinin çalışmasından ne derece memnunsunuz?’’ diye soruyoruz, %50 küsur ‘’Memnunuz’’ yanıtı veriyor. Bugün Türkiye’de demokrasi olup olmadığı çok tartışmalı. Karşılaştırmalı araştırmalara göre de demokrasi olma özelliğini yitirmiş durumda dünyada. Onun için bilimin ortaya koyduğuyla, burada ortaya konulanlar arasında bir fark var. 

Fakat çok iyi bir noktaya değindi Sayın Karatepe; medya manipülasyonu. Bakın, bir seçmen dört kanaldan haber alır. Siyasilerden alır, medya ve basından alır, uzmanlardan alır, bir de konu komşudan, günlük hayatta karşılaştıklarından alır. Şimdi uzmanlar şeytanileştirildi, itibarsızlaştırıldı ve bir kenara atıldı. Onlar düşman. Birçoğu ‘’vatan haini’’ ilân edildi, ‘’Dinlemeyin bunları’’ diyorlar. Dolayısıyla onların etkisi bir hayli azalmış vaziyette. Siyasilerin etkisi çok. Medya zaten siyasilerin söylediğini yansıtır pozisyona gelmiş durumda. Çünkü büyük ölçüde dinlenilen medya, aynı siyasilerin konuştuğu medya. Etrafta konu komşudan da yansıyan, bu medyadan yansımış olan haberler. Dolayısıyla duyduğu, eskiden, bundan 10 sene öncesinde olduğu gibi, mesela AK Parti’nin iktidara geldiği dönemde olduğu gibi, çok farkı fikirlerin tartışmasından bir gerçeğin doğmasına neden olabilecek bir ortamın olmaması. Osmanlı’nın çok önemli bir sözü var: ‘’Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan neşet eder.’’ Yani, gerçeğin yıldırımı, fikirlerin çatışmasından ürer. Bizde fikir çatışmıyor ki şu anda. Böyle bir şey yok. Bir fikir söyleniyor, devamlı söyleniyor, üst üste söyleniyor ve bunun doğru olup olmadığını saptayabilmek mümkün değil. Uzmanlığı olan iktisatçılar, burada iktisadi bir sorun olduğunu, bu sorunun nedenlerinin üzerinde durulması gerektiğini, bunların belli yöntemlerle, belli hızda yanıtlanması gerektiğini, bunların yapılmadığını söylüyorlar. Bu, bir kenara atılıyor. Ama başka bir anlatımla ve çok etkili bir şekilde -çünkü özellikle bunu anlatan siyasiler bir iletişim dehası- bunu büyük ölçüde yayıyorlar ve seçmen devamlı olarak bunu dinlediği için buna koşullanıyor. Biliyorsunuz, bu, bir ‘’medya yönetimi’’ yöntemi. Dünyada bunu nirengi noktasına taşıyan Goebbels’tir. Dolayısıyla daha önce de uzun yüzyıllar esinlendiği kaynak da Vatikan’dır. Yani Katolik Kilisesi. Temel itibariyle halkın inanmasını istediklerini gayet etkili bir şekilde çeşitli kanallardan, sürekli ve düzenli olarak tekrarlayarak onları koşullandırmışlardır. Şimdi bu yöntem çok gelişti. Bütün dünyada kullanılıyor, Türkiye’de de kullanılıyor ve çok büyük bir başarıyla kullanılıyor. Onun için burada uzmana kulağını tıkamış, anlamadığı konularda uzmana sormak yerine, kendisinin güvendiği siyasilere sormak gibi bir havaya giriyor. O da olayın tartışılmasını, anlaşılmasını, ‘’Bârika-i hakikatin’’ ortaya çıkmasını engelliyor.

Pişirici: %25’e takıldı aklım. O %25’lik seçmen kitlesi, ‘’Peki, kim düzeltecek bunu?’’ diye sorduğunuzda bir şey söyleyemiyor.

Sarı: ‘’Hiçbiri’’ cevabı %60’lara çıkıyor.

Pişirici: Peki, bu %25 kim? Bunun nasıl hareket etmesi beklenir 31 Mart’ta?

Sarı: Aynen siyasal dağılımı gibi. Yani yaklaşık yarısı iktidar bloku, yarısı da muhalefet bloku. Şu anda iktidar ve muhalefet bloku diye ikiye ayırmak gerekiyor bunu. Oy verme davranışı olarak soruyorsanız, tam olarak öyle dağılıyorlar. Bir farklılaşma göstermiyor. Mesela bu kitleyi alıyorsunuz, siyasi parti sorusuyla birbiriyle cross’luyorsunuz, aşağıya iniyorsunuz, birtakım istatistikî analizler var; o istatistiki anlamlılık testinden geçtikten sonra ‘’Bu kitleler kendi aralarında birbirinden farklılaşmıyor’’ diyor. Sonuçta Türkiye’nin tavrı bu. 

Şöyle özetleyeyim, çok anlaşılır olmadı bu: CHP’li de, AK Partili de, aynı oranda olmasa bile, genelden farklılaşan bir şey söylemiyor bu konuyla ilgili ve ‘’bu sorunu hiçbiri’’ çözemez diyor. Eskiden bu ne için çıkıyordu biliyor musunuz? PKK terörü için çıkıyordu mesela. O silahlı zamanı, o terör zamanını hatırlayın. ‘’Kim çözer?’’ diye soruyorduk, ‘’hiç kimse çözemez’’ diyorlardı. Dolayısıyla ‘’Ben bu sorunla yaşamaya alışacağım. Ben bu sorunla yaşayacağım. Bunu kafamdan çıkartıyorum, başka şeylere bakıp siyasal davranışımın yoluna gidiyorum’’ diyordu seçmen.

Pişirici: O %25, yeni bir siyasi partinin doğacağı bir zemin olabilir mi? Karşılarına çıksa, hani AK Partililer de var orada, CHP’liler de var. Yeni bir siyasi parti karşılarına çıksa, o %25, “Ya bir dakika, AK Parti’yi de bırakıyorum, CHP’yi de bırakıyorum. Ben buraya yöneliyorum. Yeni bir siyaset, yeni bir çözüm” der mi bu insanlar?

Sarı: Ersin hocam da yapıyor bunların araştırmalarını; Türkiye’de üç tane blok var. Bir, merkez siyaset yapanlar var, esasında merkez sağcılar. Solda siyaset yapanlar var ve sağda siyaset yapanlar var. Ülkenin yaklaşık %65 ile %70 arasındaki bir oranı sağdaki siyaset yapan partileri tercih ediyor. Merkezde çok az, %10-15’lik… Tam dünya trendlerine uygun bir durum. Daha evvelden çok farklıydı, DYP vardı, ANAP vardı, o merkez epey bir büyümüştü. Dolayısıyla onlar iyice açıldılar, ‘’dört eğilim’’ demeye başladılar… 

Kalaycıoğlu: Bir liberal pozisyon vardı,  şu anda o yok.

Sarı: Niye? Çünkü suyu bir bardağın içine koyarsanız, belirli bir şeyden sonra taşar. Aynı durum odur. Çünkü Türkiye’nin kaldırabileceği yapı, o orta merkeze yetmedi. Ve bu daha ziyade sağdaki siyasete kaydı. Şu anda Türkiye’de, bu gösterdiğimiz üç eğilimde de… Mesela ben şöyle bir şey söyleyeyim: ‘’Soldayım’’ diyor ama sonra solda olmanın gerektirdiği birtakım şeyleri test edecek birkaç tane soru soruyoruz; Mesela en önemlisi, ‘’Emek mi, para mı?’’ diye soruyorsunuz, ‘’Bugünlerde para’’ diyor. Demek ki solda değilsin, ‘’solcuyum, sol tarafa oy veriyorum’’ diyemezsin. Veya sağdaki de ‘’demokrasi, fikir özgürlüğü’’ filan diyor. Değilsin. Bundan önce daha başka şeylerin var söyleyecek. Liberal, parayı ön plana çıkartacak, ekonomiyi ön plana çıkartacak. Dolayısıyla vatandaşlar bu sol-sağ kavramları içerisinde bocalıyorlar. Türkiye de solda bir muhalefet var senelerdir değişmiyor. En son  iktidarı 1977. O da, tek başına değil, Milli Selamet Partisi’yle son iktidarı.

Kalaycıoğlu: Yok, 1973 Milli Selamet Partisi’yle. 1977’de Adalet Partisi’nden 11 kişi ayrıldı, onlarla kuruldu. Bir sürü tartışmaya neden oldu.

Sarı: Onlar da biraz Selamet Partisi tandanslı değil miydi?

Kalaycıoğlu: Yok. Hepsi de değil. Orada epey bir Çapanoğlu çıktı.

Sarı: Neyse, sonuçta tek iktidarları o. Mesela 1991 seçimlerini söylüyorlar. İktidar partisi Doğru Yol Partisi’ydi. Sosyal Demokrat Parti iktidar ortağıydı.

Kalaycıoğlu: 89 yerel seçimlerinde bir çıkış yaptı CHP.  

Sarı: Evet çok ciddi çıkış yaptı.

Kalaycıoğlu: Daha doğrusu o zamanki SHP. CHP henüz daha kurulmamıştı. Biliyorsunuz, 82’de partiler yasaklandı. 93’ten sonra tekrar kuruldular. O aradaki 10 yıllık dönemde de daha önceden parti tutanlar, yeniden parti tutma konusunda çok büyük patinaja girdiler. Bu kırılmalar Türkiye’deki siyaseti daha karmaşık ve anlaşılmaz hale getirdi.

Sarı: Hocam ama 2019’dayız, farkında mısınız?

Kalaycıoğlu: Doğru.

Sarı: Aradan 20 sene geçmiş.

Kalaycıoğlu: 30 sene. 80’lerden…

Sarı: 1989-2019. Evet, 30 sene geçmiş. 

Kalaycıoğlu: Tam 30 sene. Yani bir kuşak. 

Sarı: Ve bu 9’lu döngülerde hep bu tür şeyler oluyor ülkede. Yerel siyasette de oluyor. Orada hiç kimsenin aklına gelmeyen, Nurettin Sözen. Herkesin ‘’Aa, bu kim?’’ dediği Sözen, bir anda İstanbul’u kazandı. Karşısında da devasa bir Bedrettin Dalan vardı.  

Kalaycıoğlu: Ve çok sayıda parti girmişti, onu da kabul etmeniz lazım.

Sarı: Pek çok sayıda parti girmişti, evet

Kalaycıoğlu: DSP girmişti, onunla beraber yarışıyordu. DYP girmişti. Ona rağmen.

Sarı: Bugünkü ortama bir bakıyoruz, İstanbul’un küçük bir ilçesinin belediye başkanı, hiç kimse tanımıyor, %14 tanınma oranıyla giriyor seçime. ‘’Seçimi alır mı, almaz mı?’’ onu konuşuyoruz. Ve koşullar o dönemkine çok benziyor; 89 öncesinde, çok büyük bir ekonomik buhran var ülkede. Ben o zamanlar da araştırma yapıyordum da oradan biliyorum bunları. Ve insanlar muhalefeti tercih ettiler. Böyle bir döngü var. 

Türkiye’de yeni bir parti kurulması konusuna geleceğim. Şu anda Türkiye yeni bir parti istemiyor. Bakın, AK Parti kurulurken, o zaman da anketler yapıyorduk; bizim hep “Diğer” dediğimiz şıklarımız vardı. Kapanmış bir parti, kime oy vereceksiniz? Orada ‘’Recep Tayyip Erdoğan’’ diyenler, ‘’Abdullah Gül’’ diyenler, böyle çıkıyordu anketlerde. ‘’Bir parti geliyor’’ dedik. Gelenekçiler, Yenilikçiler filan var. Daha parti kuracakları belli değil. Partide mi kalacaklar, dışına mı çıkacaklar? Refah Partisi’nin içinde mi kalacaklar, dışına mı çıkacaklar? Daha onlar belli değil ama bu isimler öne çıkıyordu anketlerde. İnsanlar  ‘’Onun partisine vereceğim’’ diyordu. Şimdi bugün böyle bir durum yok.

Kalaycıoğlu: Neden? Çünkü ideolojik saflaşma henüz değişmedi. Mesela, Özal’ın ‘’üç özgürlük,’’ daha doğrusu kendi tabiriyle “üç temel hürriyet” kavramı vardı biliyorsunuz: vicdan hürriyeti, ekonomik hürriyet, özel mülkiyet. Bunlara dokunulmaması gerektiğini ve ancak bunların üzerine kurulan bir yapının Türkiye’de demokrasiyle birlikte gelişeceğini iddia ediyordu. Bu pozisyonu bugün savunan ve ortaya koyan herhangi bir siyasi hareket yok. O pozisyon çöktü.

Pişirici: İzin verirseniz, Yalçın hocama şunu sormak istiyorum, oradan da devam ederiz.

Karatepe: İzin verirseniz ben son söylenenlere bir kaç ekleme yapmak istiyorum.

Pişirici: Tabii.

Karatepe: ‘’Yeni bir siyasi partiye ihtiyaç var mı?’’ ya da AK Parti’nin kurulduğu dönemle ilgili bir iki ekleme yapayım..

Pişirici: Sorumu soracağım, soru bununla ilgili, bir dakika. Cevabınızı verin ama sorum da şu: İktisadi veriler, bu ülkede ya da bir ülkede siyasi iklimin değişebileceğini bize gösterir mi? -‘’Evet, iktisadi veriler bunu gösteriyor. Ekonomi kötü gidiyor, işsizlik, büyüme, çakıldık’’ ya da ‘’Şahane gidiyoruz, yükseliyor.’’-  Bu veriler, siyasi iklimde de bir değişikliğin işaretçisi olur mu? Şimdi siz cevabınızla birlikte bunu da değerlendirin. 

Karatepe: Bence işaretçisi olması gerekir. Diğer ülkelere baktığımız zaman bunu çok açık bir biçimde görebiliriz. Ama Türkiye’de umut olabilmeniz, heyecan yaratabilmeniz için bir iddianızın olması gerekir. AK Parti’nin kurulduğu dönemde, -biraz önce Murat Bey yaptıkları çalışmalardan bahsetti- dikkat ederseniz, özellikle o Refah Partisi seçmeni tarafından hep şahıslar üzerinden, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül gibi isimler üzerinden bir alternatifin olabileceği konuşulmuş. Türkiye’de yeni bir siyasi parti dediğiniz zaman, bu son birkaç aydır konuşulan şey nedir? Abdullah Gül ya da Ahmet Davutoğlu ya da Ali Babacan gibi isimlerin organize edeceği, içinde bulunacağı, arkasında duracağı bir siyasi oluşumdan bahsediliyor. Yoksa bunun dışında çok böyle yeni isimlerin konuşulduğu yok. Fakat bu zikredilen isimlerin tamamı da, siyaseten iddialarının kalmadığını göstermişlerdir. Yani siz Türkiye’de Dışişleri Bakanlığı’ndan, Cumhurbaşkanlığı’na kadar her pozisyonda görev almış birisi olarak siyasi iddianızın olduğunu dahi ortaya koyamıyorsunuz. En son Cuma namazı çıkışlarında kurduğunuz 1-2 cümleyle siyaset yapamazsınız ki. Türkiye’nin en zor dönemlerinde, ben ne Abdullah Gül’ün ne Ahmet Davutoğlu’nun ne Ali Babacan’ın bir şey söylediğini duymadım. Ekonomiyi konuşuyoruz, siz hiç duydunuz mu Ali Babacan’ın herhangi bir yerde, bir televizyon programında, bir gazete röportajında ya da başka bir yerde, bu sorunlara yüksek sesle itiraz ettiğini hiç duydunuz mu? ‘’Bunlar cesur bir biçimde, hataları, eksikleri, noksanları söylüyorlar’’ algısı olmadı ki seçmende. ‘’Gel’’ dedi, geldi başbakan oldu. ‘’Git’’ dedi, başbakanlıktan gitti yani. ‘’Niye ben gidiyorum?’’ sorusunu dahi sormadı Ahmet Davutoğlu. Mayıs ayında sabah evden çıktığında Başbakan’dı, akşam eve döndüğünde düz milletvekiliydi. Karısına bile açıklama yapamadı. Şimdi siz karınıza bile açıklayamadığınız bir durumu, seçmene nasıl izah edeceksiniz de sizin arkanızda toplanmalarını, kümelenmeleri sağlayıp heyecan yaratacaksınız? Türkiye’de bir siyasi parti ihtiyacı var mı? Bence var. Türkiye şu anda siyaseten bir açılıma ihtiyaç duyan bir ülke. Bu kadar ciddi ekonomik ve toplumsal sorunlarımız olmasına rağmen, Türkiye’nin çok temel sorunları olmasına rağmen, AK Parti’nin en kötü anketlerde bile hâlâ %50 seviyesini buluyor olması, açıklanabilir bir durum olmaması lazım. Ama alternatif ne? Biraz önce Murat Bey ve Ersin Hoca da söylemişti, seçmen profilinin bulunduğu yer ve heyecan yaratmak. Bu heyecanı Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan üçlüsü yaratamaz. Çünkü onların şimdiye kadar göstermiş oldukları siyasi performans, bir iddia üzerine kurulmuş bir siyasi performans değil. Siz bu ülkede Cumhurbaşkanlığı yapacaksınız, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı yapacaksınız, Suriye politikası konusunda açık bir görüşünüz olmayacak. Mesela, Ali Babacan çok popüler, iş dünyasının çok sevdiği bir bakandı, hatırlarsanız; zeki, parlak filan deniyordu. Ama Türkiye 2017 yılından beri ciddi ekonomik sorunlar yaşıyor. Referanduma gittiğimiz dönemden beri hayata geçirmeye çalıştıkları bu palyatif ekonomik çözümlere baktığımız zaman, çok ciddi ekonomik sorunlar yaşanmasına rağmen, ben ortalama bir üniversite hocası olarak Ali Babacan’dan çok daha fazla görüş beyan ettim. Siz okudunuz mu bir yerde Babacan’ın bir görüşünü? 

Dolayısıyla, seçmene “Biz yeni bir siyasi parti kuracağız.’’ ‘’Niye?’’ ‘’AK Parti biraz zayıflarsa gidecek yer yok, mecburen bize gelecekler.’’ Ersin Hocam kusura bakmayın ama siyaset böyle bir şey değil. Bir umut, heyecan yaratmanız lazım. Bir söylemle ortaya çıkmanız lazım. Bir iddianızın olması lazım. Ben bu zikredilen isimlerin hiçbirisinin, ne seçmende karşılığı olduğunu düşünüyorum ne de seçmende böyle bir heyecan yaratma şansı olduğunu düşünüyorum. Öyle bir hareket olursa, hani belki kerhen bir miktar oy, seçmenden bir miktar teveccüh görebilir. Ama kalıcı, iddialı bir parti olma ihtimalinin de düşük olduğunu düşünüyorum.

Pişirici: Ersin hocam, siz ne düşünürsünüz?

Kalaycıoğlu: Ankara’dan siyaset geldiğine göre ben iktisatla devam edeyim. Piyasa diye düşünün bunu hocam, piyasaya giriş olarak düşünün. Türkiye’de piyasaya giriş koşulları fevkalade zor. Neden? Birincisi, yasada %10 barajı var. %10 barajını koyduğunuz zaman, yeni partinin ilk seçime girip yüzde 3-5 oy alıp üçüncü seçimde… 

Bakın, MHP 1960’larda kurulmuştur. O tarihten, 1991 seçimine kadar ki Refah Partisi ile birlikte girdi o seçime, tam olarak kaç aldığını bilmiyoruz. Ondan önceki seçimlerde %3 civarı oy almıştır. Senelerce. Ama ortada kaldı. Niye? %10 barajı yoktu. Yaşamasına imkân verildi. Piyasanın içerisinde küçük bir payla devam edebildi. Şimdi siz öyle bir parti kuracaksınız ki, girdiğiniz anda %10’un üzerinde oy alacaksınız. Bu son derece zor. Piyasaya giriş koşulları. 

İkinci problem, demin de söylediğim gibi, ideolojide ve ekonomide çok yeni bir söylemle geleceksiniz. Turgut Özal’ın başarılı olması, kendisinin 1980‘de 24 Ocak Kararları’nın mimarı olarak lanse edilmesidir ki oradaki sorumluluk Başbakan Demirel’indi. Ama bugün hâlâ, o dönemi yaşamış olan büyük çoğunluk, bunları Özal’ın yaptığı birtakım kararlar olduğunu düşünmektedir. Ortada hükümet olduğu halde ve hükümetin de başbakanı olduğu halde kendisine pay biçilmiştir. O zaman başbakanlık müsteşarıydı.

Pişirici: Bu da bir algı, olgu meselesi.

Kalaycıoğlu: Bu da bir algı. Ondan sonra askeri dönemde, Amerikalılar ‘’Ekonominin çarı’’ diye ifade ettiler kendisine. Ekonomik portföy ona bırakıldı ve o yönetti. Bunu başarıyla yönettiği algısıyla birlikte, ‘’Ekonomide liberalizasyon getireceğim, Türkiye piyasa ekonomisine geçecek, bunun koşullarına göre oynayacak. Ekonomik özgürlükleri genişleteceğim, dolayısıyla insanlar daha kolay üretim yapacaklar, daha rahat çalışabilecekler, daha kolay tasarruf edecekler, daha kolay yatırım yapabilecekler’’ diye bir hava vererek girdi. 

Şimdi, ya ‘’burada bir ekonomik model değiştiriyoruz; -yani o zamanki ithal ikamesi ekonomisini terk ediyoruz. Serbest piyasa ekonomisine geçiyoruz’’ diye bir model değişikliği ortaya çıktı- böyle bir şey diyeceksiniz. Aynı zamanda, bunun bir ideolojik altyapısına da talip olacaksınız. Yani orta sahadaki liberal fikirlerin hamisi olarak geldi. Şimdi bu liberal fikirler ortadan kaldırıldı. Şimdi sahada ‘Yerli ve milli’’ denilen, milliyetçi, mukaddesatçı fikirler var. Bunlar temel itibariyle, Türk-İslam sentezinin bugünkü konumu. Bu değer paketi var. Solda ise, seküler, laik, yine piyasayla uyumlu bir dizi demokratik sol, özgürlükçü, parlamenter demokrasiyi filan anlamlandırmaya çalışan bir parti kurumu var. Onun ekonomik modeli, temel itibariyle buradaki uygulamalardan çok farklı değil. Bazı öneriler ileri sürmekle birlikte, bu ayrıştırıcı ve genel kitlenin anlayacağı basit slogana dönüşmüş bir nitelik taşımıyor. Aynı zamanda, bunların arasında başka partilerden ayrılmış mesela bir Saadet Partisi var Fazilet Partisi’nden ayrılmış ve AK Parti ile yarışan ve bir İYİ Parti var, MHP’den ayrılmış, onunla yarışan bir parti görüntüsüyle karşımızda. Ortada ideolojik olarak bir ürün çeşitlemesi söz konusu değil. Hem ekonomik olarak değil, hem ideolojik olarak değil. Nereye ayağınızı basıp da bu hareketi sürdüreceksiniz? Bir de üstelik %10 barajınız var. O yüzde 10 barajla sizi her zaman için piyasaya girerken, olabildiğince şevkinizi kıracak bir pozisyona itmeye hazır çeşitli siyasi güçler var. 

Onun için bu değişiklik yapılacaksa, yeni bir parti oluşumu yapılacaksa, Türkiye’nin tekrar demokrasinin güçlendirilmiş olduğu bir yola girmesi için ilk yapılacak şeylerden bir tanesi %10 barajını kaldırmaktır. Çünkü %10 barajına rağmen, nereden bakarsanız bakın, adına ne derseniz deyin,  bugün Türkiye koalisyonla yönetiliyor. Bu yapılan değişiklikler hani koalisyonu imkânsız hale getirecekti? Bize uzun müddet bunu anlattılar. Ben bunun olmasının fevkalade zor olduğunu, çünkü Türkiye’nin çeşitli seçmen bloklarına bölünmüş olduğunu, bu bloklardan çok sayıda ufak parti çıkacağını, biraz işler kötü giderse bu oyların ufalanacağını ve dolayısıyla sonuç itibariyle bir koalisyona ihtiyaç duyulacağını senelerce anlattım. Özellikle demokrasi olacaksanız, koalisyon, demokrasilerin doğal hükümet biçimidir. Bazı ülkeler sadece koalisyonla yönetilirler. En iyi örneği Almanya’dır. Türkiye’den gidip, çok yaşayan var Almanya’da. Bizi izleyenler de varsa daha iyi anlayacaklardır. Almanya II. Dünya Savaşı’ndan sonra sadece 4 yıl parti hükümetiyle yönetilmiştir. Bir parti yönetmiştir. Geri kalan zamanın tamamında koalisyonla yönetilmiştir. Dünyanın dördüncü büyük ekonomisi. Nasıl oluyor bu? Koalisyon berbattır, bizi çökertir’’ filan, bu algıların, iddiaların hepsi yanlıştır. Ve yine şu anda koalisyona mecbur kaldınız, fakat adını değiştirmek mecburiyetinde kaldınız. Çünkü onu söylerseniz, kötü bir algı olacağını düşündünüz.

Pişirici: Koalisyonun adı ‘’İttifak’’ oldu.

Kalaycıoğlu: İttifak oldu adı. İttifak, Arapçası. Koalisyon, Latincesi. Aynı şeyi yapıyorsunuz. Aynı şeyde devam ediyorsunuz ve bunu yapmaya mecbur kalmış durumdasınız.

Pişirici: Peki.

Kalaycıoğlu: Bir yıl bile sürmedi, bakın dikkat edin. 2017’de referandum yaptılar, bir yıl bile sürmeden, koalisyona geldiler. Üstelik, bu koalisyon, çalışabilir bir koalisyon da değil. Çok zor bir koalisyon. Çünkü temel itibariyle, yürütmede bir tek yapı kurulmuştur. Yürütmede paylaşım son derece zordur. O paylaşımı eskiden olduğu gibi Meclis’le bağlantılı hale getirerek, Meclis içerisinden destek alarak sürdürebilmek daha zor hale gelmiştir. Onun için Türkiye siyasi olarak yönetilmesi, giderek zorlaşan bir pozisyona doğru geldi.

Sarı: Emeklilikte Yaşa Takılanlar Yasası’nın önce geçip sonra…

Kalaycıoğlu: Tabii. Daha birçok böyle kazalar yaşayacağız. Temel itibariyle buradaki kopukluklar, ancak Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi demokrasi kültürü içerisinde çatışmalarla gidebilir. Amerika’da bu oluyor ama çatışma oluyor. Başkan ile Amerika’daki Kongre mücadeleye tutuşuyorlar. Anlaşamadıkları zaman hiçbir şey yapılamıyor ve karar da alınamıyor.

Sarı: Hükümeti kapatıyorlar.

Kalaycıoğlu: Evet. İcabında 800 bin memura ‘’Sizi işten çıkarttık, gidin evinize’’ diyorlar. Onun için bu iyi bir yöntem değil. Eğer demokrasinin temeli olan kişisel özgürlükleri her halükarda korumaktan başka bir hedefiniz olmadığını kabul etmezseniz. Bunu kabul ederseniz, o başka. 

Pişirici: Süremizi aştık. Son bir tur atacağım ama çok kısa olsun. Merak ettiğim bir şey var, hemen onu soracağım: Erdoğan diyor ki, CHP, HDP ile işbirliği içinde, dolayısıyla PKK ile işbirliği içinde, dolayısıyla, CHP teröristlerle işbirliği içinde. Onun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım da dün gece Habertürk televizyonunda “HDP’nin oylarına talibim” dedi. 

Yine Erdoğan diyor ki “Bu seçim bir beka meselesidir.” Ama onun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı, Yeni Şafak gazetesinde, Yeni Şafak yazarına -ki Yeni Şafak iktidarı destekleyen bir gazete- diyor ki: “Savaşa filan girmiş değiliz. Seçime gidiyoruz. Nereden çıktı bu savaş meselesi?’’ Araştırmalarınız bir sonuç veriyor mu, seçmen bir beka meselesi olduğuna inanıyor mu? 

Sarı: Daha geçenlerde, 10 gün önce, İstanbul’da yaptığımız bir araştırmada da seçmene ‘’Sizin oy verme davranışınızı, siyasetçilerin beka ile ilgili söylemleri mi, ekonomiyle ilgili söylemleri mi, belediyecilikle ilgili söylemleri mi daha fazla etkiliyor?’’ diye sorduk. %53’ü ‘’ekonomiyle ilgili problemlerle ilgili söylemler beni daha fazla etkiliyor’’ dedi. Yaklaşık %15’i ‘’beka sorunu beni etkiliyor’’ dedi. %14‘ü belediyeyle, belediyecilikle ilgili söylemler, geri kalan da ‘’Üç tanesi de etkiliyor’’ ve ‘’Hiçbirisi, etkilemiyor’’ diyenler var. Gördüğümüz kadarıyla, İstanbul’da en azından, çok fazla beka sorunu etkili olmamış seçmenin üzerinde. Bu söylem çok etkili olmamış.

Pişirici: İstanbul’da mı, Türkiye’de mi?

Sarı: İstanbul’dan bahsediyorum. Çünkü İstanbul’u ölçtüm. Tüm Türkiye’de de çok farklı bir davranış içinde. Konya’da farklı, Erzurum’da farklı. Biraz evvel konuştuk bunları. Çünkü orada etkiliyor demek ki, oy veriyorlar. Mesela, Diyarbakır’da hiç etkilemiyor. Esasında AK Parti yöneticileri ‘’HDP’li seçmenler! Siz daha önce HDP’ye oy verdiniz. Tamam, vermişsiniz, iyi güzel ama onlar şimdi artık terörist, onlara oy vermeyin, gelin bize oy verin’’ diyor. Birisi bir taraftan söylüyor, birisi bu taraftan söylüyor. Bir iyi polislik var, bir kötü polislik var. 

Pişirici: Yalçın Hocama döneyim yeniden. Memleketin bir iktisadi beka sorunu var mıdır?

Karatepe: Türkiye’nin çok ciddi ekonomik sorunları var. Bu ‘’beka’’ olarak tanımlanamaz bence. Ama çok ciddi ekonomik sorunları vardır. Bunu aşmak, çözüm bulmak lazım. Hükümet bunları konuşmayı tercih etmiyor. Ne diyecek? 2002’den beri, 17 yıldır iktidar olan, yerel yönetimler anlamında baktığımızda Ankara’da, İstanbul’da, 25 yıldan daha uzun bir zamandır bu yerelleri yönetmiş olan bir iktidar adayları üzerinden ya da siyasi argümanlar… Ne diyecek yani? ‘’Ben daha güzel bir Ankara mı yapacağım diyecek? Yaptığı ortada. Bu konulara giremeyeceği için somut, insanların çok net bir şekilde tanımlayamayacağı, herkesin nasıl bir anlam yüklemek istiyorsa anlam yükleyebileceği… Yani fili tanımlamak gibi bir şey. Nedir beka sorunu? Sonuçta, seçeceğimiz insanlar yerel yöneticiler. Yerel yöneticilerin yetkilerine baktığımız zaman, en büyük yetkisi kat yüksekliğidir. Onun dışında, kaldırım yapacak, park yapacak, ne bileyim çöp hizmeti verecek filan. Şimdi İstanbul’da kat sayısına karar veren bir insanın, ulusal güvenlik konusunda ne kadar bir sonuç elde edeceği, benim çok kabullenebileceğim bir şey değil. Hükümet, iktidar ya da Cumhur İttifakı öyle bir kavramla, beka diye bir şey söylüyor, ama ne olduğunu bilen yok. Bunun seçim sonucundan nasıl etkileneceğini de bilen yok. Ama ‘’herkes kendisine uygun bir biçimde tanımlasın’’ diye ortaya çıkartıldı ve ülkenin gerçeklerinden kopuk bir kampanya yürütmeye çalışıyorlar. Ama sonuç verecek mi, hep beraber 10 gün sonra göreceğiz.

Pişirici: Son söz Ersin Hocamda. Memleketin beka sorunu var mı? Ya da seçmenin umurunda mıdır? 

Kalaycıoğlu: Seçmene ‘’Beka nedir?’’ diye sorulsa cevap verebileceğini tahmin etmiyorum. Siyaset biliminde zaten böyle bir kavram yok. Bilimsel olarak neye tekabül ediyor bu, anlaşılabilir bir şey değil. Onun için bu böyle çok gündemden kopuk ve özellikle yerel siyasetle hiç ilişkisi olmayan bir çerçevede adlandırılan ve seçmenin, olabildiğince yerel gündem ve aynı zamanda yerel gündeme etki eden iktisadi meseleleri konuşmamasını temin edecek şekilde, fevkalade başarılı bir şekilde yapıldı. Yani burada iletişim konusunda dâhiyane bir formülle bunu yürüttüler. Aynı zamanda, çeşitli, terör suçlamalarıyla gündemde büyük ölçüde bu tartışılıyor ve bekaydı, terördü, falandı, filandı diye seçmenin gözünün önüne perde çekilmiş oluyor. 

Orada çok büyük tutarsızlıklar var. Örneğin, beka meselesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getirildi. Kimin oylarıyla reddedildi? AK Parti ve MHP milletvekillerinin oylarıyla beka meselesinin araştırılması konusu reddedildi. Bu beka meselesi, Türkiye için mükemmel bir meseleyse, muhteşem önemli bir meseleyse, fevkalade ağır bir gündem meselesiyse, Türkiye Büyük Millet Meclisi bunu görüşmeyi niye kabul etmedi? Bahsettiğiniz Meclis, -arada bir ‘Gazi Meclis diyorlar- Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem devleti kurmuş, hem Kurtuluş Savaşı’nı yapmış bir Meclis.

Sarı: Yönetmiştir.

Kalaycıoğlu: Bunu yönetmiş. Bu Meclis konuşmayacak, kim konuşacak? Bunu, muhtar mı konuşacak? Nesini konuşacak? Onun için, bu mesele saçma sapan bir noktaya geldi. Üzerinde fazla düşünülebilecek bir nitelikte değil. Ama herhalde görmek istedikleri iş, işlev temel itibariyle halkın gündemi olarak sayabileceğiniz… Halka, “Türkiye’nin karşısındaki en önemli sorunlar nelerdir?” veya “Sizin kişisel olarak karşınızda olan en önemli sorununuz nedir?” diye her sorduğumuzda, insanların hemen hemen ¾’ü iktisadi sorunları sayıyor. Bunların sıralaması değişiyor. Muhtemelen bugünlerde, geçim sıkıntısı, fiyatların artışı, yani enflasyon, tüketici enflasyonu daha ön plana çıkmıştır diye varsayıyorum. Uzun bir süre, işsizlik birinci sırada gitti. Bunun tek istisnası var: Terör. 1 Kasım Seçimleri’nde, -demin saydığım üç etkenin dışında, yani, ideolojik, ekonomik beklentiler ve değerlendirmeler ve ondan duyulan tatmin ve parti tutmanın dışında- dördüncü etken olarak terör algısı, seçmende daha önce görülmemiş ölçülerde bir etki yaparak seçim sonuçlarını değiştirdi. Yani 7 Haziran seçim sonuçlarını, 1 Kasım’da değiştirdi.

Sarı: O süreçte çok şehit verildi.

Kalaycıoğlu: Tabii, muazzam bir boğuşma dönemi yaşadık yazın. Bunun arkasından gelen 1 Kasım Seçimleri. Dolayısıyla dördüncü bir faktör olarak ortaya çıktı. Ama bugün bu gündemden düşmüş durumda. Gündemin bir parçası değil. Seçmene sorduğunuz zaman öne çıkan ve demokratik olarak düşünecek olursanız halkın talep, istek ve düşünceleri olarak yansıyan ekonomik meseleler, yani fiyat artışları, ekonomik kriz, doların değeri, zamlar… Bunları tartışmıyoruz. Başarıyla bunları bir kenara süpürdük. Bunun yerine başka bir şey konuşuyoruz. 

Pişirici: Vatan, millet, Sakarya.

Kalaycıoğlu: ‘’Bunlar hain midir, değil midir? Teröristlerle bir aradalar mıdır, değiller midir? Biz yaparsak iyi, onlar yaparsa kötüdür’’ üzerinden bir tartışmayla, böyle bir halkın başka yerlere bakması hedefleniyor.  ‘’Bu hangi seçim oluyor? Referandum mu oluyor? Yoksa gerçekten bir yerel seçim olup, ülkemize bir belediye başkanı, meclis üyeleri, mahallemize ve köyümüze muhtar mı, ihtiyar heyeti mi seçiyoruz?’’ konusunda tamamen bir kafa karışıklığı içerisinde gidiyoruz. Kısa bir süre önce yapılmış olan eski seçimde çıkan sonuca benzer bir sonucun çıkabileceğini tahmin etmiş durumdadırlar herhalde. Bunun çıkıp çıkmayacağını, ekonominin ne derece etkili olacağını göreceğiz.  

Sonuçta seçmen, bu saydığım dört unsur içerisinde, -terör şu anda önemli değil- iktisadi olarak cüzdanına bakacaktır, bir de ekranda kendisine söylenenlere bakacaktır. Bunun dengelemesi. Ekranda söylenenler mi, cüzdanı mı daha ağır basacak, oy verirken göreceğiz. Ondan önce bir şey söyleyebilmek mümkün değil zaten.

Pişirici: Prof. Ersin Kalaycıoğlu, Prof. Yalçın Karatepe ve Murat Sarı, açık oturuma katıldığınız ve görüşlerinizi izleyicilerle paylaştığınız için çok teşekkür ederim. 

Efendim, 182. açık oturumda seçime doğru memleketin ekonomik politik durumunu ele almaya çalıştık. Umarım katılımcıların değerlendirmeleri sizler için zihin açıcı olmuştur. Haftaya 183. açık oturumda görüşmek üzere, iyi akşamlar.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar