Mustafa Yeneroğlu farkı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

AKP’den istifa eden İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu ile cumartesi günü yaptığımız söyleşi toplumun farklı kesimlerinin ilgisini çekti ve büyük ölçüde olumlu tepkiler aldı. Yeneroğlu’nun farkı nedir?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Cumartesi günü bu stüdyoda Adalet ve Kalkınma Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilen, aynı zamanda MKYK üyeliği yapan, bir dönem TBMM’de İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı yapan, daha sonra yakın bir zamanda istifa edip ayrılan Mustafa Yeneroğlu ile bir yayın yaptım. Tam bir saat süren bir yayındı. Çok geniş bir ilgi gördü, farklı kesimlerden çok ilgi gördü. AKP’den ayrılanlar, hâlâ AKP’nin içerisinde kalanlar da var ama muhalifler, değişik partilerden muhalifler şaşırdı. Açık söylemek gerekirse ben de şaşırdım. Şöyle şaşırdım: Zaten duruşunu bildiğimiz birisiydi. Bir iki röportajı da çıkmıştı. Ama yayın sırasında beklediğimin ötesinde bir olayla karşılaştım, itiraf edeyim. Bu kadar geniş ilgi görmesinde, söylediklerinin bu kadar dolaşıma girmesinde benim katkımın çok fazla olduğunu sanmıyorum. Çünkü Mustafa Yeneroğlu gerçekten –nasıl söyleyeyim– düşüncelerini çok berraklaştırmış, çok sistemleştirmiş, hazır ve dolu bir durumdaydı. Birçok şeyi peş peşe sıraladı. Bunları yaparken de, benim görüşüme göre öyle “siyasetçi ucuzluğu” diye söylenebilecek bir tutum içerisinde olmadı. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum. Birçok kişiyi şaşırttı, ama öncelikle o yayını yapan kişi olan beni de şaşırttı. Bir şeyler bekliyordum, ama bu kadarını açıkçası beklemiyordum. Bu kadarı derken, genellikle insanlar bunları bir ifşa olarak görüyorlar, böyle birtakım gerçeklerin dışa vurulması. Burada kendisinin anlattıkları içerisinde hiç gizli kapaklı bir şey yoktu. Her şey, herkesin gözü önünde olan şeylerdi. Ama herkesin gözü önünde olan, yaşanan şeylerin analizini, eleştirisini çok derli toplu, kapsamlı ve vurucu bir şekilde yaptı. Dolayısıyla o bir ifşa değil, aslında bir tahlil yaptı. Ama içeriden birisi olarak tahlil yaptı. Ve tahlilini değerli kılan hususlardan birisi de aslında onun söylediklerinin bir anlamda bir meydan okuyuş olması. Meydan okuyuş lâfı Türkçe’de farklı farklı kullanılıyor. Benim kullanımımda böyle bir savaş çağrısı gibi değil; gerçeklerin birilerine, sorunların birilerine, özellikle sorunu yaratanların, onun sorumlularının yüzüne karşı söylenmesi olayı o anlamda çok değerliydi.

Şunu vurgulamak istiyorum: Başka yayınlarda da söyledim, ben bir anlamda gazeteci olarak şanslı bir insanım. Bu olay da böyle oldu. Çünkü ben kendisiyle birkaç aydır yayın yapmak istedim. Partiden ayrılması öncesinde, sorunlu olduğu zamanlarda başladı. Hatta bir iki kere gün de saptadık. Ama onun son anda gelişen birtakım işleri nedeniyle ertelendi. Bu arada Karar gazetesinde çok geniş bir röportajı çıktı, vs… Ve ben tam umudu kesmişken, hatta galiba çıkmak istemiyor diye düşünürken, kendisi tekrar hatırlattı. Ve hızlı bir şekilde cuma günü konuştuk, cumartesi günü yayını yaptık. Ve iyi de oldu. Herhalde o ilk konuştuğumuz zamanlarda yapıyor olsaydık, özellikle ondan kaynaklanan nedenlerle bu kadar etkili bir söyleşi çıkmayabilirdi. Bir diğer husus da şu ki — kendisi de yayından sonra bunu bana söyledi: Bu söyleşinin bu kadar yankı bulmasının nedeni ne? Başka yerlerde de konuştu, örneğin Karar‘da. Bu husus bence ayrıca bir önem taşıyor. O da şu: Hangi mecrada neyi nasıl söylediğiniz her zaman için çok önemli. Karar gazetesini çıkartanların hemen hemen hepsi eskiden beri tanıdığım, arkadaşım. Onların bir ağırlığı muhakkak var; bir duruşları da muhakkak var ve onların duruşlarıyla Yeneroğlu’nun duruşu bayağıdır bir yakınlık da gösteriyor. Birbirine yakın insanlar olduğunu söyleyebiliriz. Orada verilen bir röportajın tabii ki bir anlamı var. Ama Medyascope‘ta yapıldığı zaman bunlar, çok daha geniş bir kesime hitap ediyorsunuz. Karar gazetesinin de olabildiğince herkes tarafından okunmayı hedefleyen bir gazete olduğunu biliyorum, ama eninde sonunda profili nedeniyle, çıkartanlar, yazanları nedeniyle öyle bir algıya yol açabiliyor. Bizim için de belki birilerinin kafasında böyle bir şey vardır. Ama biz başından itibaren burada kutuplar üstü, çatışmalar dışı, mahalleler dışı bir yayın çizgisi izlemeye çalışıyoruz. Bunu büyük ölçüde başardığımızı düşünüyorum. Hatta bahsetmişimdir, tekrar söyleyeyim, cuma günü Gelecek Partisi’nin toplantısına gittiğimde orada o partinin kurucuları arasında ya da destekçileri arasında, bizim yaptıklarımızdan haberdar olan ve takdir ettiğini söyleyen şaşırtıcı derecede çok sayıda insan vardı. Normalde şöyle bir şey olabilir: Medyascope zaten bilmem şu mahallenin insanları, dolayısıyla diğer mahallenin insanları ona bakmaz falan, izlemez, ciddiye almaz — böyle bir şey yok. Başkaları ne yapıyor bilmiyorum, ama biz bunu bir strateji olarak benimsedik. Bunu bir piyasa stratejisi olarak değil, yurttaşlık stratejisi olarak, gazetecilik stratejisi olarak benimsedik. Kutuplaşmalara esir olmamayı benimsedik ve bunu yapıyoruz. Dolayısıyla burada Yeneroğlu konuştuğu zaman gerçekten Türkiye’de toplumun her kesimine ulaşma imkânı bulabiliyor ve bulduğu anlaşılıyor. Yurtdışından da çok sayıda tepki geldi. Genellikle olumlu, bazen tabii ki olumsuz. Bütün bunlar aslında mecra meselesinin de önemini bence gösteriyor. Birincisi bizim “yeni medya” diye adlandırılan bir mecra olmamız. İkincisi siyasî olarak herhangi bir angajman içerisinde olmamamız ve olmamak konusundaki ısrarımız. Bir de gazeteciliği olabildiğince profesyonel ve nitelikli bir şekilde yapmaya çalışmamız. Evet, reklam kısmını kapatalım, tekrar olayın kendisine dönelim.

Yeneroğlu’nun farkı nedir? Onun farkı aslında başından itibaren gözükmüştü. Hukukçu kimliği, insan hakları konusundaki tavizsiz duruşuyla zaten bir fark yaratıyordu. Birtakım şeyleri, doğruların arkasına “ama” ekleyerek onları esneten tür siyasetçilerden olmadığı biliniyordu. Burada yaptığımız yayında, daha yayının en başlarında –ki o noktaya ben yayının bir aşamasında gelmeyi düşünüyordum, ama bana bu fırsatı tanımadan kendisi iki önemli farkı vurguladı–; ilkin, “özeleştiri” dedi, adını koydu. Şimdi AKP’den kopan ya da kopacak olan çok insan var. Davutoğlu bunlardan birisi, partiyi kurdu. Babacan bunlardan birisi olacak, partisini kuracak. Başkaları da var. Bunların büyük bir kısmında özeleştiri diye bir kavram yok. Genellikle eleştiri var, şikâyet var ve genellikle de herkesin bir miladı var. O milat ne? Kendilerinin etkili olduğu dönem, ama sonra kendilerinin etkisizleştirildiği dönemde işlerin kötü gittiği gibi bir yaklaşımı dile getiriyorlar — ki bu Davutoğlu’nda çok daha bariz bir şekilde ortada. Pelikan tarafından tasfiye edilmesinin ardından AK Parti’nin davadan saptığı gibi bir çizgisi var. Dolayısıyla özeleştiriden ziyade eleştiride ısrar ediyorlar. Yeneroğlu’nun özeleştiri sözünü, hareketin içindeki ötekilere yönelik değil, kendisini de içine katarak söylemiş olması var. Yani hatalardan bahsediyor ve hataların öznesi olarak “biz”i kullanıyor. Yani “onlar” demiyor. “Birileri işi kötüye götürdü” demiyor. Hep birlikte yapılmış bir hatalar zincirinden bahsediyor. O anlamıyla duruşu bir kere farklı. Hâlâ bekliyoruz ki, Davutoğlu’nun yapmayacağı anlaşıldı, bakalım Babacan ve ekibi ne derece bir özeleştiri pozisyonunda başlayacak? Onu bekliyoruz. Hâlâ emin değiliz. Ama şimdi Yeneroğlu çıtayı öyle bir yere çıkarttı ki, tek başına –bu da ilginç–, tek başına çıkarttı — ki o çıtanın altındaki herkesin değeri düşecek. Ne kadar iddialı çıkış yaparlarsa yapsınlar, Yeneroğlu’nun söyledikleri, duruşları var. “Siz öyle diyorsunuz ama, Yeneroğlu şunu demişti, şöyle demişti” denecek. Böyle bir husus var.

Bir diğer önemli fark, dindar kimliğini hiçbir zaman gizlemeyen, ama dindar kimliğini bir ayrıcalık gibi de sunmayan birisi. Avrupa’da Milli Görüş teşkilatlarında yetişmiş birisi. Avrupa’da, Almanya’da büyümüş birisi, o kültürün içerisinde. Ama dindar kimliği ile, İslâmî hareketin içerisinden –ki Avrupa Milli Görüş Teşkilatı gerçekten harbi İslamcı bir yapıdır; birçok vesileyle onların faaliyetlerini izleme ve önde gelenleriyle konuşma imkânım oldu–, öyle bir yapının içerisinden çıkmış birisi olarak açıkçası İslam ve İslamcılık konusundaki duruşu beni ayrıca şaşırttı. Ve de açık söylemek gerekirse, hiç gizlenecek bir şey yok, takdir ettim. Yani şöyle bir şey: Bazı insanlar şöyle bir pozisyon alabiliyorlar. Türkiye’de de oluyor. Bu İslamcılık’tan kopuşları yaşıyorlar ve bu İslamcılık’tan kopuş sanki İslam’dan da kopuşmuş gibi. Yani lâdinî denir, din dışılığa doğru kendini çeken insanlar var. Bu tabii ki onların kendi tercihidir, saygıyı hak ediyor. Ama kendilerini başka bir alana taşıyorlar. Burada ilginç olan, Yeneroğlu örneği aslında Türkiye’de sayıca çok olduğunu düşündüğüm, birçok vesileyle dile getirdiğim, yazılarımda da yazmıştım, kitaplarda da yazmıştım, 90’lı yıllarda Türkiye’de şekillendiğini düşündüğüm yeni muhafazakâr ama aynı zamanda demokrat ve demokratlığını muhafazakârlığının önüne çıkartan, yani demokrat-muhafazakârlar –bunların sırası önemli–, demokratlığını muhafazakârlığının önüne çıkartan insan tipi kafamda teorik olarak vardı, onun bir gerçeğe dönüşmüş hali olarak gördüm. Bu çok önemli bir fark. Aslında böyle çok insanın olduğunu biliyorum, görüyorum da. En son yurtdışına gittiğimde, Almanya’da yetişmiş, İslamcı hareketin içerisinde yetişmiş ama demokrasiyi her şeyin önüne koyan birtakım gençler ile tanıştım. Onlarda da gördüm. Türkiye’nin değişik yerlerinde de gördüm. Özellikle Kürtlerde, Kürt İslamî hareketler içerisinden çıkanlarda çok bariz bir şekilde gördüğüm bir husus. Ve bunu da hem bir şahıs olarak görüyorsunuz, hem de aslında milletvekili kimliği ile, kanaat önderi kimliği ile bir tür sözcü olarak görüyorsunuz. O anlamda demokrasiden uzaklaşmayı hiçbir şekilde meşrulaştırmaya yanaşmayacak bir duruş gördüm. Bu çok farklı bir şey. Türkiye’de özellikle İslamî hareket içerisinden gelip demokrasiyle bir şekilde ilişki içerisine giren, flört eden ya da onunla bağdaştığını söyleyen, benimsediğini söyleyen insanların önemli bir kısmında şu ya da bu nedenle bundan uzaklaşma, askıya alma, “O kadar da değil” deme eğilimi olabiliyor. Ama Yeneroğlu’nda o yoktu. Mesela Davutoğlu’nda bu var. Davutoğlu bütün konuşmalarında demokratik formüller çiziyor, resmediyor, ama bir yere devlet aklını sıkıştırıyor ve devlet aklının olduğu yerde de biliyorsunuz ilk kurban olan temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti ve demokrasi oluyor. O anlamdaki duruşu bence çok değerli.

Bir diğer husus, kendisi otoriter rejimlerin inşasında Türkiye’nin otoriterliğinin bayağı ileri bir aşamasında olduğunu söyledi. Bu özellikle altı çizilmesi gereken bir husus. Bunun öncelikle korku ile değil, öncelikle hamasetle, birtakım mitlerle yapıldığını söyledi. Bu da önemli bir husus. Çünkü muhafazakâr câmiada, Türkiye’de kendi içinden geldiği Milli Görüş hareketi de böyle, onunla çok yakın olan Milliyetçi Hareket de böyle, bazı yerlerde iç içe geçmiş hareket de böyle. Bu hareketler genellikle retorikle giderler; birtakım şatafatla, hamasetle giderler; birtakım hususların, Osmanlı’nın, şunun bunun, Türklüğün yüceltilmesi ile giderler. Bunun demokrasiden uzaklaştırıcı bir yöntem olduğunu vurgulaması bence önemli. Onların yetmediği yerde korkunun dayatılması — ki Türkiye’nin son yılları zaten, Ahmet Davutoğlu bile artık bunu söylüyor, Türkiye’nin korku cumhuriyetine, korkunun egemen olduğu bir sisteme geçtiğini söylüyor. Bu korku artık Türkiye’de otoriterleşmenin geldiği bir nokta. Fakat burada işte tekrar başa dönecek olursak, Davutoğlu ve diğerlerini dinlediğinizde, bu korkunun inşasında kendilerinin bir rolü yok. Ama Yeneroğlu’nu dinlediğiniz zaman, “Biz bunu birlikte yaptık ve birlikte çözmeliyiz” hususu var. Bir cümlesi izleyenlerin de dikkatini çekmiştir. “Artık insanların kültleştirildiği” –yani “ululaştırıldığı” diyelim “hiçbir siyasî partide olmayacağım” diyor. Bunu da özellikle Erdoğan’la hesaplaşmanın, Erdoğan’ın tek adamlığıyla hesaplaşmanın bir pozisyon alışı olarak tarif etmek lâzım, ama anladığım kadarıyla da Davutoğlu hareketine fazla sıcak bakmamasının da bir başka esas, ana nedeni olarak görmek lâzım.

Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: Bir süredir Türkiye’de AKP’nin krizi, Erdoğan’ın krizi, kaybetmesi –yerel seçimlerde bunu gördük– ve AKP’nin çözülmesi, Erdoğan iktidarının çözülmesi… bunlardan konuşuyoruz ya da ben konuşuyorum, başkaları da konuşuyor. Ama bunların hepsinin sonuçta hayata yansımalarını görmek konusunda en son yerel seçimlerdeki sonuçlar dışında net şeyler pek göremedik. Eleştiriler, kopanlar, dışlananların çoğu, en çok şikâyetçi olanların çoğunun şikâyetleri de hep alt seviyede oldu, düşük seviyede oldu. Hep vurguladığım gibi öznesi olmayan fiiller oldu onların cümlelerinde. Pasif cümleler, “Türkiye bilmem ne oldu”. Halbuki Türkiye özne değil. Türkiye kendi başına bir şey olmaz. Ya da: “Demokrasimiz rafa kaldırıldı”. Demokrasi kendi kendine rafa kalkmıyor. Ya da “Hukuk devletinden uzaklaşıldı”. Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak bir araya gelip “Hadi hukuk devletinden uzaklaşalım” demedik. Birileri Türkiye’yi hukuk devletinden uzaklaştırdı. Ve bu birileri de ülkeyi yönetenlerdir. Bunun adının konulması noktasında Yeneroğlu’nun duruşunun şu âna kadar kayda geçmiş ilk ciddi, kapsamlı ve kendi içerisinde ayakları yere basan, tutarlı bir duruş olduğu kanısındayım. Tabii ki bu duruşu etkisizleştirmek isteyecekler çıkacaktır, çıkıyor. Mesela AKP içerisinde şöyle tepkiler var: “Seni AK Parti seçtirdi. Madem o kadar memnun değilsin, o zaman milletvekilliğinden de istifa et” deniyor. Bu mesela tam şu anda Erdoğan iktidarının kurmuş olduğu ilişki mantığını da bize gösteren bir şey: Al-ver ilişkisi. Ben sana vekillik vereyim, sen bana itaat ver. Ben sana şunu vereyim, sen bana bunu ver. Zaten yayında da söylemişti: “Benim de yakınlarım daire başkanı, eşim bankamatik memuru olsaydı belki ben de ne yapacağımı bilemezdim” dedi. Bu da bize gösteriyor ki artık AKP iktidarı, Erdoğan iktidarı, ilişkilerini insanlara bir şeyler sunarak üretebiliyor. Onları bir şekilde iş vs., imtiyazlarla kendine bağımlı kılma yoluna gidiyor. Ve burada da tabii ki liyâkat sadâkatin çok gerisinde kalıyor. Böyle bir durumu da AKP’liler, hâlâ AKP’de ısrar edenler, böyle bir yerden sıkıştırmaya çalışıyorlar. Ama bu çok başarılı olabilecek bir husus değil. Onun dışında, ilginç bir husus tabii, kendini muhalif olarak tanımlayanların büyük bir kısmında da şöyle bir şey var: “Böyle diyor, ama bu zamana kadar neredeymiş?” vs.. Bundan sonra AK Parti’den kopuşlar daha da çoğalacak, daha da net olacak. Bu tür çıkışların çok daha fazla gündeme geleceğini düşünebiliriz. Bunların akıl alır çıkışlar olduğu kanısında değilim. Yani sonuçta insanlar bir şekilde kopuyorlar. Ve diyelim ki siz AK Parti karşıtısınız, AK Parti’nin iktidarı kaybetmesini istiyorsunuz, iktidara gelmek istiyorsunuz. Ve karşı taraftan birileri orayı terk ediyor. Diyelim ki gemi battı, gemiden kendini kurtarmaya çalışıyor. Niye artık o insanlarla uğraşıyorsunuz ki? Bunun bir mantığı yok. İşte bu, aslında Türkiye’de hâlâ siyaseti iktidarın, sadece ve sadece iktidarın, dolayısıyla Erdoğan’ın özne olduğu bir yer olarak görmek bu. Halbuki çok daha farklı bir şey. Türkiye’de artık siyasî özneler, aktörler çoğalıyor ve partiler kuruluyor. Yeneroğlu örneğinde olduğu gibi parti olmasa bile tek başına birtakım gündemleri etkileyebilecek insanlar çıkış yapabiliyor. Bu giderek daha da hızlanacak. Burada mesele bunlara nasıl yaklaşmak gerektiği ve bu çıkışların, bu eleştirilerin, bu özeleştirilerin nasıl Türkiye’nin hayrına bir şekilde demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti gibi hususların yeniden inşasında bunlardan nasıl yararlanılabileceğini olması lâzım. Onun dışında, her türlü çıkışı yaftalayarak varılacak bir şey yok. Önümüzdeki dönem zaten uzun bir süre biz de burada gazeteci olarak AKP’den farklı farklı nedenlerle kopup farklı farklı arayışlar içerisine giren insanları konuşacağız, daha uzun bir süre. Bakın Gelecek Partisi’ni konuştuk. Şimdi bekliyoruz, Ali Babacan’ın kuracağı partiyi konuşacağız. Ondan sonra bu partilere AK Parti’den kopuşlar olacak mı, milletvekillerinden şuradan buradan katılımlar olacak mı onu konuşacağız. Ondan sonra başka belki birtakım kopuşlar, o iki partiye de sığmayan kopuşlar olacak, bunu konuşacağız. Sonuçta Türkiye’nin gündemini AK Parti belirlemeye devam edecek belli ki; ama gücünü kaybederek devam edecek. Ve bu anlamda Mustafa Yeneroğlu gerçekten çıtayı yüksek bir yere çekti. Bundan sonra onun söylediklerini altında birtakım şeyler söyleyen, utangaç eleştiriler yapan, özeleştiriye hiçbir şekilde yanaşmayan insanların şansının çok da parlak olacağı kanısında değilim.

Evet, böyle bir söyleşiyi –kendisine cumartesi günü teşekkür ettim ama bir kere daha söyleyeyim–, böyle bir söyleşiyi verdiği için ve orada söyledikleri için Mustafa Yeneroğlu’na bir kere daha teşekkür ediyorum. Bu söyleşinin bu kadar tahminimin ötesinde –muhtemelen kendisi de o kadar beklemiyordu– ilgi görmesinin yarattığı bir memnuniyet var. Ama bunun çok anlamlı bir şey olduğunu düşünüyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus