Daron Acemoğlu & James A. Robinson: İstanbul, demokrasinin nasıl kazanılacağını gösterdi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Birlikte Ulusların Düşüşü adlı kitabı kaleme alan dünyanın önde gelen iki ekonomisti, MIT’den Daron Acemoğlu ile Şikago Üniversitesi’nden James A. Robinson’ın 25 Haziran 2019’da project-syndicate.org‘ta çıkan yazılarını Okan Yücel çevirdi.

Daron Acemoğlu
James Robinson

Büyük kısmı Erdoğan tarafından atanan YSK, İstanbul seçimlerini iptal ettiği zaman bütün dünya endişelenmekte haklıydı. Ancak bu oylamanın ardından endişelenmesi gereken kişi ise Cumhurbaşkanı Erdoğan. 

31 Mart’ta yapılan yerel seçimler büyük ölçüde Erdoğan’ın otoriter yönetimi için gerçekleştirilen bir referanduma dönüşmüştü. CHP’nin başını çektiği muhalefet bloğu üç büyük şehri de kazanırken İstanbul en büyük ödül olmuştu. Sembolik öneminin de yanında ciddi bir güç ve kaynak anlamına gelen İstanbul için Erdoğan da şöyle demişti: “İstanbul’u kazanan Türkiye’yi kazanır.”

Siyasî kariyerinde İstanbul Belediye Başkanlığı ile yükselişe geçen Erdoğan, Brezilya, Polonya, Macaristan, Filipinler veya başka ülkelerin popülist liderleri gibi, hoşuna gitmeyen bir sonucu değiştirmek için her şeyi yapmaya hazır görünüyordu. Muhalefet ise boykot çağrılarını görmezden geldi ve ikinci seçimde daha güçlü bir zafer elde etti. 1994’ten beri İstanbul’u, 2002’den beri ülkeyi yöneten AKP’nin adayı Binali Yıldırım’ın rakibi Ekrem İmamoğlu oyların yüzde 54’ünü alarak seçimi kazandı.

Bu seçim sonuçları, İstanbul’un da Türkiye’nin de ötesinde bir anlam taşıyor; çünkü otoriter popülizmin en zayıf noktasını bize gösteriyor: Seçim sandığı. Bugünün liderleri geçmişte Latin Amerika, Güney Asya veya Türkiye’de olduğu gibi postal ve askerî kıyafetler giyip gücü darbe ile elde eden insanlar değiller. Şili’de Augusto Pinochet gibi dünyanın pek çok yerinde farklı demokrasi düşmanları ele aldıkları gücü; şiddet kullanarak, düzenli olarak insan öldürüp işkence ederek, kendisine itiraz eden herkesi hapse atarak kullanıyorlardı. 

Zıt bir biçimde son yirmi yıldaki popülist otoriter liderler iktidara seçimle geliyorlar ve genellikle de muhaliflerini öldürmüyorlar. Pek çok yerde, toplumun ekonomideki kötü durumdan şikâyetçi olmasını ve ciddi boyuta varan kültürel bölünmeleri kullanarak seçimleri kazanıyorlar. İktidara geldikten sonra seçimlerde aldıkları destek ile kendi yönetimleri meşrulaştırıyorlar. Kendilerine oy atan seçmenleri diğer seçmenlerden daha değerli olarak tanımlıyorlar.

Buradaki sorun ise, sivil haklara gösterilmesi gereken saygının olmayışıyla beraber seçmenleri kutuplaştırmaya dayalı bir stratejinin aynı zamanda adil ve serbest seçimlerin gerçekleştirilmesinin de önüne geçmesi. Yine de hatırlamakta fayda var ki çoğunluğun desteğine olan güvenden dolayı seçimler iptal edilebiliyor ve iktidarı övmesi için medya baskı altında tutulabiliyor.

Erdoğan iktidara gelirken, siyasî olarak dışlandığını, ekonomik olarak zayıf olduğunu ve kültürel değerlerinin hafife alındığını hisseden daha dindar, daha az Batılı, daha az eğitimli insanların desteğini almıştı. 

İktidara geldikten sonra Erdoğan toplum içindeki popülaritesini defalarca vurgularken geride kalan on yedi sene boyunca büyük seçim zaferleri elde etti. Ancak giderek daha da otoriterleşti. Türkiye’nin televizyon kanalları ve yazılı medyasının en ufak bir bağımsızlığı bile kalmadı. Bürokrasi, yargı sistemi ve güvenlik güçleri tamamen Erdoğan’a sadık insanlar tarafından kontrol ediliyor.

İstanbul seçimlerine kadar bu kusurlu oyun alanı Erdoğan’ın seçim kazanmaya devam edeceğini ve meşruiyetini de aldığı bu destek üzerine inşa edeceğini gösteriyordu. Ancak 2015 Haziran seçimlerinde AKP meclisteki çoğunluğunu kaybettikten sonra Erdoğan yine üstelemişti. Cumhurbaşkanı olarak koalisyon görüşmelerini engellemiş ve ülkeyi çok daha baskıcı ve kutuplaşmış bir ortamda ikinci bir seçime götürmüştü. Bu seçimlerden de galip çıkınca otoritesi ve meşruiyeti sorgulanmamaya devam etmişti.

Erdoğan’ın İstanbul seçimlerini tekrarlatma isteği de aynı mantıktan kaynaklanıyordu. Ancak kaybettikten sonra en zayıf noktası da açığa çıktı: Seçimle kazanan seçimle kaybeder. İşte bugünün popülist otoriterlerinin kaybetmek zorunda olduğu ve demokrasinin yeniden inşasının başlaması gereken alan tam da burasıdır.

Günümüzdeki tek istisna Venezüela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’dur. Ancak Maduro ilk başta iktidara seçimle gelse de gücü her zaman asker üzerindeki hakimiyetinden kaynaklanıyordu, dolayısıyla kendi meşruiyetini halk desteğine dayandıramıyordu. Brezilya’daki, Filipinler’deki veya başka ülkelerdeki yönetimler tek tip değiller. Hem onlar hem de Türkler için İstanbul seçimleri önemli dersler barındırıyor.

CHP, uzun yıllardır kendi geleneksel katı sekülerizmine tutunarak hareket ettiği ve yeni bir politika geliştiremediği için AKP’ye karşı verimli bir muhalefet organize edemiyordu. Ancak bu durum, pozitif bir kampanya yürüten, refahı artırmaktan, daha iyi belediye hizmetlerinden, israfı azaltmaktan, yolsuzluğa son vermekten ve nihayetinde demokrasiyi yeniden kurmaktan bahseden Ekrem İmamoğlu ile son buldu. İmamoğlu, toplumu gerileten ideolojik hatların ve kutuplaşmanın sınırlarını aşabildiği için kazandı. İnsanların hayat kalitesini arttırmaya yönelik bu pragmatik strateji, dünyanın her yerindeki popülistler için ciddi bir tehlike oluşturabilir.

Elbette ki bu sonuçlar AKP döneminin bittiği anlamına gelmiyor. Erdoğan 2023’e kadar herhangi bir seçim ile yüzleşmek zorunda değil ve partisi de parlamento çoğunluğuna sahip. İnandırıcılığını artırmak için CHP, bunları hayata geçirmesini engellemeye çalışacak Erdoğan’a rağmen verdiği sözleri tutacak adımları atmak durumunda. Popülistler güçlerini gerçek acılar vasıtasıyla elde ederler. Bu acıları görmezden gelen değil, bu acılara cevap veren muhalefet hareketleri demokrasiyi, onu gasp eden popülistlerden geri alabilirler.  

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus