Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (41): 23 Haziran’da ne oldu?

Kemal Can, 5 Soru 10 Cevap’ta bu hafta, 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin sonuçlarını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba iyi günler. Malum seçim bitti, sonuçları da çok erken saatlerde netleşti.

23 Haziran’da ne oldu?

31 Mart’ın hemen sonrasında ve iktidarın itiraz sürecini uzatacağı ve belki bir yenilemeyi zorlayacağı ortaya çıktığında bir yazı kaleme almıştım: İktidarın yenilgiden bir hezimet üretmeye doğru yolculuğa çıktığını söylemiştim. Daha sonra da, bunun çok bariz ve görünen bir şey olması itibariyle -son ana kadar zorlamasına rağmen- iktidarın bu riski almayacağı yolunda görüşler öne sürmüştüm. Hatta Ruşen Çakır ile de bu konuda paralel düşünmüştük. Biz yanıldık. İktidar bu riski aldı ve 31 Mart’ta aldığı yenilgiyi 23 Haziran ‘da bir hezimete çevirdi. Peki ne oldu da 31 Mart’tan 23 Haziran’a kadar bu yenilgi ağır bir hezimete dönüştü. Bu zaman diliminde yaşananlara baktığımızda birkaç başlık dikkatimi çekiyor. Birincisi, bugüne kadar iktidar tavrı ile tercihleriyle kendi dışındakiler, ötekileştirdiği muhalefet için endişe üreten, kendi seçmenini de bu endişelere ortak eden bir strateji yürüttü. 31 Mart’tan 23 Haziran’a giden süreçte ise endişe el değiştirdi. Artık iktidar seçmeninin kendisi, iktidarın yapıp ettiklerinden, söyleme biçimden, bazı sorunlara yaklaşım tarzından endişe duymaya başladı. 31 Mart’ta bu konudaki kaygısını ima etmesinin de dikkate alınmamasına büyük bir öfke ile cevap verdi. İktisadi krizin seçmen davranışlarında yarattığı parametre değişimi, iktidarın bu anlamda gerçek sorunlarla ilgilenmeyip sadece iktidarda kalmakla alakadar olması kendi seçmeninin büyük bir endişeye kapılmasına yol açtı.

Yine önemli meselelerden biri, seçim sonrasına dönük yatırımlar yaparak, seçimi almaya oynuyormuş gibi yaptığı, bazen yumuşayarak bazen sertleşerek son derece kafa karıştırıcı bir kampanya yürüten iktidarın, ne yenilgiyi ne ortaya çıkabilecek yenilgi sonrasını yönetme kabiliyetinin kalmadığını gördük. Ülkeyi yönetme kabiliyetini daha önce kaybetmişti. Ekonomik kriz ve diğer bütün toplumsal kriz alanlarında yönetememe zaafını göstermişti. Şimdi kendi sorunlarını, kendi yenilgisini bile yönetemez hale geldiğini gördük. Bunu iktidarın kendi seçmeninde gördük. Muhalefet bu konuda bir konsolidasyon oluşturmuştu, 31 Mart’ta bunun işaretlerini vermişti. Ama iktidar seçmeninde de bu konunun öne çıktığını gördük. Kendi seçmeninin beklentisiyle ilişkisini kesmesi, tepkileriyle temas kurmaması ve bazı pozitif söylemler, Erdoğan’ın geriye çekilmesi gibi taktik hamlelerle seçmenin tekrar  kazanılabileceği fikri, siyasi bir çözüm üretmediği için hiçbir karşılık bulmadı. Hatta bu konuda atılan adımların hepsi ters tepti. Çünkü karşı karşıya kaldığı meseleyi, iktidar tamamen yanlış yorumladı. İktidarın büyük yenilgi aldığı bu seçime ilişkin tercihlerinin ne kadarı özgürdü, ne kadarı mecburiyetlerinin ürünüydü? Bu da bir tartışma noktası.

İktidar yenilgisi ne anlama geliyor?

2017 referandumda muhalefetin hayır oylarının İstanbul’daki toplam sayısı, İmamoğlu’nun aldığı oy sayısıyla nerdeyse aynı. Bu da hayır bloğunun neredeyse tamamının iktidarı yenilgiye uğratmak konusunda güçlü bir konsolidasyon ve mutabakat içinde olduğunu ve potansiyelinin de bu olduğunu gösteriyor. Ama iktidar cephesine baktığımızda o tarihlerde alınan evet oylarının epey altına gerilediğini görüyoruz. Bu da, referandumdan bu yana yavaş başlayan erimenin artık çok daha güçlü bir kırılmaya kayma seviyeye gelmesi demek. Düzenli ama yavaş ilerleyen çözülmenin artık saklanamaz büyüklükte ve geri döndürülemez bir şiddette kendini göstermesi diye tarif edilebilir. İstanbul’da yüzde 10’a varan oy farkı 31 Mart seçimlerinde Türkiye’nin 30 büyük şehrinde de benzer bir tablonun görünmesiyle birlikte düşünüldüğünde, bir yıl içinde 3 milyondan fazla oy kaybediyor olması iktidarın çok ciddi meseledir.

Bugün itibarıyla bir azınlık iktidarı söz konusudur. Hep iddia edildiği gibi, Türkiye’nin yüzde 51’ini temsil eden çoğunluğun -hatta bu 31 Mart için bile söz konusu edilmişti- bugün itibarıyla iktidarın kendini kandırdığı bir tablo olduğu ve hızla bunun değişebileceği bir sürecin içine girdiği söylenebilir. İktidar için çok sağlam görünen kimlik barajının, muhalefeti  düşmanlaştırarak sağlayabildiği konsolidasyon yönteminin artık kullanılamaz olduğu, bunun bir güvence olmaktan çıkıp, tam tersi tepki yaratan ve aslında iktidar aleyhine çalışan bir sürece evrildiğini görmemiz gerekiyor. Bundan sonrasını biçimlendirecek değişimlerle kayıp, sadece bir şehrin belediyesini kaybetmekle sınırlanmayacak. Üstelik de, iktidarın yaptığı hamlelerle bunu kendisi için büyük bir siyasi krize çevirmesiyle artık mevcut dengelerin hepsinin tartışma konusu olabileceği yeni bir durum yarattığını görmemiz gerekiyor. Artık yavaş ölüm tablosu hızla değişiyor.

Ezberlerin geleceği var mı?

Özellikle muhalefet çevrelerinde çok kullanılan bir argüman vardı: İktidar asla yenileceği bir seçime girmez, ya bunun önlemlerini almıştır ya da bunu kazanacağından çok emindir.  31 Mart öncesinde de bunlar söylendi. 31 Mart sonuçları tanınmadı seçim yenilendi.  Çok güçlü olarak herkes bu argümanı tekrar etmeye başladı. Ama öyle olmadı. Artık bu ezberin 23 Haziran itibarıyla çok geçerli olamadığını görmeliyiz. Kazanmak için her şeyi yapabilir. 31 Mart’tan 23 Haziran’a neredeyse kontrol panelindeki bütün düğmelere basarak çare üretmeye çalışan iktidarın kazanmak için her şeyi yapabileceğini gördük. Ama her şeyi yapabilir olmak bunları yaptığında sonuç alacağını garantisi değil. Sanıyorum 23 Haziran’da yıkılan en önemli ezber bu oldu.

Kendi gücünü koruyacak hamleler yapamıyorsa ya da siyasi çözümler üretemiyorsa, bazı taktik hamlelerle muhalefeti çatlatmak, bozmak, onlar içerisinde bir sorun ve sıkıntı yaratmak konusundaki gayretlerin de eskisi kadar kolay işlemediği, iki üç bildik hamleyle psikoloji ve motivasyonun bozulabildiği sihirli değneği de kaybetti. Bunun için çok uç noktalara da vardırdılar işi. Öcalan mektubu, o mektubun haberleştirilme ve ondan anlam üretme çabalarında iktidara yakın medyanın performansı izlendiğinde, bu konudaki ölçüsüzlüğün nerelere varabileceğini gördük. Ama bu hamleler hiç de beklendiği gibi sonuçlar vermedi, hatta tam tersi sonuçlar üretti. Kutuplaştırma siyasetinin bir tür mutlak kader gibi asla değiştirilemez ve dolayısıyla çok katılaşmış hiç yerinden oynatılamaz blok tavrının esnetilemeyeceği iddiasının da çok doğru olmadığı görüldü.  Seçmenin başka türlü düşünmesinin mümkün olabildiği, bunun illa yüksek ahlaki özelliklerle değil bayağı pragmatik gerekçelerle de mümkün olabildiği görüldü. Bu ezberlerin sonraki siyasi sürece taşınması bence o kadar kolay olmayacak.

İktidar için yakın dönem nasıl olacak?

İktidar bloğunda bir kırılma süreci zaten başlamıştı. Ben bunu iyice eskiye taşıyorum ama sadece ittifakla gidilip gidilmeyeceği tartışılan yerel seçim süreci bile pek çok kırılmayı peş peşe getirdi. Bu kırılmaların hepsinden iktidar önemli bir hasar alarak ilerledi.  Bu kırılmaları ve bu krizli süreci yönetme biçimi de, sorunlarını derinleştirdi ve kalıcılaştırdı. Bu devam edecek. Üstelik 31 Mart ile 23 Haziran arasındaki seçimi yenileme süreci nedeniyle, kendi iç krizini çözmeye dönük adımları atması, müdahale etmesi de gecikti. Şimdi bu müdahale gecikmesinin birikmiş enerjisi yüzünden daha sert yaşanmasını bekleyebiliriz. Özellikle bu süreci yöneten aktörler, bir tür hesap verme ve hatalarıyla yüzleşme tercihini kullanmayacakları için, muhtemelen bunu fatura edebilecekleri, hesabını soracakları bir takım adımlar atacaklar. Radikal bir kabine değişikliği, belki parti yönetim kademelerinde önemli revizyonlar ve belki ittifak içinde de başka bir tartışma zemini oluşabilir.

Hem Bahçeli hem Erdoğan erken seçimin önünü erken kesmek için açıklamalar yaptılar ama Bahçeli’nin açıklamasının içinde, “bu sistem tam işlemiyor” gibi -ki bu sistemin kapısını açan ve fiili durumu hukukileştirelim diyen de Bahçeli’nin kendisi- buna bir bakalım tartışmasının işaretleri görülüyor. Bir süredir  konuşulan ve seçim sonuçlarına göre biçimleneceği bilinen yeni parti girişimleri, AKP içindeki muhalif isimlerin tartışması da bir hararet kazanacaktır. Bunların neredeyse hepsi için siyasi karşılıklar yeteneğini kaybetmiş bir iktidar söz konusu. Dolayısıyla, bunlara kalıcı ve gerçek siyasi karşılıklar üretemediği için krizi çözmesi hiç kolay olmayacak. Ama daha önemlisi, kendi iç kriziyle baş edemezken, yine ertelenmiş pek çok memleket krizini de yönetmek zorunda. ya da yönetememeye devam etmek zorunda. Bu durumun kağıt üzerinde göründüğü gibi dört yıl sürecek seçimsiz bir tablo üretmesi hiç mümkün değil.

Muhalefet ne yapacak?

Muhalefet 31 Mart öncesinde yürüttüğü stratejiyle şunu gördü; iktidarı kendi başına bırakırsa daha kolay çuvallıyor. Onun üstüne üstüne gitmek, onu muhatap alıp tartışmaya çalışmak, siyaseti onun daha kolay oyun kurabildiği bir alana sıkıştırıyor ve bir tür sığlaşma yaratıyor. Ama eğer gerilim alanında iktidar yalnız bırakılabilirse, çıkışsızlık yüzünden çaresizliğini derinleştiriyor ve daha görünür hale getiriyor. Bunu 31 Mart öncesinde çok net gördüler.  31 Mart ile 23 Haziran arasında da iktidar seçmeninin önemli bir kısmının görmesini sağladılar. Dolayısıyla, şimdi bu iktidarın yenilgisini çok hızla yeni siyasi faydalara çevirmek için atak bir tutum çok gerçekçi olmayabilir. İlk duyumlar da, muhalefetin biraz yavaş hareket edeceğini, biraz da iktidarın kriz içerisinde çabalamasını ve oradan oluşacak tabloya doğru anlarda doğru müdahaleler yapmayı bekleyeceğini gösteriyor. Açıkçası gerçekçi olan da bu. Bu yüzden, mesela çok hızlı bir erken seçim talebinden çok, daha spesifik alanlarda iktidarı zorlamak kısa vade için daha elverişli gibi görünüyor.

Gezi’den başlayarak, muhalefet gösterdiği performanslar kadar yenilgileriyle de bir şeyler öğrenerek ilerledi. Bir sürü açıdan çok eleştirildi ama hem muhalefet aktörleri hem muhalefet seçmeni öğrenerek ilerledi. Siyasi alanın derinleşmesi ile daha avantajlı hale geldiğini, tekçi siyaset zorlamasına karşılık üretmenin çok doğru olmadığı tersi bir dilin daha çok sonuç alabildiğini öğrendi. Bir arada bulunma biçimleri açısında da, çok sayıda deneyim yaşadı. Çeşitli bir arada bulunma formları bazen önüne geldi, bazen üretti, bazen zorlandı ama bunların hepsi öğrenme süreçleriydi. Bundan olumlu bir bilanço çıktı. İktidarın HDP’yi yalnızlaştırma siyaseti tam ters bir etki yarattı. HDP ve HDP seçmeni bütün siyasi süreçlerin en kritik aktörü haline geldi. Bu bile sürecin kendiliğinden bir kazanımı olarak düşünülebilir. Muhalefetin birlikte olabilmesinde sürekli Kürtlerin sınava sürülmesinin çok gerçekçi olmadığını muhalefetteki çoğu insan fark etti. Bu konudaki alerjiler büyük ölçüde azaldı. Bu çerçevede bakılınca, muhalefetin kendi deneyiminden Türkiye’nin yeni oluşacak tablosunda kapatılan siyasi alanı  yeniden açmak üzerine yapılan kurguların seçmende de biraz karşılık bulmaya başlaması bir umut yaratıyor, bir ışık veriyor. 

Seçimin artçı etkileriyle ilgili zaten yeniden konuşmamız gereken pek çok başlık açılacak. Şimdilik ilk resmi bu beş soruyla böyle çizmiş olalım. Tekrar iyi haftalar.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar