Bilim tarihi uzmanı Laurent-Henri Vignaud: “Salgınlar, sosyal bağları yıktığı için büyük bir tehlikeye dönüşüyor”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Bilim tarihi uzmanı Laurent-Henri Vignaud, Le Monde’a günümüzde ve geçmişte yaşanan salgınları anlattı. Özetini paylaşıyoruz.

İlk önce Çin’in ve ardından koronavirüs vakaları arttıkça diğer ülkelerin de aldığı karantina ve tecrit gibi önlemler, bizi bulaşıcı hastalıklara karşı aşının ve antibiyotiğin olmadığı zamanlara geri götürüyor. Bu tür hastalıkları yendiğimizi düşünürken, şimdi koronavirüse karşı hiçbir ilacımız yok. Bu nedenle salgının yayılmasını yavaşlatmak için eski yöntemlere geri dönüyoruz.

Bir salgının kontrol altına alınması, aslında siyasidir. Demokratik bir rejimin aldığı sokağa çıkma yasağının etkisi, otoriter bir rejiminkinden daha sınırlıdır, çünkü insanların arabalarını kullanmalarına, uçağa veya trene binmelerine tamamen engel olunamaz. 

İlk aşamada İtalyanlar salgını ülkenin batısında tutmaya çalıştı, fakat zorlandılar. Kısıtlamaların açıklanmasının ardından halkın büyük çoğunluğu güneye gitmek için istasyonlara akın etti, bu da virüsün daha fazla yayılmasına neden oldu. Aynı durum Fransa’da da yaşandı, dışarı çıkma yasağının ilan edilmesinin ardından, Paris halkının yaklaşık yüzde 20’si ilk hafta sonu Paris’i terk etti.

1950 ve 1960’larda görülen grip salgınları, bulaşıcı hastalıklarla mücadele tarihinde bir dönüm noktası oldu. Pasteur’ün dediği gibi her hastalığın aşısının olduğu bir ütopya anlayışına son verdi. Yeni aşıların keşfi eski hastalıklara çare olurken, hızla mutasyona uğrayan grip virüsleriyle mücadele etmek ise hâlâ zor.

Bu nedenle, Dünya Sağlık Örgütü ise hızla yayılan ve İspanyol gribi kadar ölümcül, muhtemelen gribal bir virüsün ortaya çıkmasından tedirgin. 

Büyük salgınlar toplumu nasıl etkiledi? 

1300’lü yılların ortalarından itibaren yaşanan veba salgını, toplumu ve inançlarını altüst etmişti. Avrupa’da her iki kişiden biri hayatını kaybetti, halkın bir kısmı bu felaketin dünyanın sonunun ilanı olduğunu düşünüyordu.

19. yüzyılda ise kolera salgınları siyasetçileri hijyenik önlemler almaya teşvik etti ve bu sayede kanalizasyon sistemleri oluşturuldu ve içme suyuna erişim kolaylaştı. Ayrıca hastane hijyeni de gelişti, örneğin ameliyat malzemelerini temizlemek için antiseptik kullanılmaya başlandı.

İspanyol gribi, Birinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle yayıldı. O zamanlar bir asker hasta olduğu zaman evine yollanırdı, o da bütün bir köy halkına bulaştırırdı. İspanyol gribinden ölenlerin sayımı sonradan yapıldı. 250 bin kişi hayatını kaybetmişti, bu sayı normal bir gripten ölenlerin sayısından çok daha fazlaydı. 

Bu durum, bazı şeylerin farkına varılmasını sağladı ve Fransa 1920’de bir sağlık bakanlığı oluşturdu, hatta o zamanlar ilk ismi temizlik bakanlığıydı. Yine bu dönemde Milletler Cemiyeti salgınları idare edebilmek için olası bir uluslararası işbirliği hakkında düşünmeye başladı.

Bir salgın sadece sağlığı tehdit etmiyor

Salgınlar sosyal bağları yıktığı için büyük bir sosyal tehlike aslında. Normalde şefkat gösterdiğimiz hasta kişi, olası bir düşmana dönüşüyor. Veba hikayeleri bizlere çocuklarını terk eden anneleri, eşlerini terk eden kocaları ve kardeşleri anlatıyor, ölüm korkusunun şefkat duygusunu geçtiği bir durumu gösteriyor. Bulaşıcı bir hastalığın siyasi ve ekonomik sonuçlarıyla birlikte sosyal ve fikri sonuçları da var. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus