Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (60): Beştepe’ye giden CHP’li

“5 Soru 10 Cevap” programının 60. bölümünde Kemal Can şu sorulara yanıt aradı:

-  "Beştepe’deki CHP’li” haberi, gazetecilik açısından ne gösteriyor?
- Erdoğan’la gizli görüşme iddiasını siyasiler nasıl yönettiler? 
- Süreç kime yaradı, kim hedefteydi, kim zarar gördü?
- Bu çalkantıdan elde ne kaldı, nasıl bir sonuç beklenir?
- Siyasi kilitlenme böylesi anahtarlarla açılabilir mi?

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba iyi haftalar. Bu hafta başlıkta gördüğünüz üzere Beştepe’ye giden CHP’li haberini ya da komplosunu konuşacağız.

 “Beştepe’deki CHP’li” haberi, gazetecilik açısından ne gösteriyor?

Sözcü gazetesinden Rahmi Turan böyle bir iddiayı isim belirtmeden gündeme getirdi. Sonra çok hızlı biçimde bu konudaki bilgiler art geldi. Tartışma 4-5 gün içinde yeni bir boyutlar eklenerek ilerletildi.  Haberin siyasi içeriğinden bağımsız olarak gazetecilik tarafı, bunun ne kadar haber olduğu, yani kaynağı belirsiz, yeterli kaynaktan doğrulanmamış, muhataplarına sorulmamış  bir haber olarak gündeme geldiği için işin gazetecilik tarafı da konuşuldu. Benim gazetecilik yaklaşımım açısından önemli bulduğum temel bir mesele var. Eğer birisi size kimsenin bilmediği bir şey söylüyorsa, gazeteci merakı ilk önce, ilk soruyu kendisine sormalı: Neden bana söylüyor? Bu olayda bunun böyle gelişmediğini gayet açık görüyoruz. Çünkü ilk yazılan köşe yazısında kaynak saraya yakın biri olarak belirtiliyordu, daha sonra bunun aslında bir gazeteci olduğu ortaya çıktı. Daha sonra da o gazetecinin kaynağının da bir CHP’li olduğu söylendi. Dolayısıyla ilk andan itibaren haberin kendi kuruluşu içindeki bilgiler yanlıştı. İddia edilenleri bırakalım kendisiyle ilgili bilgiler dahi yanlıştı.

Bu ilk defa gördüğümüz bir şey değil. Medyanın manipülasyon amaçlı kullanılmasının ilk örneği değil, son da olmayacak muhtemelen. Hatta siyasi gündemde bu tür vakalarla daha fazla karşılaşacağımız bir sürece doğru ilerliyoruz gibi görünüyor. Fakat çok açık biçimde bu hadise, sadece iktidarın medya üzerinde yarattığı baskı ya da gazetecilik faaliyetini engellenmeye çalışılması değil, gazetecilik meselenin muhalefet tarafında olduğunu iddia edenler açısından da önemli hasarlar aldığını, almaya devam ettiğini gösteren bir vaka. İnsanların siyasi kanaatlerini oluştururken referans oluşturan, onların kararlarını vermesinde rehberlik edebilecek gazetecilik tıpkı siyasi alanda olduğu gibi giderek daralıyor. Buna karşılık her türlü alanda, -hani çok klasik tabiriyle kötü para iyi para kovar benzeri- kötü gazetecilik iyi gazeteciliği, kötü siyaset iyi siyaseti kovuyor. Bu yüzden vakanın siyasi sonuçları dışında gazetecilik mesleği açısında da kötü bir deney olarak kenara konmasında, belki de bazı dersler çıkartılmasında fayda var. Bu böyle bir not olarak koyalım. 

Erdoğan’la gizli görüşme iddiasını siyasiler nasıl yönettiler?  

Daha henüz isim açıklanmamışken, Muharrem İnce hızlı adım atıp çıkış yaptı. Kılıçdaroğlu bir TV yayınında bu tür gelişmelere şaşırmadığını, beklediğini ve bildiğini ama isim açıklamasının doğru olmayacağını söyledi. Daha sonra Rahmi Turan bu ismin Muharrem İnce olduğunu söyledi. İktidara yakın medyada daha da köpürtülen iddialar devam etti. Bunlar haberin gazeteci kaynağı olan Talat Atilla üzerinden yayıldı.  Bir takım plakalardan bahsedildi, Cumhurbaşkanlığı o araç plakalarının aslında var olmadığını söyledi. Aslında bunlara baktığımızda büyük bir medya skandalı olarak hafızalarda kalacak olay, siyasilerin meseleyi ele alış ve yönetme biçimleri açısından, kimi becerisizlik kimi yeteneksizlik kimi de niyetlerini saklayamamak şeklinde özetlenebilecek performansları açığa çıkartı. Taksim’de kendini yakmak, Cumhurbaşkanlığını bırakmak gibi kumar masası terminolojisini bir kenara bırakırsak, genel olarak bütün siyasi aktörlerin olayı siyasi alanı koruyacak şekilde yönettikleri söylenemez. Mağdur olduğunu iddia edenler, bu olayın çok önemli olduğunu söyleyenler, önemsiz bulanlar kötü yaklaştılar, kötü yönettiler. Kılıçdaroğlu’nun daha sonra yaptığı “Ben biliyorum değil olayın olmasına hayret etmem demek istedim” dediğini düşünürsek bunun çok dikkatli, doğru anlaşıldığından emin olacak biçimlerle söylenmesi gerek.

Öteki taraftan baktığımızda, cumhurbaşkanlığını masaya sürüp “eğer doğru çıkmazsa genel başkanlığı bırakır mısın” diye Kılıçdaroğlu’na rest çeken  Erdoğan’ın çok kısa süre önce, muhalefeti bozmayı bir yakın siyasi hedef olarak açıklamış olması ve diğer muhalefet partilerinin içine elini uzatan bir takım girişimleri olduğunun bilinmesiyle beraber değerlendirilince bir tür niyet itirafı olarak da okunabilir. Diğer aktörlere baktığımızda, özellikle Muharrem İnce’ye, partiyi korumak için dikkatli davranıyorum diyerek aslında kendi mağduriyetini öne çıkartıp cumhurbaşkanı adaylığı sürecini de yeniden tartışmaya sokması da, açıkçası kendisine yapılmış basit bir komplodan başka bir içeriğe büründürmesi anlamına geliyor ki, bu sadece haklı bir savunma refleksi olarak algılanmıyor, daha önemlisi kullanılmıyor. Bu çerçeveden baktığımızda medyada çok kötü bir notla kayıtlarda girecek bu vak,a siyasiler için de her biri için niyetleri varmak istedikleri nokta ne olursa olsun çok başarılı yönetilmiş olduğu söylenemez.

Süreç kime yaradı, kim hedefteydi, kim zarar gördü? 

Bugün hem gazeteduvar’da Ülkü Doğanay’ın hem de kendi bloğunda Murat Yetkin’in eğer bir komplo söz konusu ise kimin işine yaradı ve kime karşı yapılmış gibi görünüyor diye değerlendirme yazılarında, çoğuna katıldığım bir yaklaşım ortaya çıkıyor: Bu işin görünürdeki kısmı –İnce’nin kendisine karşı yapıldığını söylemesine rağmen- aslında hedefinde Kılıçdaroğlu’nun olduğu bir sonucu gösteriyor. İki yazıda da gerekçeler ve belirtile konusunda daha ayrıntılı değerlendirmeler var. Komplonun mağduru olduğunu iddia edenlerle, bu gelişme karşısında zarar görmesi için öne sürülen isimlere baktığımızda, görünür hedeflerle dolaylı hedefler açısından farklı sonuçlar doğurmaya uygun biçimde kurgulandığını anlıyoruz. Çoğu komplo zaten bir gerçekle yola çıkar ve komplo olarak devam eder. Bazen tamamen gerçek dışı komplo kurulur ve o bazı gerçekleri ya da bekleyen süreçleri ateşler.

İnce katıldığı TV programlarında kongre sürecinde kendisini durdurmak için bunu yapıldığını söylüyor. Sonuç itibariyle baktığımızda gündemde üst sıralarda olmayan bir isim olarak birden gündemin başına yerleştiğini görüyoruz. Buna karşılık özellikle Kılıçdaroğlu’nun bundan bir fayda elde etmesinin çok gerçekçi olmadığını görüyoruz. Çok da mükemmel olmayan -aslında belki de sonuç üretmesi içinde mükemmel olmaması için özel olarak tasarlanmış- bir komplo ile karşı karşıya olabiliriz. Ama daha temel bir sorun var: Bu CHP’nin içindeki bir komplo mu? Kongreye ilişkin bir gelişme midir? Yoksa bu muhalefet bloğunu ve muhalefet partilerinin içini de karıştıracak genel seçime ilişkin mi? Tabi bunlar birbiriyle ilişkili ama komploya dahil olma ve bunu konuşma heveslerine baktığımızda, açıkçası daha genel hedeflerin öne çıktığını görüyoruz. 

Bu çalkantıdan elde ne kaldı, nasıl bir sonuç beklenir? 

Beştepe’ye daha önce çıkan CHP’liler oldu. İnce de adaylığı sürecine Erdoğan ile görüşmeyle başlamıştı. Yenikapı’ya Kılıçdaroğlu gitti. Son olarak Suriye harekatında gördüğümüz üzere CHP’nin iktidarla yan yana davrandığı da oldu. Beştepe’ye birinin gitmiş olması ya da olmaması değil, tartışma oradaki yapılan konuşma ve bunun gizli cereyan edip etmemesi üzerinden geçiyor. Burada tabi bir takım olağan şüpheliler var. Çeşitli spekülasyonlara açık ve geniş bir şüpheliler havuzu oluşmuş durumda. Hedef aldığı birine ne yaptığı ya da bundan faydalanmış birisi varsa ona ne yarar sağladığından daha genel sonuçlar üreten meseleler bunlar. Yani bundan fayda umanların istedikleri alamaması, zarar etmesi beklenenlerin düşünüldüğü kadar hırpalanmamasının bir takım siyasi sonuçlar elbette olur. 

Böyle bir şeyin siyasi zeminin ana gündemi haline gelmesi / getirilmesi daha genel olarak hakikaten bir fenalık Türkiye için. Uzun süredir son derece daralmış siyasi alan açısından negatif bir şey. Beştepe’ye gidenler çok oldu. Sadece CHP’li siyasetçiler açısından bakmayalım. Gazete yönetimini değiştirmek için gidenler de oldu. Baro başkanlarından gidenler de oldu. Kulüp yöneticileri de gitti. Merkezileşen siyasi alanı kontrol için hemen her alana elini uzatan bir siyasi iktidarın olduğunu biliyoruz. Böyle şeyler aslında kimseyi şaşırtmıyor. Kimse olur mu öyle şey demiyor. Bir tek Beştepe yalanladı, “biz kimsenin işine karışmıyoruz” dedi ama iktidarın yakınındaki insanlar için bile şaşırtıcı değil. CHP içinde birbirlerinin ayağına çelme takmalar, ahlak kurallarına uymayacak bir takım işler yapılıyor mu? Evet yapılmıştır, yapılmaya da devam edecektir. Bütün bunların toplam bir sonucu var. Zaten oldukça daralmış, kirlenmiş siyasi alanı daha da bulanıklaştıran bir tablo. Bu net bir sonuç. 

Siyasi kilitlenme böylesi anahtarlarla açılabilir mi?  

Kimin kurduğu çok önemli değil ama bu komplo etrafından kurulan tartışmaya katılma hevesinin iktidar tarafında daha yoğunlaştığını görüyoruz. Özellikle iktidara yakın medyanın yoğun biçimde köpürttüğünü, daha önce yayınlarında hiç yer vermedikleri bazı CHP’liler için canlı yayınlar yaptıklarını, tartışma programları düzenlediklerini görüyoruz. Buradan bir şey okuyabiliyoruz. Burada kimin kurduğunu net biçimde anlayamazsak bile kimin faydalanmaya çalıştığını gayet net görüyoruz. Çünkü siyaset nerdeyse tamamen siyaset dışı alanlarda kuruluyor, hatta sınırların dışında kuruluyor. Suriye harekatının iç politikaya etkilerini tartıştık. Oy hareketlerine nasıl etkisi olduğu üzerine değerlendirmeler,  araştırmalar yayınlandı. Siyaseti siyasi alanın dışına itme meselesi yeni değil ve oldukça kökleşmiş durumda. Ama yerel seçimlerin gösterdiği en önemli sonuç; tıpkı gerçeğin bir zaman ortaya çıkma huyu gibi, siyasetin de etkisini bir biçimde açığa çıkartma gibi bir özelliği var. Ne kadar siyasi alanı kapatırsanız kapatın, ne kadar siyasi alanı bir cendereye çevirirseniz çevirin, siyaseti ne kadar uzaklara kaçırırsanız kaçırın, hayatın içinde yürüyen sorunlar, talepler, beklentiler etki yaratmaya başlıyorlar. Bazen dünyanın çeşitli yerlerinde gördüğümüz gibi patlamalar şeklinde yaşanıyor. Bazen dramatik oy değişiklikleri olarak yansıyor. Ama mutlaka sonuç üretiyor.

Bugün Türkiye’de siyasi iktidar, uzun süredir kendi avantajına olan siyasi kilitlenme ve oy katılığı halinin aleyhine döndüğünün farkında. Ne demek istiyorum? Bir süre önceye kadar hep konuşulan şu idi; muhalefet iktidar bloğundan oy alamıyor, orada katı bir blok var ve bir siyasi değişimin önü kapalı. Şimdi düzenli olarak erimesini tersine çeviremeyen ve aslında kendisi karşısına yer alan katılaşmayı kıramayan, muhalefet bloğunu bozmaya çalışarak bunu dengelemek isteyen bir iktidar var. Üstelik kendi içinden çıkacak iki parti girişimi -ki önümüzdeki günlerde hızlanacaklar- ile birlikte kırılmaz bloğunun içinde başlayarak çözülmesi dinamiğinin de tehdidi altında. Dolayısıyla, bu tür siyaset dışı anahtarlara ihtiyacı var,  zira siyaset üreterek bu kilitlenmeyi açacak enstrümanlara sahip değil. Siyaset dışı enstrümanları kullanma ihtiyacı daha çok iktidar tarafında var. Bunun karşısında muhalefetin de aynı tür enstrümanları kullanıyor gibi görünmesi çok aleyhine bir durum. Şu anda Türkiye’de açık siyasete yakın olan kazanacak, kapalı siyasete oynayan kaybedecek. Geçici başarılar elde ediyor gibi görünse de. 

Şimdilik bu kadar diyelim.

Tekrar iyi haftalar. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar