Daron Acemoğlu & James A. Robinson: Popülistler nasıl kazanıyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un project-syndicate.org’da birlikte kaleme aldıkları How Do Populists Win? adlı fikir yazısını Okan Yücel çevirdi.

Seçimlerin geniş koalisyonlarla kazanıldığını düşündüğümüzde, ilk bakışta “hepimiz” mesajı popülistlerin “biz ve onlar” mesajından daha etkili görünüyor olabilir. Ancak ötekileştirme ve düşmanlaştırma koşullarının egemen olduğu bir ortamda çoğulculuk karşıtı dışlayıcı söylemler üzerine oynanan kumar ciddi bir kazanç sağlayabilir.

Orta çağlarda ticaret, finans ve teknoloji alanlarındaki yeniliklerle İtalyan site devletleri Avrupa’da ortaya çıkan ticarî devrime öncülük etmişlerdi. Sonrasında ise tuhaf bir şey oldu. Bir örnek vermek gerekirse Ferrara halkı şöyle karar verdi: “Büyük ve şanlı Lord Obizzo, şehrin kalıcı kural koyucusu ve yöneticisi olmuştur.” Demokratik cumhuriyet kendi varlığını aniden feshetti.

Aslında bu olay o dönemde Kuzey İtalya’da meydana gelen siyasî durumlar için istisnaî sayılmazdı. Niccolo Machiavelli’nin “Prens” kitabında yazdığı gibi: İnsanlar, soylulara direnemeyeceklerini gördüler ve bir otorite tarafından savunulmak için bütün desteklerini tek bir kişiye verdiler. Çıkarılması gereken ders şu ki eğer insanlar, bir elit kesimin bütün kurumları ele geçireceğinden endişeleniyorlarsa demokrasiden vazgeçebiliyorlar.

Ortaçağ İtalya’sının demokratik kurumları bugün ‘popülizm’ olarak tanımladığımız olguya yenilmişlerdi: Memnuniyetsizlerin koalisyonunu inşa etmek adına elit tabaka karşıtı, çoğulculuk karşıtı, ötekileştirici bir düzen ortaya çıkmıştı. Yöntem dışlayıcıydı; çünkü belli niteliklere sahip olunmasıyla tanımlanan bir ‘insan’ figürü üzerine inşa edilmişti. Bu insanların çıkarları ve ihtiyaçları sadece elit kesime karşı değil bütün ‘ötekilere’ karşı da korunmalıydı. Tam da bu yüzden 2016’da Birleşik Krallık’ta Brexit yanlısı propagandanın lideri Nigel Farage AB’den ayrılmanın “esas insanlar” için gerçek bir zafer olacağını belirtmişti. Tıpkı Donald Trump’ın aynı sene başkanlık yarışındaki kampanyasında söylediği söze benziyordu: “Başka insanlar hiçbir şey ifade etmiyor.” Veya Kolombiya Eski Devlet Başkanı Alvaro Uribe’nin sık sık ‘iyi insanlar’ sözcüğünü kullanması gibi.

Böylesi bir popülizmin neden kötü olduğuna yönelik çok belirgin iki neden mevcut: İlki, çoğulculuk karşıtı ve ötekileştirici unsurlar temel demokratik kurumların ve hakların temellerini çürütüyorlar. İkinci olarak ise, popülizm politik gücün aşırı şekilde merkezîleşmesine neden oluyor ki bu da kamu mallarının tedarik edilmesinde ve genel ekonomi yönetiminde ortalama altı bir performansa neden oluyor.  

Yine de, üç koşul ortaya çıktığı zaman popülizm çekici bir politik strateji haline geliyor: İlki, elit egemenliği ile ilgili iddiaların insanların buna inanması için makul hale gelmesi; ikincisi, insanların radikal alternatifleri desteklemesi için mevcut kurumların meşruiyetlerini kaybetmesi veya yeni ortaya çıkan engellerle baş edememeye başlaması; ve üçüncüsü de dışlayıcı doğasına rağmen popülizmin nispeten kolay uygulanabilir bir strateji olarak görülmesi.

Bugünün dünyasında bu üç koşul da mevcut. Son otuz yılda giderek artan eşitsizlik ekonomik büyümenin orantısız şekilde küçük bir elit kesime fayda sağladığı anlamına geliyor. Ancak sorun yalnızca gelir eşitsizliği değil;  Elitler ile geri kalan kesim arasındaki sosyal uçurumun iyice açıldığına yönelik giderek artan bir şüphe olması.

Bu ekonomik ve sosyal eşitsizlikler siyasî temsil açısından da önemli sonuçlara yol açıyor. ABD’de, siyaset bilimci Larry M. Bartels’in gösterdiği gibi parlamenterler, zenginlerin çıkarlarını giderek daha da fazla öncelikleri haline getirirlerken, seçim bölgelerinin bir parti lehine olacak şekilde belirlenmesi usulsüzlüğünden dolayı politik rekabetten muaf kalabiliyorlar.

Avrupa’da ise Lüksemburg başbakanlığı yaptığı sırada Jean-Claude Juncker bir keresinde Avrupa Konseyi’nin karar alma şeklini şöyle tanımlamıştı: “Biz bir karar alıyoruz, sonrasında neler olduğuna bakıyoruz, eğer bir yaygara ortaya çıkmazsa –çünkü insanların çoğu genellikle neye karar verdiğimizi kavrayamıyorlar– devam ediyoruz. Adım adım ilerliyoruz, ta ki hiçbir geri dönüş almayana kadar.” İşte bu elit yanlısı mantık, doğası itibariyle popülizme alan açıyor.

Kurumlardan kurtulma stratejisi olarak, popülizm, var olan antlaşmalarda aslında hiçbir önem atfedilmeyen ve görmezden gelinen topluluklara seslenebiliyor. ABD’de, 1970’lerden beri önemli kurumların eşitsizlik gibi ciddi sorunlarla başa çıkamamasından dolayı bu kurumlara olan toplum güveninin giderek azaldığına yönelik yerleşmiş bir algı mevcut. 2008 finans krizini öngörmekte başarısız olunmasının ardından, ABD’li kanun koyucular şu an Amazon ve Facebook gibi dev şirketlere yeni vergi düzenlemeleriyle uğraşıyorlar. Aynı zamanda küreselleşme ve yerel işgücü piyasalarındaki Çin şokuna karşı da çuvallamakla suçlanıyorlar. Benzer şekilde Avrupa’da da artan işgücü hareketliliği ve mülteci akınları, AB kurumlarının taşıyabileceğinden daha fazla yükü omuzlarına almak zorunda kaldığı algısını oluşturdu.

Ortaya çıkan yeni engellerle mücadele etmekte yetersiz kalınmasına ek olarak kurumlar ve siyaset insanları da kendi egemen anlatılarının ötesine geçmekte başarısız oldular. Örneğin Brexit kampanyası sırasında, anketler göç ve başka meselelerin seçmenler için çok daha ciddi sorunlar olduğunu ortaya koymasına rağmen AB’de kalma taraftarlarının kampanyası tamamen AB’den çıkılması durumunda meydana gelebilecek ekonomik zorluklara odaklandı.

Son olarak, popülizmin kendisine bir kapı aralaması için, siyasetçilerin bunu uygulanabilir bir strateji olarak görmesi gerekir. Genelden bahsedecek olursak ‘başka insanlar hiçbir şey ifade etmiyor’ yaklaşımı geniş tabanlı bir destek elde etmenin en iyi yolu değil. Yani, yapısal faktörler uygun olsa bile popülizm yalnızca bazı kesin koşullar oluştuğunda başarılı olabilir. Trump örneğine bakarsak, ABD’deki yoğun ikili parti kutuplaşması Trump’ın marjinal veya kararsız kalan seçmenin oyunu alabileceğine işaret ediyordu; çünkü Cumhuriyetçi seçmenler zaten partisinden dolayı kesinlikle ona oy vereceklerdi. Daha da genellememiz gerekirse popülizm, ‘diğer insanlar’ daha dar şekilde tanımlandığında veya sayıca az olduklarında da kazanabilir; çünkü bu gruplar bir tehdit olarak tarif edilebilirler.

Öyleyse popülizmi yenmek için popülizmin hayat bulmasını sağlayan her türlü koşul ortadan kaldırılmalıdır. Bu da popülizmin ortaya çıkmasında ciddi ekonomik ve sosyal sorunlar olduğunun kabul edilmesiyle başlar. Aynı zamanda yurttaşlık tanımlamalarında da çatışan ve rekabet içinde olan vizyonlar olduğu konusunda da dürüst olmalıyız ki bu durum görmezden gelinmemeli, tartışılmalıdır.

Daha fazla demokrasiyle ve temsil adaletine ihtiyacımız olduğu aşikâr. Hatta bunlar daha fazla halk oylaması da içermeli ki yurttaşlar kaygılarının ciddiye alındığını düşünsünler. Siyaset sınıfı toplumun siyasette daha iyi temsil edilmesi için yeni yönetim şekilleri keşfetmeliler. Örneğin Hindistan’da parlamento temsilinde ve diğer kademelerdeki pozisyonlarda kast temelli bir kota uygulaması bulunuyor. Pek çok başka ülke de bunu cinsiyet temelli olarak yapıyor. ABD ve Avrupa’nın da benzer uygulamaları takip etmemesi için hiçbir neden yok.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus